Mustafa Kemal İngiliz Ajanı İddiasına Reddiye – 1

Atatürk’e İngiliz Ajanı diyenlerin İngilizlerin Merzifon’dan ve Samsun’dan çekilmesi olayına reddiye:

Bilindiği gibi Mustafa Kemal düşmanlarının dillerine doladıkları cımbızlardan birisi de, İngilizlerin Merzifon ve Samsun’dan çekilmesi olayıdır. Bu olay ile siyasal islamcı kesim İngilizlerin ve Mustafa Kemal’in işbirliği içinde olduklarını savunuyorlar. Hezeyan dolu bir iddia ve utanılası bir yalandan başka bir şey değil. Şimdi bu iddianın ne olduğunu ve gerçeğini yazalım.

“25 Eylül 1919 tarihinde General Solly Flood’un Fuat Paşa’ya gönderdiği, bir kurmay binbaşı ile Eskişehir İngiliz kontrol subayından oluşan bir hey’et, İngilizlerin, iç işlerimize ve Millî Mücadele’mize asla karışmayacakları konusunda söz verdiler. Bu sıralarda, İngilizler, Merzifon’da bulunan kuvvetlerinin geri çekilmesine memnun olup olmayacağımızı öğrenmek istemişlerdi. Elbette pek memnun olacağımızı bildirmiştik. Gerçekten de oradaki kuvvetlerini bütün ağırlıkları ile birlikte önce Samsun’a çektiler, daha sonra oradan da İstanbul’a götürdüler. [1]

Şimdi bu ifadeyi baz alanlar İngilizlerin Mustafa Kemal’i kendilerinin desteklediklerini ve Milli Mücadelenin tamamıyla senaryo olduğunu savunuyorlar. Peki olay bu mudur? El cevap: Bir gram ilgisi yoktur, tamamıyla bilgisizlik ve cehaletin ürünüdür bu iddia. Çünkü bu olay Sivas kongresi sonrası Heyet-i Temsiliye’nin İstanbul’u etkisi altına alıp Damat Ferit kabinesini düşürüp, Kanuni Esasi’yi tekrar hakim haline getirip İstanbul ve dolayısıyla Padişahı kurtarıp barışı kansız bir şekilde tesis etmeye yönelik bir girişimdir. Yani Mustafa Kemal düşmanlarının anladığı gibi, İngilizlerin Anadolu’da İstanbul karşıtı bir yapı kurup Anadolu-Yunan savaşını kendilerinin yaptığı iddiası değildir. Bu tastamam palavradan başka bir şey değil. Zira bunu cımbızlayanların; Ali Fuat Cebesoy’un “Milli Mücadele Hatıraları” eserinde bu olayı tam elli sayfa boyunca anlattığını bildiklerini zannetmiyoruz. Kaldı ki Bağlaşık devletlerin Paris barış konferansı öncesinde ve İstanbulun bilfiil işgali öncesinde henüz kendi aralarında anlaşamadıklarını da bilmedikleri çok aşikardır.

Şimdi detaylı bir şekilde yazarak bu iddianın ne kadar yanlış olduğunu ispatlayalım. 

Millî akım, İstanbul’da Kanun-ı Esasî hükümlerine uyulmasını sağlamakla sonuca ulaşacaktır. [2]

Mustafa Kemal Paşa Sivas kongresinden sonra verdiği karar ile memleketin her tarafında şiddetle harekete geçerek İstanbul hükümetini tutan idarecileri ortadan kaldırmanın ve hükümete karşı taarruza geçmenin tam sırası olduğunu düşündü. [3] Bu düşüncesiyle İstanbul’da ki Padişahın etki altında olduğu düşünülerek onu bu esaretten kurtarmayı ve aynı zaman da onu İngiliz emellerine esir yapan Damat Ferit Paşa hükümetini düşürmek istiyordu.

Sivas Valisi ile Dahiliye Nazırı telgraf başında karşılıklı yazışma yaparken, Mustafa Kemal Paşa da valinin yanında bulunuyordu. Nihayet, Paşa da işe müdahale edip Dahiliye Nazırına, “Alçaklar, caniler” diye seslenen tahkir edici bir telgraf yazdı. Mustafa Kemal Paşa’nın istediği olmuş ve ok yaydan fırlamıştı. Elindeki bütün imkânlar ile hükümete yüklenmeliydi. Eğer bu vesile ile hükümeti düşürebilirse, Anadolu İhtilali İstanbul’a karşı kesin bir zafer kazanmış olacaktı. Mustafa Kemal Paşa, bunu sağlamak için şöyle bir tertip düşünmüştü: Kongre ve bütün kolordu kumandanları, yani millet ve ordu, doğrudan doğruya Padişah’a başvuracak ve hükümet, Padişah ile görüşmeye engel olursa, Anadolu’nun İstanbul ile ilişiği kesilecek.[4] Mustafa Kemal düşmanlarla birlik olup ulusa karşı “haince düzenler kurduklarını” vurgulamış; özetle şöyle demişti:

“Ulusun gücünü ve iradesini anlamaya gücünüz yetmeyeceğine kuşkum yoktur; fakat yurda ve ulusa karşı haincesine ve bütün gücünüzle uğraşacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın. Galip Bey ve yardakçıları gibi şaşkınların bönce ve kuruntuya dayanan sözlerine kapılarak ve Bay Noel gibi ulusumuz ve yurdumuz için zararlı olan yabancılara vicdanınızı satarak işlediğiniz alçaklıkların ulusça yükletilecek sorumluluğunu göz önünde tutunuz. Güvendiğiniz kişilerin ve kuvvetin sonunu öğrendiğiniz zaman kendi sonunuzla karşılaştırmayı unutmayınız” [5]

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal’in İstanbul ile olan ilişkisinin yürüyüp yürümeyeceğini anlaması için izlediği rota bu şekilde ilerlerken; çekilen çoğu telgrafın Padişah’a iletilmemesi de ayrıca sorun teşkil ediyordu ve Dahiliye Nazırı Adil Bey’e: Milleti Padişahına maruzatta bulunmaktan menediyorsunuz, diyerek sert tavır göstermişti. [6]

Hal böyle olunca Heyeti temsiliye vasıtasıyla Mustafa Kemal işgal altında olan İstanbul’a olabildiğince baskı yapacaktı ve bu süreç 30 Eylül gecesi Damat Ferit kabinesinin istifası ile sonuçlanacaktı. [7] Aslında bütün bu gelişmelerin İstanbul’un işgalinden ve dolayısıyla Ankarada kurulacak olan 1. TBMM’den çok önceleri olduğunu unutmayın. Bağlaşık devletlerin İstanbul’un işgalinden önce kendi aralarında İstanbul’un nasıl paylaşılacağı konusununda fikirlerinin belirsiz olduğunu söylemekte fayda var. Çünkü Milli Akım ile İstanbul’u her seferinde birbirinden ayırmak isteyen Sadrazam Damat Ferit, 8 Eylül’de İngiliz Yüksek Komiser vekili Webb İle görüşerek, bırakışmanın uzun sürmesinin Türk hükümetine çıkarmış olduğu ‘büyük güçlüklerden’ yine sızlanmış, bu süreyi azaltmanın, ancak İngiltere’yle gizli bir anlaşmaya varmakla olanaklı olabileceğini vurgulamıştı. Buna derhal karşılık veren Webb. böyle bir görüşün asla söz konusu olmadığını; İngiltere’nin, bağlaşıklarından ayrı olarak bu denli bir davranışta bulunmayacağını söylemiş; ‘Bağlaşıklarımız, Türk yönetimiyle bu denli görüşmelerde bulunduğumuzu öğrenirse ne diyecekler?’ diye sormuştu.[8]

