1931 yılında Bulgaristan’a satılan evrak olayı

BULGARİSTAN’A SATILAN EVRAK ÜZERİNDEN YAPILAN ALGIYA REDDİYE

Okumayan topluluğun “tarih dersi vermesi” örneğine bir örnek daha. Atatürk düşmanlarının dillerine doladıkları en büyük saldırı yöntemlerinden biri de, Cumhuriyet döneminde Bulgaristan’a satılan tarihi evraklardır. Bu olguyu tamamıyla Cumhuriyet’e saldırmak için kullanırlar. Yoksa dertleri tarih, malumat ya da evrak felan değil. Umurlarında değil böyle şeyler onların. Eğer ki umurlarında olsaydı bunun sadece cumhuriyet dönemine has bir şey olmadığını okuyarak anlarlardı. Bizim tarihimizde çok evrak kaybolmuştur. Yakılmıştır ve çürümüştür. Örneğin son sultan Vahdettin malaya zırhlısı ile kaçmadan bir gece evvel bakın ne yapmış:

Gecenin neredeyse tamamını evrak imhasıyla geçirmişti Şahbaba. Sertabib Reşad Paşa ve üçüncü musahib Hayrettin Ağa’yla beraber tomar tomar evrak yakmıştı şöminede. Taaa veliahdlığından, yıllar öncesinden kalan hususi yazışmalar, ağabeyi Abdülhamid zamanını hatırlatırcasına sıra sıra jurnaller, ihbar mektupları, Anadolu’nun zaferinden sonra Istanbul’dan uzaklaşabilmek için yardım isteyen Kuvâ-yı Milliye aleyhdarlarının arîzaları ve belki de Anadolu’yla seneler boyu gizliden gizliye yapılan yazışmalar, hepsi şömineye gitmişti. Yanmış evrakın külleri sömineden salonun zeminine taşmıştı.[1]

Atatürk’e düşmanlık edenler bunları asla görmezler. Ama biz yine olayı sabote etmeyelim. Bunlar her daim olmuş bizim topraklarımızda. Bu güruhun derdi 1931 yılında yapılan işgüzar bir iki memurun suçunu hükümete atmaktır. Amaçları dönemin Başbakanı İsmet Paşa ve Atatürk’e çamur atmak. Yoksa adları gibi biliyorlar ki; bu olayda resmi makamların ve hükümetin hiçbir suçu yoktu. [2]

Olay aslında kısaca şöyleydi: İstanbul Defterdarlığı Maliye Arşivi evrakının bir bölümü, 1931 yılı Mayıs ayında, kuru ot ve paçavra fiyatına, okkası üç kuruş on paraya Bulgaristan’a satılmıştır.

Tarihî evrakımız ot balyaları gibi çemberlenip, vagonlarla Bulgaristan’a gönderilirken, bu durum Son Posta Gazetesi yazarı İbrahim Hakkı (Konyalı) tarafından tespit edilmiştir. İbrahim Hakkı (Konyalı), ilgili makamlara müracaat ederek bu işlemin durdurulmasına çalışmışsa da, maalesef muvaffak olamamıştır.

Daha sonra Muallim Cevdet (İnançalp) olayın takipçisi olmuş, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazıp, evrak satışının incelenerek, yapılan usûlsüzlüğe son verilmesini istemiştir. Gazetelerdeki neşriyat ve Manisa Milletvekili Refik Şevket İnce’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne verdiği önerge üzerine, hükûmet bu konuda teşebbüse geçmiş; ancak Bulgaristan’a satılan evraktan bir kısmı geri alınabilmiştir. Olaya sebep olanlar hakkında ise soruşturma açılmış, fakat Recep Peker’in başbakanlığı döneminde çıkan umumi af sebebiyle, olayın müsebbipleri ceza almaktan kurtulmuşlardır. [3]

Olay tanıklarından Muallim Cevdet ise “şahısların yaptıkları itiraz üzerine suçlulardan bir kısmı ölmüş olduğundan” ifadesini kullanır. [4]

Buradaki mesele aslında olayın yanlışlığını savunmak falan değil. Buradaki meselemiz Cumhuriyet düşmanlarına olayın resmi makamlarca yani hükümetçe yapılmadığını açık bir şekilde göstermek. Bu olay tamamıyla Maliye Vekâleti’nden Defterdarlığa lüzumsuz evrakın satılması için gelen bir emir sonucu bu evraklar konu ile ilgisi olmayan iki tapu memuru eliyle üstünkörü incelenir. “Yetkili, konuyu bilen ve belgelerin değerini takdir edebilecek hiçbir şahıs veya müesseseye danışılmadan” yapılan bu tasnif sonucunda, bir kısım belge için “günün maliye işleri ile ilgili olmayıp bir değer taşımadıklarına, hükümlerinin geçmiş olduğuna”, diğer bir kısmının da “boş kâğıt parçaları” olduğuna karar verilmesi sonucu gerçekleşmiştir. [5]

İzah edildiği gibi konunun İsmet paşa ya da Atatürk ile zerre alakası yoktur. Yapılan bir yanlışı her daim hükümete mal etmek ancak kötü niyetli kişilerin işidir. Zira onca işinin arasında durumdan haberdar edilen İsmet Paşa, bu duruma özel bir tamim yayınlattırmıştır. Başvekaletten yayınlanan bu tamimde İsmet paşa şöyle demiştir:

Ahiren İstanbul Defterdarlığında eski ve lüzumsuz diye satılan evrak arasında çok kıymetli bazı tarihi vesikalar bulunduğu anlaşılmıştır. Bilumum daireler evrak mahzenlerinde de bir çok kıymetli vesaik bulunacağı şüphesiz ve bunun takdiri ihtisas erbabına ait bulunduğundan gerek merkezde ve gerek Vilayetlerdeki evrak mahzenlerinde bulunan muamelesi hitam bulmuş eski ve yeni bilcümle evrakın hiçbir bahane ile ve hiç bir suretle ziyaa uğramalarına meydan verilmemesi, bilakis muhafazalarına itina edilmesi için icap edenlere tamimen emir ve tebliğ buyurulmasını ehemmiyetle rica ederim Efendim. 10/6/931[6]

Dertleri kurucu cumhuriyetin Osmanlı düşmanı olduğunu akıllarınca göstermeye çalışan zihniyetin aslında Cumhuriyetin kurulmazdan önce Ankara hükümetinin Osmanlı Hazine-i Evrakı’nı Koruyacak Arşiv Teşkilatını Kurmuş olduğunu bilmezler. 

Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti, saltanatın ilgasından itibaren Osmanlı Arşivlerini koruma çabasına girer. Öncelikli hedefi, Hazine-i Evrak’la birlikte mülga sadâret evrakının ve eşyasının muhafazasıdır. Bunun için Cumhuriyet’in ilanını beklemez ve Lozan Barış görüşmelerinde yeni Türkiye’nin kaderini çizmek için savaştığı bir dönemde harekete geçer.

1 Mart 1923 tarihinde Başvekâlet Kalem-i Mahsus Müdüriyeti’ne bağlı Mahzen-i Evrak Mümeyyizliği kurulur. Aynı günün tarihini taşıyan ilk talimatname, “mülgâ kalemlerde kalan evrakın ilgililere buldurularak Mahzen-i Evrak’a konulması ve halen Hazine-i Evrak’ta mevcut bulunan evrakın mükemmel surette tasnif edilerek ehemmiyetle muhafaza edilmesini emreder.

Ankara Hükümeti bununla da yetinmez. Osmanlı Devleti zamanında Hazine-i Evrak Müdürü olan Mahmud Nedim Bey’i ve personelini yeni kurulan Mahzen-i Evrak Mümeyyizliğine tayin eder. Mahmut Nedim Bey emekli olduğu 1931 yılına kadar bu görevi sürdürecektir.

Mahzen-i Evrak Mümeyyizliği, zaman içinde farklı adlar alarak, statüsü ve örgüt yapısı değişerek günümüzü kadar gelmiştir. Bu daireye ilişkin ilk düzenlemeler 1927, 1929 ve 1933 yıllarında yapılmış. Bundan sonra daha bir kaç kez daha statü ve yapı değişikliği geçirecek ve bugünkü yasal statüsüne 1984 yılında kavuşacaktır. Bu yıla kadar birbirinden bağımsız çalışan İstanbul’daki “Osmanlı Arşiv” Dairesi ile Ankara’daki “Cumhuriyet Arşivi” Daire Başkanlıkları,1984 yılından itibaren oluşturulan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü çatısı altında bir araya gelmiştir.

Cumhuriyet yönetimi, kuruluşunun ilk yıllarında Osmanlı Devleti’nden miras kalan arşiv malzemesi dışında özel arşiv, müze ve kütüphanelerdeki kültür mirasını da korumak için adımlar atmış. Müze ve kütüphanelerin İstanbul’un işgali sırasında gördüğü zararlar ve onun da öncesinde XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren bazı değerli yazmaların ve eserlerin yabancılara satılmış olması hafızalarda tazeydi. Cumhuriyet Hükümeti, 2 Temmuz 1924, 26 Ağustos 1925 ve 11 Ekim 1925’te tarihlerinde yayınladığı kararnamelerle, tarihi ve etnografik değer taşıyan malzemenin yurt dışına çıkarılması ve yabancılara satılmasını kesinlikle yasaklar. [7]

Aslında sorulması gereken soru şu: Maliye vekaleti depolarında maliye harici tarihi vesikaların ne işi var? Asıl problemin bu olması gerekiyor aslında. Bununda suçlusu yine kurucu cumhuriyet değildir. Çünkü bu iş tanzimata kadar giden bir işgüzarlıkla açıklanabilir. 