Anlaşılacağı gibi İngiliz ajanı olan Damat Ferit ve kabinesidir. Bu durumda Mustafa Kemal’e yapılan İngiliz ajanı iftiraları tamamıyla Sarayın İngiliz destekçisi olmasını kabul etmek istemedikleri için bu olayı kapatmak adına servis edilen rezil uydurmalardan başka bir şey değildir. Bu minvalde Mustafa Kemal’e yapılan iftiranın haddi hesabı yoktur. Amaçları dediğimiz gibi Sarayın İngiliz destekçisi olduğu gerçeğinin üzerini örtmektir. Çünkü İstanbul’un işgalinden önce olan bu olaylar, bağlaşıkların sadece şimendifer hatlarında güçlü olmak istemesi gerçeğini göstermektedir; zira Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, birinci Eskişehir harekatını anlatırken Yenihanda İngiliz generali Sally Kled ile görüşmesini şu cümleler ile anlatır: 

Eskişehir’de Kuva-yı İtilafiye namına hareket eden İngiliz Generali Salli Kled tarafından gönderilen bir erkân-ı harp askerî kontrol zabitinden mürekkep bir heyet ile mülakat ettim. Mezkûr mülakatta Kuva-yı Itilafiyenin memleketin dahilî işlerine ve harekâtı milliyeye müdahale etmeyerek katiyyen bîtaraf kalacaklarını, fakat İzmit, Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar gibi İngiliz kuvveti bulunan mevakie Kuva-yı Milliye’nin dahil olmamasını ve Dersaadet-Bağdat hattına tecavüz edilmemesini rica ettiler. İngiliz askerinin şimendifer hattından ayrılmayacaklarını bildirdiler. Karahisar’da bir tabur, Kütahya da bir bölük, Eskişehir’de iki tabur, İzmit’te kuvveti meçhul İngiliz kıtaatı olduğunu ve bunlardan başka şimendifer imalatı sınaiyesinde muhafız bulunduğunu dermeyan ettiler.[9]

Atatürk düşmanı iftiracılara bakılırsa burada ki Cebesoy’un bu ifadesi de cımbızlanabilir. Bu tayfanın işi bu zaten. Nerde kendilerine yarayacak bir cümle var hemen onu cımbızlayıp servis ederler. Gerisinde ne var, sonrasında ne var; hiç bakmaz bu çok değerli tayfa. Ancak dikkat edin; size bu metin de İngilizlerin asla geri çekilmediklerini Anadolunun en önemli yerlerine Milli akımın asla tecavüz etmemesi gerektiğini göstermezler. Velhasıl İngilizler bağlaşık devletleri ile henüz bir fikir birliğine varamadıkları için anadoluda tam güçlü durumda değiller, bu yüzden İstanbul’un iç işlerine şimdilik müdahale etmiyorlar, ancak arka planda kabine, yani Damat Ferit’in Anadolu ile mücadelesini İngiliz komiserler yardımı ile yapmaya devam ederler. 

Mustafa Kemal’in İngilizlerden aldığı “bizim içişlerimize ve Milli akıma müdahale etmeyecekleri” vaadini aslında İstanbul meclisi için söylediğini şu ifadelerden en net bir şekilde anlayabiliyoruz.

Mustafa Kemal Paşa, Abdülkerim Paşa’ya yazdığı uzun telgraflarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin bütün hıyanetlerini birer birer saymış ve arada tehdit etmeyi de unutmamıştır. İhtilalin, iktidarı yıldırmak için söylediği sözler şu şekilde kaleme alınmıştı:

“Milli hareket bütün genişliği ile İstanbul’a ilerlemektedir. Tabii olarak Ferit Paşa ve arkadaşları buna tamamen vakıftır.

İzmit, Bolu, Zonguldak ve Şile’deki Kuvayi Milliye’nin hareket için emir bekledikleri bildirilmektedir.

Bütün yabancı devletler, iyi niyetle milletle ve bizlerle şahsen temas ve münasebete girdiler.

İngilizler bilhassa devlet ve milletimizin içişlerine ve meşru maksat takip ettiği tahakkuk eden milli hareketlerimize asla müdahale etmeyeceklerine dair söz verdiler. Milleti, mukadderatını murakabede kabine ile karşı karşıya serbest bıraktılar.

Millet kuvvetli, anlayışlı ve kararında kesindir. Fiili hareket normal seyrini almıştır.”

Abdülkerim Paşa, bu telgraf konuşmasının notlarını aynen Padişah’a ve Sadrazam’a gösterdi. Anadolu 15 günden beri İstanbul ile bütün ilişiğini kesmiş bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın tehditlerinin bir kısmı laftan ibaret değildi. İstanbul, bütün bu tehditlere, 15 günden beri gördüğü olaylarla iyice inanmıştı. Hükümete bağlı olan mutasarrıfların, valilerin ve kumandanların Anadolu’ya sokulmadığı, girenlerin, ihtilalciler tarafından kaçmaya mecbur veya tevkif edildikleri unutulacak kadar geride kalmış olaylar değildi. Abdülkerim Paşa’nın aracılığından öğrendikleri, hem Padişah’ın ve hem de Ferit Paşa’nın direnme güçlerini tamamen kırmıştı. İhtilali söndürmek için en insafsız usullere başvurmaktan bir an geri kalmayan Dahiliye Nazırı Adil Bey bile, artık, Anadolu ile anlaşmaya taraftar olanların başında geliyordu. 29 Eylül’de Padişah’ın huzuruna çıkarak bir tövbekâr gibi konuşmuştu, Adil Bey, Padişah’a son söz olarak milli hareket ile anlaşmaktan başka çare olmadığını söyleyince Padişah bu fikri tasvip ederek “es-sulhu seyyidül-ahkam” (Barış, hükümlerin en iyisidir) diye karşılık verdi. [10]

Açık ve net “içişlerimize müdahale etmeyecekler” ifadesinin Mustafa Kemal’in kendisi için olmadığını anlamışsınızdır umarım. Ancak Atatürk düşmanı burayı da cımbızlayıp karşınıza getirebilir. Artık inanıp inanmamanız size kalmıştır. Mustafa Kemal’e vaad olarak verilen bu sözler, İstanbul meclisi için olduğunu ne kadar söylesekte. Cebesoy’dan öğrendiğimize göre İngilizler bu vaatlerine çok sadık kalmıyorlar. 

O vakitler elde edilen vesikalardan bazı İngiliz memur ve askerlerinin bîtaraflıklarını muhafaza edemediklerini ve İstanbul hükümetini takviye ve onu aleyhimize teşvik ettiklerini anlamıştık. 22 Eylülde İzmit’ten gelen bir haberde İngilizlerin Anadolu’daki kuvvetlerini takviyeye devam ettiklerini ve bilhassa mühim topçu kıtası getirdikleri bildiriliyordu, Yenihan mülakatının oyalayıcı bir mahiyeti vardı. İngilizlerin bazan okşayan ve bazan tehdit eden sözlerine inanmış değildim. İcraatımızı hiçbir suretle durdurmayacaktım. Eskişehir civarında başlamış olan hareketimiz her tarafta müsbet tesirini gösteriyordu. Evvelce bitaraf kalmış olan Bolu da İstanbul ile alakasını kesmişti. 

General Salli Kled’in mektubu

İngiliz heyeti Yenihan’dan döndükten sonra kontrol zabiti mutasarrıf Hilmi Bey’e bir tezkere yazmıştı. Bunda «bu gece mühim bir muzakeremiz olduğundan saat altıda dairemize teşrifinizi rica ederim.>> diyordu. Bize verdikleri söze rağmen Hilmi Bey’le beraber aleyhimize bazı tedbirler almak istedikleri muhakkaktı. 

İstanbul hükümeti ile İngilizlerin müştereken yapmak istedikleri hareketi önleyebilmek için yeni kararlar almıştım. Hareketimizi daha garba, yani İzmit’e kadar genişletecektim. Bunu süratle yapabilmek için de Ankara ve Eskişehir civarından fazla miktarda millî müfrezelerin celbine teşebbüs etmiştim. Bu müfrezeler altı olacaktı.

Yenihan mülakatından sonra General Salli Kled’den 23/24 Eylül tarihli aşağıdaki mektubu aldım:

Avenenizin Eskişehire duhulüne müsaade edilmemesi için Başkumandanlıktan emir aldım. Talebiniz mütareke ahkâmının beşinci maddesine mugayirdir. Bu halde bulunduğunuz mevkiden fazla ilerlemenize müsaade yoktur. İşbu mektubumun vüsulünü bildiriniz.>>>

Mülakatta, Eskişehir’in mutlaka kongreye bağlanması icap ettiğini ve halbuki Eskişehire girilmedikçe bu hususun temin olunamayacağını, binaenaleyh bir hal şekli bulunmasını teklif etmiştim. Bunu İngiliz heyeti de kabul etmişti. Bu nezaketsizce yazılan mektup bize bazı İngiliz zabit ve memurlarının vaad ve sözlerinden nasıl döndüklenini açıkça gösteriyordu. 

25 Eylul 1919 tarihinde Eskişehir’deki Düvel-i İtilafiye kumandanı İngiliz Generali Salli Kled’den aşağıdaki manasız ve nezaretsiz mektubu almıştım:

General Ali Fuat Paşa’ya

21 Eylül 1919’da tarafımızdan gönderilen erkân-ı harp zabiti size mevaddı atiyeyi tebliği etmişti: A) Beni ve maiyetimdeki askeri, Osmanlılara ait politika işleri alâkadar etmez. B) Ben ve İngiliz asakiri, Düvel-i İtilafiye ile Osmanlı hükümeti arasında mün’akit mütareke ahkâmını muhafazaya memurdurlar. C) Ben ve kumandamda bulunan İngiliz kuvvetleri şimendifer hatlarının muhafazasından mesuldürler. D) İngiltere ve İtilaf devletleri askerî menafiine ve şimendifer hatlarına müdahale etmediğiniz takdirde tarafımızdan size müdahale edilmeyecektir. Ancak sizin âtide münderiç maddelere riayet etmenizi musırren talep ederim.

1- Gerek demiryolları hatlarına ve gerekse müruru ubura mahsus yollar ve şimendifer memurlarının ikametgahlarına ve telgraf hatlarına tecavüz edilmemesi ve hatta bu hususta tecrübeye bile kıyam olunmaması lazımdır. Bunu kat’iyyen talep ederim.

2- Demiryollarının muhafazasında müstahdem askerlere taarruz ve müdahaleyi hatırınıza bile getirmemeyi ihtar eylerim.

3- Maiyetinizde bulunan askerler ve avenenin elyevm İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olan İzmit, Eskişehir, Kütahya ve Afyonkarahisar’a kat’iyyen bir ferdin bile dahil olmamalarını beyan ve ihtar eylerim.

4 – Balada zikrolunan mevadda riayet olunduğu takdirde halihazırda demiryollarının yakınında ve civarında bulunan İngiliz askerleri bulundukları mevkileri muhafaza edeceklerdir. Aksi takdirde tarafınızdan vukubulacak her türlü harekâta aynı suretle mukabele edilecek ve neticede yalnız sen mesul ve muateb tutulacaksın. Zaten bu mevad hakkında talebiniz üzerine bizimle yaptığınız mukaveleyi kabul ederek imza etmiştiniz. Sizden isterim ki mafevklerinize bu vaziyeti bildiriniz. Ve size derim ki, avenenizden bir fert yanılıp zinhar Eskişehir’e girmesin, bulundukları yerde kalsınlar, Balada mezkûr maddelere riayet etmediğiniz halde sizin ve Kuva-yı Milliye’nin Düveli Müttefikaya karşı harekâtı hasmaneye ictisar eylediğinize hükmedilecektir. [11]

Bağlaşıkların kendilerine dokunmadıkları sürece içişlerinize karışmayacağız ifadesi net bir şekilde anlaşılıyordur umarım. Yine de İngiltere’nin Mustafa Kemal’in kendisinden hoşlanmadığı çok açıktır. Zira Lord Curzon 13 Eylülde şunları söylüyordu:

“Şu anda askerî operasyonun olanaksız olduğunu kabul ederim; ama, Mustafa Kemal, Sadrazama karşı nasıl davranacaktır? Sadrazamın onu yakalama şansı varsa, İzzet Paşa’nın da önermiş olduğu gibi, ona saldırmalıdır [12]

Bu yüzden İngiltere Mustafa Kemal’in tam karşıt tarafındaydı, çünkü Ferit paşa kabinesini isteyen İngilteredir, bunun tam tersini ise Mustafa Kemal düşünmektedir. Bu yüzden İngiltere İttihatçı bir kabine oluşumuna son derece karşıttır. 

15 Eylül’de, İstanbul’daki İngiliz ve Fransız Yüksek Komiserleri, kendi aralarında görüşerek, şu noktalar üzerinde anlaşmaya varmışlardı:

1. Erkteki hükümet, barış konferansının dileklerine en çok uyan bir yönetimdir. 

2. Onun yerine benzer bir hükümet geçirmek gereksizdir, çünkü aynı sorunlarla karşılaşacaktır. 

3. Yapılacak herhangi bir değişiklik ancak İttihat ve Terakki doğrultusunda olacaktır ve bu da istenmemektedir

4. Sadrazamın Ulusçulara karşı asker gönderme önerisi ancak sivil savaşa yol açacak veya bu askerler Mustafa Kemal’e katılacaktır.

5. Türk yönetimi ve Bağlaşıklar, gerçek bir çözüm uygulama veya erkteki hükümete destek verme gücüne sahip değildir. Durumu görüşmek üzere, Mustafa Kemal’e kuryeler (ajanlar) gönderilmesi olanağını görüştük; ancak, barış konferansının niyet ve kararlarının ne olacağını bilmeden bunun umutsuz olduğu sonucuna vardık. [13]

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal’i istemedikleri çok açık. Ancak İngiltere doğrudan bir askeri çatışmayı da göze almak istemiyor, zira Mustafa Kemal’e karşı yapılacak bir kuvvetin Mustafa Kemal safına geçeceğini adı gibi biliyorlar. Bunun için mevcut şartlarda doğrudan Ulusçuları silah yolu ile karşılarına almak istemiyorlar. 