Sultanahmetteki evrak hazinesi hakkında bir de Türk Tarih Encümeni azasından Ahmet Refik beyden bildiklerini sorduk. Ahmet Refik B. bizdeki evrak hazinelerinin geçirdiği safhalara dair şu malumatı verdi:

“Tanzimatın ilânından sonra, mâzi ile alaka kesilerek, Divana, baş muhasebeye, Saraya, tımar ve ziametlere ait ne kadar evrak ve defter varsa, boş binalara doldurulmuş. Bir kısmı Topkapı Sarayında kubbealtına, bir kısmı Ayasofya camiinin üst katına, bir kısmı da Sultanahmetteki Maliye mahzenine.

Meşrutiyetin ilânından sonra bir Tarih Encümeni teşkil edildi. Encümen Topkapı Sarayındaki evrakı tetkik etti ve hepsini de Babıâli arkasındaki Cevat Paşa kütüphanesine naklettirdi. Evrak burada tathir ve tasnif edilmeye başlandı. Bu tasnif bir müddet tatil edildi. O zamanlar Maarif Nazırı olan Reşit Paşaya müracaat ettim. Kendisini evrakın yığılı bulunduğu yere götürdüm. Gördü ve çok müteessir oldu. Evrakın tasnifi için ayda 300 lira tahsis Hazine-i Evrakta bir heyet teşkil ettirdi. Bu hey’et uzun müddet evrakın tasnifi ile meşgul oldu ve epeyce de iş görüldü.

Cumhuriyetin ilânından sonra tahsisat arttırıldı, daha fazla ve daha muntazam iş görüldü. Birkaç sene evvel tahsisat kesilince iş durdu. Ve bugün kalan evrak, eski halinde, gene çürümeye mahkum bir vaziyettedir. [8]

Tüm bunlara rağmen İsmet Paşa’ya düşmanlık edenlerin bu kötü hadiseden kendisinin sorumlu olmadığını şu ifadeler ele verir: Hamdullah Suphi bey’in vekilliği zamanında İsmet Paşa’nın verdiği bir emrin ifa edilmemiş olmasının cezasını çekiyoruz. [9]

Muallim Cevdet’in de ayrıca belirttiği gibi bu emri Maliye Vekaleti Levazım Şubesi vermiştir ve mesuliyet oraya aittir ifadesini kullanmıştır. [10]

Peki bu evrakların ne kadarı kurtarıldı dersek, Muallim Cevdet bunu şöyle ifade eder:

Filhakika yapılan siyasî teşebbüs sonunda Bulgarlar aldıkları 200 balya evrâktan ancak 51 çuvalını geri göndermişlerdir.

Evrâk 1931 senesi Mayısında Bulgaristan’a gitmiş olmasına ve iki sene sonra geri gelmiş bulunduğuna göre bu uzun müddet içinde Bulgarlar bu evrakı – Cevdet’in sağ iken verdiği malumata göre -Viyana’dan getirtilen müsteşrik Kıreliç’e tasnif ettirerek içlerinde ilme, tarihe ve Bulgaris-tan’a taalluku bulunan neler varsa ayırt etmişler ve bunların bir kısmını da gazetelerin o zaman yazdığına göre 40.000.000 Levaya Vatikan’a satmışlar ve kalan posasını ise İstanbul’a göndermişlerdir. İstanbul’a gelen evrâk henüz açılıp tasnif edilmemiş olduğu için kıymeti hakkında kat’î malûmâtımız yoktur. Fakat 200 balya ile 51 çuval arasındaki nisbet düşünülürse hakîkât anlaşılır. [11]

Ayrıca Başbakanlık Cumhuriyet Arşivinde ilgili evrakların ne kadarı kurtarıldığına dair de bir kayıt vardır: 

İstanbul Defterdarlığınca satılarak müteahhidi tarafından Bulgaristan’a nakledilen ve Sofya Elçiliğimizin teşebbüsü üzerine istirdat olunan 53 çuval evrakın memleketimize nakli için mıktazi 100 liranın bütçede tertibi mahsusu masarifi gayri melhuza tartibinden tesviyesi; Maliye Vekaletinin 15/11/931 tarih ve 14341/738 numaralı tezkeresile yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetinin 15/11/931 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. [12]

Propagandası anti-kemalistlerce yapılan bu olayda tarihimiz kayboldu yaygarasının asılsız olduğunu ve geri kalan tüm evrakların tasnifli bir şekilde 1993 yılına kadar kurtarıldığını da söylememizde fayda var. [13]

İsmet Binark’tan dinleyelim belgelerin geri getirildiğini:

Türk kültür ve arşivcilik tarihimizde yer alması bakımından, Bulgaristan’a satılan Osmanlı evrâkının Devlet Arşivi’mize geri getirilmesinin safahatını anlatmak isterim:

Devlet Arşivleri Genel Müdürü sıfatıyla, 6-11 Eylül 1992 tarihleri arasında Kanada’nın Montreal şehrinde düzenlenen “XII. Milletlerarası Arşiv Yuvarlak Masa Toplantısı’na katılmıştım. Bu toplantıda, daha önce 25-26 Eylül 1991 târihlerinde Belgrad’da toplanan “Balkan Ülkeleri Arşiv Direktörleri Toplantısı”nda tanışmış olduğum Bulgaristan Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi Arşiv Genel Müdürü ile karşılaştım. Bir sohbet sırasında, söz Bulgaristan’a satılan evrak konusu üzerinde yoğunlaştı. Bana, Bulgaristan’da rejimin değiştiğini, komünizmin sahneden çekilmesinden sonra her konuda bir rahatlama olduğunu, iki ülke arasında arşiv alanında işbirliğine gidilebileceğini ve 1931 yılında satılan evrakın örneklerinin de bu işbirliği çerçevesinde verilebileceğini ifade etti.

Türkiye’ye dönünce, bu görüşmeyi dönemin Başbakanlık Müsteşarı Yücel Edil’e aktardım. Desteğini istedim. Kısa bir süre sonra da, T.C. Devlet Arşivleri Genel Müdürü sıfatıyla Bulgaristan’a dâvet edildim. Yücel Edil, beni yetkili kıldığı gibi, örtülü ödenekten de destek sağladı. Burada kendisini şükranla yâdediyorum.

T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ile Bulgaristan Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi Arşiv Genel Müdürlüğü arasında, 19.2.1993 târihinde Sofya’da 1993-1994 yılları için geçerli olacak bir “İşbirliği Protokolü” imzalandı. Protokolü, Türkiye adına genel müdür sıfatıyla ben imzaladım. Bu protokol çerçevesinde, aynı yılın sonunda iki uzman, Bulgaristan’a satılan belgenin miktar, muhteva, muhafaza şekli ve tasnif durumlarını tespit maksadıyla Bulgaristan’a gönderildi. Daha sonra bu işbirliği protokolleri her iki senede bir yeniden uzatılmış, bu çerçevede Türk arşiv uzmanlarının ağırlıklı olarak başta Sofya olmak üzere, diğer Bulgar şehirlerindeki arşivleri görmeleri ve buralarda tespitler yapmaları mümkün olmuştur.

Bulgaristan Bilimler Akademisi Başkan Yardımcısı ve Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Vera Mutafciyeva’dan bizzat aldığım bilgilere göre, 1931 yılında hurda kağıt olarak satışa çıkarılan belge. leri, Bulgar Hükümeti, Sofya yakınlarında Kosta-neç kasabasında faaliyet gösteren ‘Srnee Berger Kağıt Fabrikasında kâğıt hamuru yapmak üzere satın almışlardır. Bu satışla ilgili olarak Türk basınında çıkan haberler üzerine, yazımızın önceki sayfalarında kendisine atıfda bulunduğumuz, Bulgar Konsolosluğunda görevli Panço Doref, satılan evrakın hurda kâğıt olmayıp, tärihî kıymeti haiz Osmanlı belgeleri olduğunu hükûrnetine telgrafla bildirmiştir. Bunun üzerine Bulgar makamları, Berger Firması adına satın alınan bu belgelere Sofya garında el koymuş ve söz konusu evrakın tarihi kıymette olduğunu Viyana’dan getirdikleri uzmanlara tespit ve teyîd ettirdikten sonra, kâğıt fabrikasından alarak “Cyril ve Methodius Kütüphanesi’nin Şarki-yat Şubesi’nde muhafaza altına almışlardır.

Bu belgeler, 1931 yılından itibaren tanınmış Şarkiyatçı Avusturyalı Herbert Duda ve Bulgar Gi-lib Gilibov tarafından, belge ve defter ayrımı olmak üzere tasnif edilmeye başlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Sofya’nın bombalanması ihtimaline karşı, belgeler Sofya dışında muhafaza altına alınmış, harpten sonra tekrar aynı kütüphaneye nakledilmiştir.

Söz konusu kütüphane, 10 Aralık 1878 târihinde Sofya’nın Rus asıllı valisi Peter Vladimirovich ve Prof. Marin Drinov’un gayretleriyle kurulmuştur. Kütüphanenin asli görevleri arasında, Osmanlı hâkimiyeti ve Bulgar milli uyanış dönemine ait belgeleri muhafaza etmek ve değerlendirmek yer almaktadır. Kütüphaneye 9 Eylül 1944 târihinde, Bulgar alfabesinin hazırlayıcıları olan Cyril ve Methodius’un adı verilmiştir. Kütüphaneye 1880’lerden bu yana, belge, yazma ve matbu eser temin edilmektedir. Bu malzeme arasında Filibe, Varna, Vidin, Şumnu, Hasköy, Rusçuk, Plevne, Silistre, Samakov, İslimye, Razgrad gibi şehirlerde bulunan Osmanlı arşiv belgeleri ve kütüphane materyali de bulunmaktadır.