17 Eylül’de Dışişleri Bakanlığı’na bildiren Robeck şöyle diyordu: ‘…Ulusçu partiyle bir çatışmadan kaçınmak için, General Milne, Samsun ilçesindeki askerlerini geri çekmeye başlamıştır… Yunanlılarla İtalyanlar, Küçük Asya’nın bölümlerini işgallerinde bulundurmayı sürdürdükleri sürece – ki bu, sonsuz didişmelere yol açacak – bu sorun geçici olmayacak; sürüp gidecektir. Türklerin gözünde, bu konuda sorumlu olarak biz görülüyoruz ve bizim tarafımızdan yenilgiye uğratılmış olmalarına karşın, Yunanlılarla İtalyanların ve hatta Fransızların onları cezalandırmalarına bizim neden olduğumuza inanıyorlar… Yunanlı bağlaşıklanmızı yüzüstü bırakamayız… İki seçenekle karşı karşıya bulunuyoruz: a) kış mevsiminde, oldukça güç bir ülkede gerilla savaşına dönüşecek olan askeri harekâtı yeniden başlatmak, veya b) Yunanlılarla İtalyanların geri çekilmelerini sağlamak… Erken barış yapılmasının ivedilikle gerekli olduğunu vurgulamak isterim; ancak, yukarıdaki noktalar göz önünde tutulmazsa hiçbir barış kalıcı olmayacaktır’

Bu gelişmeler, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda kimi yorumlara yol açmıştı. Yetkililerden W. S. Edmonds şöyle diyordu: ‘Mustafa Kemal, şimdi. Anadolu’daki küçük garnizonlarımızı ülkeden çıkarmaya çalışıyor. Samsun’dan çekilişimizin, onun akımını ne kadar yüreklendireceğini ve oraya sığınmış olan Hristiyanları ne kadar üzeceğini tahmin etmek kolaydır. Koramiral Robeck, İtalyanlarla Yunanlıların geri çekilmelerini öneriyor, ancak, Ermenistan (doğu illeri)’la Istanbul’u Türklere bırakmaya söz vermezsek, bu denli bir öneri Mustafa Kemal’i yatıştırmayacaktır. Kemal’e, ya güç kullanarak veya Türkiye’yi Türklere teslim etmekle karşılık verilebilir. Bu arada, ona karşı olumsuz önlemler alınmazsa, elindeki Hristiyanlar muhtemelen güvenlik içinde olacaktır. Mustafa Kemal’in uslu davranmasını sağlamak için elimizde şu kozlar vardır: 1. İstanbul işgalimizdedir; 2. Malta ve Mondros’ta İttihat ve Terakki mensubu tutsaklar vardır. George Kidston şunları eklemişti: ‘Bir süreden beri tahmin edilmiş olan durum şimdi meydana gelmiş bulunuyor… Koramiral Robeck’in de önermiş olduğu gibi, Yunanlılarla İtalyanların yerlerine İngiliz ve Fransız güçleri yerleştirilmezse, onların geri çekilmelerinin şimdi zayıflık belirtisi olacağı konusunda Mr. Edmonds’la aynı görüşteyim. Ama bu, olanaklı değildir. Bu arada, General Milne, bu konuda yönerge istemiştir ve herhalde konu Kabine’de görüşülecektir’. John A. Tilley de şu yorumda bulunmuştu: “Yunanlılarla İtalyanları ülkeden çıkmaya kendi askerlerimizle zorlasak bile, onları bu konuda inandırmak uzun zaman alacaktır… Barış konferansı, (tüm) Türkiye’yi fethetmek için savaşıp savaşmayacağı konusunda karar vermelidir.[14]

Farkettiyseniz ne yapacaklarını kendileri de bilmiyorlar. Tüm iş kendi aralarındaki anlaşmaya bırakılmış. Bütün karar oradan çıkacak gibi görünüyor. Ancak işler İstanbul’un 16 mart 1920’de bilfiil işgaline kadar böyle sürecektir. Tüm bunlar sürerken, Damat Ferit kendi saltanatını devam ettirmek için İngilizleri de tümüyle olmasa da kısmen arkasına alarak Anadolu içinde milli akıma destek veren halka karşı zulüm ve işkenceler yaptırmaya başlamıştı. Cebesoy bunu hatıratında şöyle anlatır:

1 Ekimde hükûmeti merkeziyenin son gayret ve faaliyetleri Eskişehir’in içinde de görülmüştü. Mutasarrıf Hilmi Bey evvelce ilân ettiği idare-i örfiye salâhiyetinden istifade ederek İngilizlerle birlikte halka işkence yapmağa kalkışmıştı. Ayrıca halkı milli kuvvetler ve kumandanları aleyhine teşvik için yeni bir yol tutturmuştu. Milletin kesesinden on bin liradan fazla para sarfederek aleyhimizde suikast teşebbüslerine girişmişti.

Kumandan Kiraz Hamdi Paşa’da mutasarrıftan aşağı kalmıyordu. Damat Ferit Paşa’dan geniş salâhiyetler istiyor, takip ve asayiş livasını teşkile muvaffak olmuş gibi bir durum takınıyordu. Eskişehir’in içinde başlamış olan bu menfi faaliyet düşmek üzere bulunan bir kalenin son günlerini andırıyordu.

Fedakâr Eskişehirliler bütün tazyiklere rağmen yılmıyorlardı. Mahallî hükümeti devirmek için bir kere daha harekete geçmişlerdi. Bu maksatla 1 Ekimi 2 Ekime bağlayan gece ertesi günü büyük bir kalabalık toplanması için duvarlara ilanlar yapıştırılmıştı. 2 Ekimde hükümet kuvvetlerinin ve İngiliz müfrezelerinin mümanaatlerine ve tazyiklerine rağmen halk toplanmıştı. Eğer bu esnada Damat Ferit Paşa Kabinesi’nin istifa ettiği haberi gelmemiş olsaydı, çok kanlı sahnelere şahit olacağımız muhakkaktı. [15]

Tüm bunlardan sonra nihayet Ferit Paşa kabinesi düştü. Ancak Mustafa Kemal’in istediği şey tam bu değildi. O tam bağımsızlık için. Meclisin açılmasını ve Misak-ı Milli çerçevesinde ülkenin yönetilmesini istiyordu. Ancak “İngilizlerin sözde iç işlerimize karışmayacak vaadi” olmasına rağmen; İstanbul istenen etkiyi tam olarak vermiyordu. Mustafa Kemal Nutuğunda bunu şöyle izah eder: 

Efendiler, hatırlayacaksınız, İngilizler Merzifon’u ve bir siyaset arkasından da Samsun’u boşaltmışlardı. Bu münasebetle ve Ferit Paşa Kabinesi’nin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı düzenledi ve gösterilerde bulundu. Birtakım nutuklar verildi. Bu sırada halk da “kahrolsun işgal” diye bağırdı. Sivas’ta yayınlanan İrade-i Milliye gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. Dahiliye Nâzırı Damat Şerif Paşa,bu gazetenin haberlerine dayanarak Sivas iline yaptığı bir tebliğde “kahrolsun işgaI” şeklindeki yazılar, hükûmetin bugünkü siyasetine uygun değildir; diyordu. Bu ne demektir, Efendiler? Hükûmet, işgali suç saymayan bir politika mı güdüyordu? Yoksa, “kahrolsun işgal” dedikçe, memleketi daha çok işgale mi yol açılacaktı? İşgal ve saldırı karşısında, milletin sessizlik ve sükûnet içinde kalması, işgalden tepkilenmiş görünmemesi mi akla ve politikaya uygundu? Böyle sakat ve hayvanca bir düşünce, çöküş ve yokoluş uçurumuna kadar tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi ? İşte bu münasebetle, 12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ya yazdığım bir telgrafta : “Vatanın bir kısmının boşaltıldığını gören milletin, bu şekilde, hattâ daha da belirgin bir şekilde, duygularını açığa vurmuş olmasını pek uygun ve yerinde gördüğümüzü ve “milletin gerçek duygularına dayanarak hükûmetin bu haksız işgaIleri siyasî bir dille ve resmen reddetmesini, bugüne kadar Ateşkes Anlaşması’na aykırı olarak yapılmış müdahaleleri protesto ederek, yapılanların düzeltilmesini isteyeceğini beklemekteyiz” dedikten sonra, “bu vesileyle, hükûmetin gütmekte olduğu politikada Hey’et-i Temsiliye’ce henüz bilinmeyen noktalar varsa, aydınlatılmasını” rica ettim. Temsilcimiz ve Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ nın cevabı pek ilgi çekicidir. 18 Ekim 1919 tarihli olan bu cevapta şu cümlelerin taşıdığı anlam dikkate değer : “Milli dâvâ çerçevesi içinde işleri yürütme sorumluluğunu yüklenmiş olan İstanbul Hükûmeti, tutumunda ve işlerinde siyasî mecburiyetleri kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve yumuşakça hareket etmek zorundadır.[16]

İstanbul’un içinde bulunduğu durumu sanırım daha iyi anlıyorsunuz. Öylesine aldanmışlar ki, bu işin ulusçularla değil de, bağlaşıklarla halledilebileceğini düşünen insanların sayısı epey fazla. Halbuki tüm kabine ulusçuların isteği üzerine kurulmuştur. En azından çoğu diyelim. Bu yüzden Anadolu’nun hükümetle teması, daima Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile olmuştur. [17] Tüm bu olaylardan sonra Mustafa Kemal’in hedefe varış olarak nitelendirdiği esas kısım: Meclisin açılması ve Barış konferansına gidecek delegelerin Heyet-i Temsiliye’nin güvenebileceği kişilerden seçilmesi olayıdır. [18] Özetle Mustafa Kemal Sivas’ta kalarak İstanbul’daki yeni hükümet, ordu komutanları ve hareketin taraftarlarıyla telgraflaşmayı sürdürdü. Politikası çok açıktı. Önderliğini yaptığı ‘kuva-yı milliye’, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edilen ulusal bağımsızlık programını uyguladığı, parlamento seçimleri öncesinde ülkenin kaderiyle ilgili kararlar almaktan kaçındığı, Barış Konferansı delegesi olarak ulusun güvenini kazanmış kişileri, yani Türk milliyetçilerini seçtiği takdirde hükümeti destekleyecekti. Bu noktalar üzerinde şartlı bir anlaşmaya varmak bir hafta sürdü ve 7 Ekim 1919’da Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’nin ülkedeki Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine telgraf çekmesine izin verilmesi koşuluyla, başkentle yapılacak dolaysız haberleşmeye koyduğu yasağı kaldırdı. Aynı gün padişaha, sadakatini bildiren bir başka telgraf göndererek, Damat Ferit’i görevden alıp, ulusun istekleri doğrultusunda hareket edecek yeni bir kabine kurduğu için teşekkür etti. [19] 

Heyet-i Temsiliye başlangıçta Ali Rıza Paşa’ya güveniyordu, ancak Ali Rıza Paşa’nın da İngilizlerden yardım dilemesi İstanbul’un ne kadar güvensiz olduğunu gözler önüne seriyordu. Yeni Sadrazam, 12 Ekim’de, Dışişleri Bakanı Reşit Paşa’yla birlikte Yüksek Komiserleri ziyarete gitmiş; İngiliz Yüksek Komiseri vekiliyle görüşürken, genel seçimi hazırlamak; ülkede birlik ve güvenlik sağlamak görevinde İngilizlerden yardım dilemiş; ancak, Tuğamiral Richard Webb, ona, geniş kapsamlı İngiliz yardımı konusunda söz etme yetkisine sahip olmadığını bildirmiş; Ali Rıza Paşa’yı, Londra’ya şöyle tanımlamıştı: Sadrazam, üzerimde, iyi niyetli ve dürüst bir adam izlenimini yaratmıştır. Onun siyaset anlayışı muhtemelen sınırlıdır ve Fransızcası oldukça zayıftır. Hükümet erkte kaldığı sürece onun etkisi ılımlı olacaktır; ancak, buradaki tahminlere göre, genel seçim olmadan Kabine daha ulusçu niteliklere sahip kişilerin eline geçecektir. [20]

Heyet-i Temsiliye ile yeni hükûmetin anlaşmış olmasına rağmen eski nazırlardan Ali Kemal ve Adil Beyler’le Süleyman Şefik Paşa hakkında hiçbir muamele tatbik edilmemişti. Bu zevat firar etmek şöyle dursun, kendi arzuları ile İstanbul’da kalarak siyasî faaliyetlerine devam ediyorlardı. Konya Valisi Cemal, Elâzığ Valisi Ali Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Beyler’le Ankara Valisi Muhittin Paşa’nın âmali milliyeye karşı ihanet derecesine kadar varan muhalif hareketleri tamamiyle sübût bulduğu halde haklarında hiçbir muameleye başlanmamıştı. [21]

Bundan sonra oluşacak sorunun en büyüğü ise Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da mı yoksa Anadoluda belirlenecek herhangi bir ilde mi yapılmasıydı. Mustafa Kemal İstanbul’un işgal altında olduğunu bilerek Padişah ve hükümetin önerdiği İstanbulda yapılma fikrine karşı çıkıyordu. Mustafa Kemal Paşa, her işte olduğu gibi, bu defada, son sözünü söylemeden ordunun fikrini öğrenmek istedi.

Kumandanlar ile yüz yüze gelmek, yazışmadan çok daha faydalı olacaktı. Bu amaçla toplantı Sivas’ta yapıldı ve Kasım ayının ikinci yarısını dolduracak kadar uzun sürdü. Toplantıya Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, Konya’dan Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin Bey ve Sivas’taki Kolordu Kumandanı Albay Selahattin Bey katılmışlardı.

Edirne’de Kolordu Kumandanı Cafer Tayyar Bey, Balıkesir’de Kolordu Kumandanı Yusuf İzzet Paşa, Tümen Kumandanı Kâzım Bey, Bursa’da Tümen Kumandanı Bekir Sami Bey ve Diyarbakır’da Kolordu Kumandanı Cevdet Bey, bölgelerinin önemi ve mesafenin uzaklığı sebebiyle Sivas toplantısına çağırılmamışlardı. Bu kumandanlara yazılan telgrafta “görüşeceğimiz hususları birer birer zâtı âlinize de arz ederek kıymettar mütalâanızı soracağız” deniliyordu.

Ordunun fikri de, Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da toplanması şeklinde belirdi. Heyet-i Temsiliye’nin, Sivas’ta toplanan kumandanlarla yaptığı müzakereler kasım sonunda sonuca bağlanmıştı. Karar tutanağının başında, konu şu satırlarla özetlenmiştir.

Milli Meclisin İstanbul’da toplanmasının sakıncalı ve tehlikeli bir iş olmasına rağmen, Osmanlı Hükümeti’nin dışarıda toplanmasına izin vermemesi yüzünden memleketi buhrana düşürmemek için biz de zorunlu olarak kabul ettik.

Mustafa Kemal Paşa doğru düşünüyordu. Düşman işgali altındaki bir şehirde toplanacak mecliste, milli irade tecelli edemezdi. Fakat, aksi fikirde olanların bu zorlamaları bir bakıma isabetli olmuştur. Üç buçuk ay sonra, 16 Mart’ta, İstanbul’da cereyan edecek olaylar, ancak bu vesileyle gerçekleri ortaya koyabilmiştir. [22]

İstanbul ile Sivas arasındaki ilişkiler sürekli iniş ve çıkışlar göstermeye; sık sık bunalımlar getirmeye başlıyordu. 21 Kasım 1919 tarihli İngiliz gizli istihbarat raporuna göre, o sırada, Ulusçular, barış konferansı Türkiye aleyhinde karar verirse, Anadolu’da cumhuriyet kurmak amacıyla bir bildiri hazırlamışlardı. Aynı zamanda, Osmanlı İçişleri Bakanlığı’ndan öğrenildiğine göre, Mustafa Kemal, sürekli olarak Enver Paşa’yla yazışıyordu. Bu arada, Anadolu’da yapılan seçimler ve Meclisin İstanbul’da açılışı, bu iliskileri bir kat daha sarsmıştı, çünkü mebusların çoğunluğunu Ulusçular oluşturuyordu. Osmanlı Mebusan Meclisi, 12 Ocak 1920, Pazartesi günü, 72 mebusun katıldığı bir törenle, Fındıklı’daki yeni binasında açılmıştı. Ulusçu mebusların çoğunlukta olmasını hazmedemeyen Padişah, rahatsız olduğu iddiasıyla törene katılmamıştı. [23]