Yazımızda adı geçen, Panco Doref’in İstanbul’da bulunduğu sırada, Bulgaristan’a yazmış olduğu mektupların kopyaları, bu satırların yazarı olan ve 1992-1997 yılları arasında Devlet Arşivleri Genel Müdürü olarak görev yapan İsmet Binark tarafından, Şubat 1993’de, Sofya’da iki ülke arşiv idareleri arasında imzalanan “İşbirliği Protokolü” münasebetiyle bulunduğu günlerde tespit edilmiş ve temini cihetine gidilmiştir.

M. Panço Dorefin, aynı tarihlerde Bulgaristan Ticaret Bakanlığı Genel Sekreteri olan G. Sokoloffa, İstanbul’dan gönderdiği Bulgarca yazılmış mektuplar, bunların Fransızca ve Türkçe tercümeleri, İsmet Binark’ın genel müdürlüğü döneminde yayımlanan ve (2) numaralı dipnotta bibliyografik künyesi verilen kitapta yer almıştır.

Bu mektuplar, Doref’in İstanbul’da arşivlerde çalışmalarına devam edebilmek için, süre uzatımı ve maddi yardım talebinin yanı sıra, Türk arşivlerinin kendileri için çok önemli olduğu konusunda bilgiler ihtivä etmektedir. Tespitimiz, Bulgaristan’a evrak satışının gündeme geldiği günlerde, Osmanlı arşivlerinde Bulgaristan’ı ilgilendiren büyük miktarda belge bulunduğu, dolayısıyla satışa çıkarılan evrağın Bulgaristan tarafından satın alınmasında büyük yararlar olacağının, adı geçen tarafından Bulgaristan Hükümeti’ne bildirilmiş olduğudur.

1931 yılından bu yana, hiçbir Türk yetkili bilim adamının göremediği belgeleri, bu protokol çerçevesinde, bizzat yerinde gördüm ve inceledim. Yine bu protokol çerçevesinde, Bulgaristan’a okka hesabı ile satılan Osmanlı evrakı üzerinde Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü uzmanlarınca şu tespit yapılmıştır:

1- Satılan belgelerin, XV-XIX. yüzyıllar arasına ait timär, zeamet, vakıf, ahkâm, ehl-i hiref, tersane, yeniçeri ve sipahi ocaklarına ait konuları ihtivâ ettiği, bunlar arasında erken döneme ait önemli defterlerin bulunduğu görülmüştür. Bursa’daki Orhan Gazi Vakıflarına ait, Fâtih döneminin ünlü âlimlerinden Molla Yegân ve Şemseddin Molla Gürâni’nin, Orhan Gazi Medresesi’nde ders okuttukları tespit edilmiştir.

2- Belgeler, 1931 yılından bu yana çeşitli aralıklarla ve değişik sistemlerle tasnif edilmiştir. Bu tasnif çalışmaları sonunda;

a- XV-XIX. yüzyıllara ait 713 defterden teşekkül eden ve kronolojik sıra takip eden defter serileri (fonu)

b-219 dosya içinde 22.000 civarında çeşitli konulara ait belge ve defterden meydana gelen Oriental Arşiv Koleksiyonu (OAK adı verilen fon),

c-XVI-XVIII. yüzyıllara ait 13.000 belge ve defterin mevcut olduğu NPTA fonu,

– Coğrafi bölge ve idârî merkezler esas alınarak tasnif edilen ve takrîben 1 milyon belgeyi ihtivä eden fon, olmak üzere, dört büyük fonda toplandığı görülmüştür.

Fiş halinde bulunan defter fonu hâriç, diğer fonların katalogları Bulgarca yazılmıştır. Defter fonunun fişleri, Sofya Üniversitesi Şarkiyat Bölümü’nden mezun olan ve Türkçe bilen Bulgar personel tarafından Türkçe olarak hazırlanmıştır.

3- Henüz tasnif edilmeyen 500.000 civârında belge bulunmaktadır.

4- Belgelerin tamamının 1,5 milyon civârında olduğu tespit edilmiştir.

Bu ilk inceleme ve tespit süresince, değişik fon-lardan XV-XVIII. yüzyıllara ait olmak üzere, 10.570 poz, 21.140 sayfa tutan 113 defterin mikrofilmi çok cüzî bir bedel karşılığında satın alınarak, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı ‘Mikrofilm Ünitesi’ne kazandırılmıştır.