Sonuç olarak; Atatürk düşmanlarının bir ifadeyi cımbızlayarak servis etmesi tarihi bir hakikat olmuyor, aksine tam bir bilgi kirliliği oluyor. Bu yüzden bu makalemizde size işin ne olduğunu açık bir şekilde göstermeye çalıştık. İfade edildiği gibi Anadoluda Mustafa Kemalin İngilizlere karşı bir operasyona girişmeleri ve bunu da senaryo adı altında İngilizler destekledi diye halka yutturmak ihanetin ta kendisidir. Bunu yapmaları kendi ideolojilerine malzeme bulmaktan başka bir şeye hizmet etmiyor. Şunu çok iyi bir şekilde anlamamız lazım ki; Hem İngiliz belgelerinde Hem de Türk tarihi belgelerinde Mustafa Kemal çok güçlü bir kişiliğe sahiptir. Bu Mustafa Kemal’in ne istediğini çok iyi bilmesinden kaynaklanır. Öte yandan İngilizlerin de saray politikasını seçmesi onlar açısından bir hezimet politikası olarak nitelendirilir. 

1918 – 1922 senelerinde Mustafa Kemal’e karşı yürütülen İngiliz politikası hakkında birçok umumî fikirler arasından bazılarını buraya alalım. Curzon: “Yunanlılar İzmir’e çıktıktan sonra yaşayan her Türk bir tek duyguya sahip olabilmiştir: Mustafa Kemal’in temsil ettiği vatanseverlik dâvasına karşı derin sempati”. Henderson (hâtıralarında) : “Padişah Hükümetini sun’î şekilde ayakta tutmak için gösterdiğimiz gayrette realiteye hiçbir zaman uymayan bir hal var gibi geliyordu bana; oysa ki, Anadolu’da hakikî Türkiye’nin tamamı, M. Kemal’in arkasında sapasağlam duruyordu”. Nihayet Graves: “Talihsiz Sultan Vahideddin ile onun safdil Sadrıâzam’ı Damat Ferid’e Mustafa Kemal ile Türkiye’de kalan bütün diğer mert unsurlara karşı yardım ederken, hiç şüpheye mahal yok ki paramızı yanlış ata koymuş bulunduk. [24]

Diğer taraftan bakıldığında, Aslında İngilizlerin Mustafa Kemal için saha bıraktıkları gerçeği İngilizlerin Anadolu içindeki müfrezeleri bakımından direkt olarak savaşmaya müsait değildi. Çünkü İngilizler zaten silahlı çatışmadan sıkılmışlar ve direkt olarak silahlı çatışmaya girecek kudretleri de yokken [25] , bu aşamada kendilerine göre izledikleri politika gereği Meclisi mebusanın 16 mart 1920 de basılmasına kadar uzlaşmacı bir politika güttükleri çok açıktır. Madalyonun öbür yüzü ise yine işgalcilik güçlerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmalarını gerektiriyor. Çünkü demiryolu hatları anadolunun her yerinde bağlaşık devletlerin özellikle ingilizlerin elindeydi. Buralara Anadolunun müdahale etmesine asla izin vermediler. 

Nitekim İngilizler, 5 Kasım 1919 tarihli yazıda Eskişehir-Afyonkarahisar demiryolu hattının İngiliz askerleri tarafından kontrolünün yapılacağı, bu nedenle herhangi bir aksaklık çıkmaması için 12. ve 20. Kolorduların kendi görev alanları içinde bulunan demiryolu hattıyla ilgili gerekli tedbirleri almaları istenmiştir. Aynı yazıda Afyonkarahisar’daki bir Hint Alayı’nın İzmir’e nakil edileceğini söz konusu nakliyatta her türlü yardım ve kolaylığın gösterilmesini icap edenlere emir verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

 İngiliz Yüksek Komiserliği, Afyonkarahisar’daki demiryollarını, cephanelikleri, terhisleri yerinde incelemek ve denetlemek amacıyla subaylar görevlendirmiştir. Subayların görevlerini daha iyi ve titiz yapmaları gerekçesini ileri sürerek onlara otomobil ve şoför tahsis edilmesini istemiştir. Bu isteklerle ilgili olarak Yıldırım Kıta-atı Müfettişi Cemal Paşa Harbiye Nezareti’ne 8 Mart 1919 tarihinde bir yazı yazmıştır. Yazıda bölgede elli kadar otomobil bulunduğu; ancak bunların tamamının tamire muhtaç, yedek parçasız olduğu, yeterince şoför olmadığı bu nedenle subaylara otomobil tahsis edilmesinin mevcut şartlar altında mümkün olmadığı bildirilmiştir.[26]

Net olarak anlıyoruz ki, bırakma ya da siz oynayın gibi anti-kemalistin anladığı tarzda hiçbir şey yok. Sadece uzlaşma var belli bir süreye kadar. Çünkü Mustafa Kemal’in güçlenmesini istemiyorlar ve bu yüzden kendisine karşı silahlı mücadeleye karşı çıkacaklar. Buna rağmen Mustafa Kemal’de İngilizlere karşı ilk etapta kendi gücünü sağlayana kadar uzlaşmacı bir politika izlediğini de unutmayalım. 

Başta İngilizler olmak üzere, İtilaf Devletleri’ne karşı direnilemiyeceği konusundaki yaygın düşünceyi iyi bilen Atatürk, daha işin başında Sivas’tan Erzurum’a giderken, 28 Haziran 1919 günü şöyle konuşur:

«Ola ki, biz, uzun yıllar süren savaştan takatsız, yorgun bir duruma geldik, artık bu yolda hareketlere gücümüz kalmadı, İngilizler gelsin, Fransızlar gelsin, ne olursa olsun bizi kendi halimize bırakınız derseniz, o takdirde benim için yapacak birşey kalmaz.>>

Atatürk, İngiltere ve öteki İtilâf Devletleri’ne karşı direnme azminin iyice zayıflamasına rağmen, yine de pek çok şey yapılabileceğini elbette o günlerde de bilmektedir. Fakat «İngiltere’ye karşı direnilemez>> biçimindeki yaygın kanıyı bütün Kurtuluş Savaşı boyunca göz önünde tutmuştur. Nutuk’ta belirttiği üzere, ne Padişah’a ve ne de İngiltere’ye doğrudan doğruya karşı çıkılmayacaktır. Bu nedenle, Atatürk, Padişah’a karşı devamlı sevgi, saygı ve bağlılık konuşmaları yapmış ve İngiltere’ye karşı dikkat gösterilmesi gereğini Nutuk’ta şu sözlerle belirtmiştir:

Burada pek önemli bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve Ordu, Padişah’ın hainliğinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Millet ve Ordu, kurtuluş yolu düşünürken, bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla, kendisinden önce yüce Halifeliğin ve Padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve Padişahsız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil… Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay hâline! Hemen dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur.

Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken, hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf Kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile öyle düşünüyordu.

Öyleyse, kurtuluş yolu varken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da Padişah ve Halife’ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.

Türkiye’yi parçalamaya ve yok etmeye karar vermiş İngiltere ve öteki İtilâf Devletleri’ne karşı çıkmadan kurtuluş savaşı yapacaktık. Güçlü emperyalist devletlere karşı direnme yok, ancak Ruma ve Ermeniye karşı direnme vardı. Falih Rıfkı Atay, bu tersliği şu çarpıcı sözlerle belirtir:

<<<Eğer Yunan Ordusu, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasaydı, bizim Büyük Devletler cephesine karşı bir savaşa girmemiz güç, belki imkânsız olacağına kuşku yoktu. Dağdan haydutlar inerek vatanı kurtarma savaşına katılacaklar, Anadolu’ da bütün dağınık dayatış kuvvetleri artık ortaklaşa bir savaş amacı bulacaklardı.>>>>

İzmir’in işgali, «Türklüğü bir kara ve dipsiz batağa gömüle gömüle boğulup gitmekten kurtarmak için gökten bir Tanrı eli gibi uzanmıştır. [27]

Falih Rıfkı’nın dediği gibi aslında Bağlaşık devletlerin oynadığı yanlış at Mustafa Kemal’e hizmet etmiştir. Çünkü Mustafa Kemal’in istediği şey aslında Anadolu’da silahlı mücadele ile savaşı kazanmak yönündeydi. Her ne kadar İstanbul üzerine girişim olsa da, Mustafa Kemal İstanbul’daki zihniyetle Barış konferansından hiçbir şey çıkmayacağını çok iyi biliyordu. Dahası İstanbul’un İngilizlerin eline geçmiş olmasıyla Meclisi Mebusanın açılmayacağı ve dağıtılacağını da biliyordu. 

Hal böyle olunca, İtilaf Devletleri, 16 Mart 1920 günü İstanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu İhtilali’nin başarısına büyük ölçüde yardım etmişlerdir. 2,5 aydan beri Ankara’da bulunan Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’un işgalini kaçırılmayacak bir fırsat bilerek, kesin teşebbüslere girişmek imkânını bulmuş oluyordu. Hele, Osmanlı Mebusan Meclisi’ne işgal kuvvetleri tarafından tecavüz edilmesi ve bazı mebusların meclisten zorla alınarak tevkif edilmeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın meclisin İstanbul’da toplanmasına taraftar olmayışını haklı çıkarmıştı. 1919 sonbaharında meclisi mutlaka İstanbul’da toplamak için kendisine karşı çıkanların, artık bundan sonra söyleyecek sözleri kalmamıştı. Esasen, bir kısmı da tevkif edildiği için söz söyleyecek durumda değillerdi. [28]

Mustafa Kemal’in İstanbul’un işgalinden sonra Heyet-i Temsiliye adına 16 ve 17 Mart 1920 günlerinde kolordu kumandanlıklarına ve valiliklere İşgalin protesto edileceğini ve Rehin olarak İngiliz kontrol subaylarının tevkif edileceğini söylemektedir. [29]

Son olarak Damat Ferit’in 2 Ekimde erk’ten çekilmesinden önce anti-kemalist tayfaca dillendiren 2000 asker meselesine değinerek yazımızı bitiriyoruz. Anti-kemalistin cımbızlayıp getirdiği ifade şudur: “Damat Ferit İngilizlerden 2000 asker isteyerek Mustafa Kemal’in üzerine gideceğini söylemiş (Her ne hikmetse aynı Damat Ferit Milli mücadeleyi destekliyor), ancak İngilizler buna sıcak bakmamış ve Damat Ferit’in bu isteği geri çevrilerek İngilizler Mustafa Kemal’e yardım etmişler.

İfade Zeki Sarıhan’da şöyle geçer:

Damat Ferit Paşa’nın Eskişehir’e 2.000 kişilik bir kuvvet gönderebileceği yolundaki dünkü önerisini görüşen Yüksek Komiserler bu konuda olumsuz cevap verdiler. Bu kadar askerin Kuvayı Milliye’yi ezemeyeceğini düşünen Yüksek Komiserler, kendi ülkelerinin yeni bir savaşı kaldıramayacağı için Damat Ferit’i Mustafa Kemal’le uzlaşmaya zorluyorlar. Uzlaşmaya yanaşmayan Damat Ferit’in istifa etmekten başka seçeneği kalmıyor. Damat Ferit, Padişah için İngiliz Yüksek Komiseri De Robeck’ten himaye istedi. (Jaeschke 1: 67 “Milne’in reddetmesi”, Akşin: 585; Coşar: 1 Ekim) [30]

Görüldüğü gibi neden ve nasıl diye sorgulamadan selefi tarihçilik yaparsan olacağı bu işte. İngilizler Mustafa Kemal’e yardım etmiş yaftasını yapıştırır geçersin. Buna da inandırırsın insanları, çünkü İnsanların çoğu okumaz ve sorgulamaz. Bu ifade de İngilizler Mustafa Kemal’e yardım ifadesi çıkmaz. Damat Ferit’in bu isteği zaten Karadeniz orduları komutanı General Milne tarafından reddediliyor, yüksek komiserlik bunu onaylıyor sadece. Çünkü Zeki Sarıhan’ın aynı eserinin bir sayfa sonrasında bakın neden reddedilmiş onu yazıyor. Aynen alıyoruz:

“İngiliz Yüksek Komiserliği, hükümetine bildiriyor: “Damat Ferit bizden, Eskişehir’e göndereceği 2.000 kişilik kuvvetle milliyetçileri durdurma izni istiyor. Buna izin vermediğimiz için sitem ediyor. Padişah’ın ve kendi güvenliğinin sağlanıp sağlanamayacağını soruyor”. Curzon buna vereceği cevapta “Türk ordusu milliyetçidir. Gönderilecek kuvvetler, ya milliyetçilere katılacak ya da sivil savaş yapacak” diyecektir. (Ulubelen: 221; Şimşir I: 121; Meram: 224; B1-yıklıoğlu: 54) İngiliz Askerî Ataşesi İan Smith, İngiltere’nin Damat Ferit’i ayakta tutma politikasını eleştirdi. “Damat Ferit’e arka çıkmakla kendi çıkarlarımıza zarar veriyoruz. Onu milliyetçilerle anlaşmaya teşvik etmeli, gerekirse milliyetçileri temsil eden bir hükümete itiraz etmeyeceğimizi anlatmalıyız”. (Baytok: 41) [31]

Çok açık bir ifade değil mi? İngilizler bunun yanlış olduğunu daha çok kargaşa çıkacağını ve en önemlisi gönderilecek kuvvetlerin Mustafa Kemal tarafına geçeceğini söylüyorlar. Yardım mı etmiş oluyorlar şimdi Mustafa Kemal’e. Hayır tabii ki… 

Daha net bilgiyi Helmreich’in Sevr Entrikaları eserinden okuyalım.

Eylül biterken, Milliyetçi kuvvetler Anadolu’nun Müttefik işgali altında olmayan tüm bölgelerinde denetimi ele geçirmiş bulunuyorlardı. İstanbul’la tüm telgraf bağlantıları durduğu gibi, demiryolları da devamlı olarak tahrip ediliyordu. Sadrazam çaresizlik içinde Türk birliklerini iç bölgelere göndermek için izin istiyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan yüksek askeri yetkililer, Anadolu’daki Müttefik kuvvetlerin komutanı General Milne’in görüşüne başvurdular ve uzun değerlendirmelerin ardından generalin tavsiyesi oy birliğiyle kabul edildi.