Bu çalışmalar sırasında, satılan belgeler dışında, Bulgaristan’ın çeşitli bölgelerine ait 200 adet şer’iye sicili ile Balkanlar’ın en eski manastırı olan ‘Rila Manastırı’nda Osmanlı dönemine ait 18’i padişah fermanı olmak üzere 76 belgenin mevcudiyeti de tespit edilmiştir. Bu manastırda bulunan belgelerin en önemlisi, 1402 yılında Yıldırım Bayezid’in oğlu Süleyman Çelebi tarafından, bu manastırın korunması için verilen fermandır. Rila Manastırı’ndaki Osmanlı-Türk belgeleri ile ilgili olarak, 1910 yılında, Sofya’da D. Ihçiyev tarafından Bulgarca bir eserin yayınlandığı da tespit edilmiştir.

Bulgaristan’da Türk arşiv uzmanlarınca yapılan tespit ve çalışmaların neticeleri, genel müdürlüğüm döneminde, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nın yayını olarak neşredilmiştir.

Bu yayında, Bulgaristan’a okka hesabı ile satılan belgelerin bugünkü durumu, yapılan tasnif çalışmaları, Orhan Gazi Vakıfları, ekler, Bulgaristan’dan Osmanlı evrakının getirilmesi ile ilgili olarak basında çıkan yazılar, Panço Doref’in Mektupları ve Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak yapılan neşriyata ait bir bibliyografya yer almıştır.

1931 yılında Bulgaristan’a kilosu 3 kuruş, 10 paradan satılan bu târihî belgelerin mikrofilm ve fotokopilerinin Devlet Arşivimize kazandırılması, örneklerinin geri getirilmesi, Türk arşivcilik tarihine bir hizmet sayfası olarak geçecektir. Bize bu imkânı hazırlayan dönemin yöneticilerine ve Bulgaristan’dan getirttiğimiz söz konusu evrakın mikrofilmlerini değerlendirip, bunları araştırmacıların yararlanmasına sunan hizmet ehli meslekdaşlarıma bu vesile ile Türk arşivciliği adına bir kere daha teşekkürlerimi sunuyorum. [13a]

Dönemin Maliye Vekaletliğini yapan Mustafa Abdülhalik (Renda) Bey’de suçlunun vazifelerini hakkıyla yapmayan memurlara ait olduğunu söylemektedir:

Evrakların bilerek veya yanlışlıkla satılmış olması elbette ki oldukça büyük bir ihmalin göstergesidir. Ancak elimizde bulunan evrakların muhafaza edilmeleri hususunda da yine büyük bir ihmal söz konusudur. Araştırmamız sırasında Mustafa Abdülhalik Bey’in vekâleti döneminde gerçekleşen bu elim olay nedeni ile kendisine karşı oldukça sert ifadeler kullanıldığı görülmüş, satış işleminin bütün sorumluluğunun kendisine yüklenildiği anlaşılmıştır. Maliye’nin başında olan isim olarak elbette ki bu işte sorumluluğu vardır; ancak Meclis’te yaptığı konuşmadan da anlaşılacağı gibi, meselenin bu hale gelmesi, vazifelerini hakkı ile yapmayan memurlardan kaynaklanmıştır. Mustafa Abdülhalik Bey, bu memurlar hakkında gerekli muamelelerin yapılması için gereken işlemleri hemen başlatmıştır.

“İşe yaramayan kâğıtların müzayede ve münakaşa sureti ile satılması muvafıkı kanundur. Evvelce söylediğimi şimdi yine tekrar ediyorum. Müfettişlerimiz işe yaramayanı tetkik etmeden bu evrakı sattıkları için memurları kusurlu görmüşlerdir.

Müracaatımız üzerine sefarethane bu evrakı alarak muhafaza etmiştir. Bunlar acaba tam mı değil mi? Bu hususta henüz, evraklar tetkik edilmediği için bir malumat arz edemem. Evrakı, İstanbul’a geldikten sonra gerek muhafazası ve gerek tetkiki için Maarif Vekâleti’ne devri çok doğru ve hatta lazımdır. Zaten biz bunu Maarif Vekaletine teklif ettik. Maliyenin bunlarla meşgul olması doğru değildir. Maarif Vekâleti bunları tetkik eder, işe yarayanları alır, diğerlerini satar veya yırtar.” sözleri ile konuşmasına devam eden Mustafa Abdülhalik Bey, evrakların tarihi kıymet-lerinin belirlenmesi konusunun Maliye Vekâletinden ziyade Maarif Vekâletinin meşgul olması gereken bir konu olduğunu özellikle belirtmiştir.” [13b]

Ayrıca bu yaşanan kötü olaydan sonra İsmet paşa hükümetince alınan tedbirleri de şöyle sıralamakta fayda var.

Bulgaristan’a Evrak Satışı Sonrasında İnönü Hükümet’ince Alınan Önlemler (1931-1937)

Cumhuriyeti kurmazdan önce ve kuruluşunun ilk fırtınalı yıllarında dahi Osmanlı arşivini korumak için gayret sarfeden Cumhuriyet yönetimi, karşılaştığı bu vahim ve talihsiz olaydan gerekli dersleri alıp arşiv malzemesinin korunması meselesini devletin en üst düzeyinde yeniden ele alacaktır.