Sadrazam’a şu hususları bildirmeye karar verdik: 1) 2000 kişilik bir kuvvet, düzenin yeniden sağlanması için yeterli olmayacaktır… 2) daha büyük bir kuvvet sevk etmek, ülkeyi iç savaşa sürükler; 3) böyle bir olasılık karşısında, Müttefik Askeri Yetkililer, Anadolu hattındaki birliklerini en azından İzmit Körfezi’ne kadar çekmek zorunda kalacaklarını düşünmektedirler; 4) bunun sonucu, demir-yolunun isyancılara bırakılması ve böylece başkentin iç bölgelerle bağlantısının kesilerek halkın açlığa terk edilmesi olacaktır; 5) dolayısıyla, Mütareke’nin V. Maddesi uyarınca, Yüksek Askeri Yetkililer, asker gönderilmesine izin vermemektedir.

Bu rapor, Londra’da okunduktan sonra, “Damat Ferit’e şans verdiğimiz söylenemezdi, ama eğer mümkünse kendisini yüreklendirmeliydik,” diyen Lord Hardinge tarafından zapta geçirildi ve Curzon tarafından paraf edildi.

Hareket alanı kalmayan ve Milliyetçilerin artan baskısı altında dayanamayan Damat Ferit, 2 Ekim günü istifa etti. Müttefiklerin bunda büyük sorumlulukları bulunuyordu. Thomas Hohler’e göre durumun özeti şöyleydi:

Ferit… son ana kadar bir kuvvet eşliğinde kendisi gitmek ya da en azından bir kuvvet göndermek konusunda ısrarlıydı, ama biz kendisine mani olduk. Sonuçta yaptığımız, eylemlerini kontrol edebildiğimiz Ferit, yani ‘seçilmiş Hükümet’ yerine, eylemlerini kontrol edemediğimiz Mustafa Kemal’e yardım etmek oldu. Ama genel olarak bakıldığında şüphesiz haklıydık; çünkü eğer Mustafa Kemal üzerine bir kuvvet gönderilseydi, iki şeyden biri olurdu. Büyük bir olasılıkla, gönderilen kuvvet Mustafa Kemal’in tarafına geçerdi ya da ülke bir iç savaşa sürüklenir ve bunun çilesini ağırlıklı olarak Hıristiyanlar çekerdi. [32]

Sanırım daha iyi anlaşılmıştır konu. Olay Mustafa Kemal’e yardım etmek falan değil. Görünürde öyle anlaşılıyor sadece. İngilizlerin Mustafa Kemal’e yardım etmeyeceğini Lord Curzon’un şu ifadesinden net anlayabiliyoruz.

İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon’un, bir rapora bugün düştüğü not: Bunlar bana Yunanlılarla bozuş, onları Trakya’dan ve İzmir’den at, Mustafa Kemal’le dost ol diyorlar. Acaba bunu yapabilir miyiz? Artık çok geç… (Tarih: 19.10.1920) [33]

Bakın bu ifade, anlattığımız bu 2000 asker olayından 1 yıl sonra neredeyse. Bu gibi anlaşmazlıklar ve olaylar dediğimiz gibi Müttefiklerin kendi aralarında uyumsuzluğundan meydana geldiğini tekrar söyleyelim. Nitekim Bilal Şimşir’in İngiliz Belgelerinde Atatürk eserinde bu iddia İngilizler tarafından şöyle dillendirilmektedir, İngilizce olarak aynen alıyoruz:

Vice-Admiral Sir J. de Robeck to Earl Curzon.

No. 1836. Secret

CONSTANTINOPLE, October 10, 1919 (Received October 22)

The pretensions of the new rulers of Turkey might well have seemed ludicrous nine, or even six, months ago. They are sufficiently reasonable to-day to justify in Turkish minds the hope that the Peace Conference will let Turkey off lightly rather than try conclusions with the national move-ment. There can be little doubt that an army of occupation would now be needed to impose terms which would have been regarded as merciful in the hours of ruin and dejection following the Armistice. The hopes of the organisers of the national movement are strengthened by the feeling that there is no real union among the Allies; that neither France nor Italy desire to be hard on Turkey; that the British Government have come round to the same point of view, partly under the influence of Islam in India, and that the antics of an American journalist named Brown, who attended the Sivas Congress and acclaimed its ideals, represent the judgment of the American people. [34]

Bütün bu anlatımdan sonra hala meseleyi anlamadıysanız, Mustafa Kemal’in İngilizlerle işbirliği yaptığını düşünüyorsanız; kesinlikle sizi kandıran ideolojiden kopamayacağınız anlamına gelir. 

REFERANSLAR: 

1– Atatürk, Nutuk, https://www.runlog.com.tr/uploads/nutuk.pdf s: 91

2- Atatürk, Nutuk, a.g.e, s: 95

3- Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Kastaş Yayınevi, s. 326

4- Selek, a.g.e, s. 326,

5– Salahi R. Sonyel, Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (Yeni Belgelerle 1918-1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt 1, s. 394, Dipnot: Karabekir, ‘bu telgraf herkese pek fena tesir yaptı… Telgrafı Mustafa Kemal Paşa’nın Kongre reisi olmasa sıfatıyla olduğu kadar, mevki-i içtimaiyesi için de pek yakışıksız bulduk’ der. Karabekir, s. 196.

6- Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2022, 7. Baskı, Cilt 2, s. 351

7- Selek, a.g.e, s. 337

8- Sonyel, a.g.e, s. 393

9- Ali Fuat Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, Temel Yayınları, Kasım 2019, İstanbul, s. 269

10- Selek, a.g.e, s. 336

11- Cebesoy, a.g.e, s.270-271-272

12- Sonyel, a.g.e, s. 399, Ref: IDA, FO, 371/4158/129080: Robeck’ten Curzon’a gizli telgraf, İstanbul, 13.9.1919

13- Sonyel, a.g.e, s.399

14- Sonyel, a.g.e, s.401, Ref: IDA, FO 371/4159/131407; DBFP IV/I s. 763: Robeck’ten Curzon’a gizli telgraf, İstanbul, 17.9.1919.

15- Cebesoy, a.g.e, s.286

16- Atatürk, Nutuk, a.g.e, s. 124

17- Selek, a.g.e, s. 339

18- Selek, a.g.e, s. 341

19- Andrew Mango, Modern Türkiye’nin Kurucusu Atatürk, Remzi Kitabevi, s. 304

20- Sonyel, a.g.e, s. 411

21- Cebesoy, a.g.e, s. 291

22- Selek, a.g.e, s. 352-353

23- Sonyel, a.g.e, s. 427

24- Gotthard Jaeschke, Kurtuluş savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri, Türkçeye çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, syf: 160-161,  Ref: Bk. yu. böl. IV not 107; Sir Nevile Henderson, Water Under the Bridges (1945), 105; Graves, Storm Centres 330

25- Sonyel, a.g.e, s.398, Ayrıca bkz. Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl (1914-1991 Aşırılıklar çağı, Everest Yayınları, 14. Baskı, syf: 31-32-33

26- 100. Yılında Milli Mücadele ve Atatürk, Editörler:Bekir Koçlar, Kemal Yakut, Ömer Obuz, Cedit Neşriyat, 1. Baskı, Aralık 2019, s. 307, Ref: ATASE, İSH, 52/40, ATASE, İSH, 75/104AJ

27- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1838-1895, İstanbul Matbaası 1974, syf: 31-32, Ref: Celal Bayar, Bende Yazdım, Cilt 7, syf. 2620, Atatürk, Söylev (Nutuk) 1, Türk Dil Kurumu Yayını, 1966, syf: 8, Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1969, syf: 166-168

28- Selek, a.g.e, s. 366

29- Selek, a.g.e, s. 369

30- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 2, Ankara 1994, s.136

31- Zeki Sarıhan, a.g.e, s. 138

32- Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Sabah Kitapları, Çeviren: Şerif Erol, s. 177-178

33- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, Cilt 3,s. 289 Ref: Erol Ulubelen, s. 252

34- Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 1, Ankara 1973, s. 137-138