Bu amaçla atılan adımlar, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmalarına dayanarak şöyle özetlenebilir: 

1. Olayın hemen ertesinde Bulgaristan hükümeti uyarılmış ve satılan evrakın kağıt hamuru olması engellenmiş; belgelerin geri alınması için diplomatik girişimler başlatılmıştır. Bu girişimler sonucu, iki yıl sonra bir miktar belge Türkiye’ye iade edilmiştir.

2. Tarihî arşiv evrakının değerinin takdiri işinin uzmanlarınca yapılmasını, hiçbir nedenle ve biçimde mevcut evrakın kaybına sebebiyet verilmemesini öngören 10.6.1931 tarihli genelgenin, “en yetkili Makamca tamim edilmiş olması“, evrak imhasının ve satışının önüne geçilmesini sağlamıştır.

3. Bu olaydan sonra Ayasofya civarındaki depolarda korumasız ve elverişsiz koşullarda saklanan evrak olduğu öğrenilmiş, Başvekalet’in Maliye Bakanlığı’na 18 Ağustos 1931 tarihli yazısı ile bu evrak Topkapı Sarayı’na taşınarak daha iyi şartlarda koruma altına alınmıştır.

4. Bâb-ı Âlî’deki Sadâret evrakının tasnifi konusu yeniden gündeme gelmiştir. 8 Ekim 1932 Başbakanlığa bağlı “Târihî Evrâk Tedkîk Heyeti” kurulup, başkanlığına M. Cevdet getirilmiştir.

5. Kurumların ellerindeki belgelerin ayıklama ve imha işlemlerini düzenlemek ve muhafaza edilmesi gerekenlerin “Umumi Arşive” devredilmesini sağlamak üzere yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bunlardan ilki, 19 Eylül 1934 tarihli “Resmi Evrak ve Defterlerden Lüzumsuz Olanlarının Yok Edilme Tarzı Hakkında Nizamname’dir. Bu yönetmelik 1937 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

6. 12 Ocak 1935 tarihli bir kararname ile devlet arşivi kurulması, binaların inşası ve arşivci yetiştirmek üzere Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi öngörülmüş, ancak çeşitli nedenlerle hayata geçirilememiştir. Buna rağmen, Devlet Arşivi kurulması konusunun devletin politikası haline getirilmiş olması, en büyük kazanım olarak görülmektedir.

7. Macar Arşivist Fekete, 1936-1937 yıllarında Türkiye’ye getirilerek, ülkemiz çağdaş arşivcilik kavramı ve uygulamaları ile tanıştırılmıştır. Önemi nedeniyle bu konu aşağıda daha ayrıntılı ele alınmıştır. [14]

90 Milyon Tarihi Vesika Bunların Tasnif İşi Devam Ediyor. Tasnif Ancak 70 Senede İkmal Edilebilecek

Beş Buçuk sene evvel Maliye evrak hazinesindeki tarihî vesikalar kantara vurularak okkası 3 kuruş on paraya Bulgaristan’a satılmıştı. Büyük Millet Meclisi bu facia karşısında yerinde ve büyük bir hassasiyet gösterdi ve bu milyonluk vesikalar kısmen geri getirildi, bundan sonra da İsmet İnönü’nün değerli alâkasile Başvekâlete bağlı olarak İstanbul’da bir Tasnif Komisyonu kuruldu.

Komisyon beş seneden beri Babıâlideki (Divanı Hümayun) hazine-i evrakında tasnif işleriyle meşgul olmaktadır. Komisyon şimdiye kadar (250) bin tarihi vesika tasnif etmiş, defterlerini ve fişlerini de tarihçilerin tetkikine hazırlamıştır.

Heyet evrak hazinesindeki vesikaların sayısını bulabilmek için fen adamlarına kâğıtların doldurulduğu sahayı ölçtürmüş ve bir metre murabbaı yerdeki vesika adedine göre yaptığı bir hesapla da burada 45, 50 milyon vesikanın bulunduğu tahmin etmiştir.

Beş senede (250) bin vesika tasnif edildiğine göre geri kalanların tasnifi için yarım asırdan fazla bir zaman lâzımdır. Topkapı sarayında, eski meşihat, tersane, tophane, harbiye hazinei evraklarında ve Babı Humayunun iki tarafındaki odalarda (Divanı Hümayun) daki vesika adetine yakın vesaik bulunduğu tahmin edilmektedir.

Şu halde bu gidişle ve bu teşkilatla tasnif işleri en az 70 senede bitirilecektir. Buna kütüphanelerimizde, müzelerimizdeki kıymetli kitapların ve (Mecmuai risail) adsızlığı içindeki eşsiz eserlerin tasnifini de eklersek sene rakamı biraz daha kabaracaktır.

Saltanat devrinde, dilimiz gibi tarihimiz de tamamen ihmal edilmişti. Cumhuriyet rejimi istiklâlimiz gibi dilimizi ve tarihimizi kurtarmaya azmetmiş bulunuyor. Artık dilimizi bileceğiz ve tarihimizi yazacağız. Halbuki bu tasnif yapılmadan tarih yazmamıza imkân yoktur. Kültür Bakanlığı bu zarureti duyduğu için Macar arşiv mütehassıslarından profesör Feketeyi getirtmiş ve kendisini evrak hazinelerimiz hakkında bir rapor hazırlamaya memur etmiştir. Mütehassıs tetkiklerine devam ediyor.

Hususi surette öğrendiğimize göre B. Fekete tasnifin tarih sırasına göre yapılması fikrindedir. Tarihi evrakı çok kalabalık bir heyet tarih sıralarına göre ayıracak ve bunlar hiçbir yerde kaydedilmeyerek ayrı ayrı odalara konacaktır. Bundan sonra profesör ayrılan evrakın lâalettayin bir seneliğini gözden geçirecek ve bu tetkikten çıkacak eski kalem teşkilâtına göre kısımlar yapacak ve böylece tasnifi idame edecektir.

Halbuki bugünkü çalışmaya göre evrak 17 kısma ayrılmıştır:

Adliye, askeriye, dahiliye, bahriye, belediye, darphane, evkaf, eyal-atı mümtaze, hariciye, maarif, maliye, nafia, iktisat, sıhhıye, saray, ticaret ve iktisat, zaptiye…

Saltanat devrinde Ali Emiri Efendinin riyasetindeki ayırma heyeti evrakımızı padişahların saltanat devirlerine göre tasnif etmeye başlamıştır. İbnülemin Mahmut Kemal heyeti bugünkü tasnife yakın bir usul kabul etmişti… [15]

Dönem dönem iş bilmezlikle yok olan arşivlerimizi korumak zorunda olduğumuzu herkes bilmek zorunda. Ancak sadece belirli bir zümrenin belirli bir olguya düşmanlık etmek için yapılan oyunlar da bu ülkenin gelişmesine bir gram yardım etmez. Bunu unutmayalım. Yazımızın başında anlattığımız gibi eğer düşmanlık edilecekse bizde sizin yaptıklarınızı anlatarak bu kuyuya taş atılmaya devam edilir. Gelinen noktada çok açık gördüğümüz şey şudur: Atatürk düşmanları hiçbir zaman bunları anlamayacaktır. Ne Vahdettin’in yaktığı evrakları anlayacaktır ne de ulu hakan Abdülhamit’in… Onların derdi sadece Atatürk ve laik cumhuriyettir. Yazımızı Abdülhamit dönemi yakılan kıymetli kitapların ve evrakları yazarak bitiriyoruz.

Abdülhamit döneminde kitapların yakılmasıyla ilgili 16 Mayıs 1901 tarihli Maliye Nazırı ve Maarif Nazırı Vekilinin Saray’a gönderdiği yazı oldukça ilginçtir. Yazıda, Encümen-i Teftiş ve Muayene tarafından toplanan kitap ve her türlü zararlı evrakın yakılmak üzere Matbaa-ı Amire’ye gönderildiği belirtilmektedir. Fakat 102 çuval dolusu kitap ve broşürlerin toplu olarak Matbaa-ı Amire’de veya sur haricinde yakılması çeşitli güçlükleri ortaya çıkaracağından, Heybeliadaya yakın boş bir adaya kayıkla taşınarak ve bu işle görevli memurların huzurunda yakılmasının uygun olacağı teklif edilmektedir. O günlerin Maarif Nezareti, Divanyolu’nda, bugün Basın Müzesi olan binadadır. Yukarıda belirtilen 102 çuvallık yasak kitap, bir yıl içinde 150 çuvala yükselince, bu kez 6 Mayıs 1902 tarihinde, kitapların buradan arabalarla Unkapanı’na sonra da oradan Kağıthane’ye gönderilip, dönemin İlköğretim Genel Müdürü’nün marifetiyle, kitap yakma ustası bir hademe de tedarik edilip haftada iki gün yakma işlemi yapılacağı Maarif Nazırı’nın 6 Mayıs 1902 tarihli yazısında şöyle anlatılmaktadır; Encümen-i Teftiş ve Muayenece zararlı oldukları tespit edilen 150 çuval kadar kitap ve evrak verilen şifahi emir üzerine Kağıthane civarında yakılacaktır. Çuvallar arabalara doldurularak Unkapanı iskelesine ve oradan mavna ile Kağıthane’ye, Encümen üyelerinden Kâmil Efendi ve Mekâtib-i İbtidaiye Müdürü Şükrü Bey’in gözetiminde taşınacaktır. Bu çuvalların yakılmasından Ise Encümen hademelerinden Ali Ağa ile yanına aldığı birisi sorumlu tutulmuştur. Bundan sonra gelen evrakın arka-sı kesilinceye kadar, her hafta Pazartesi ve Perşembe günleri, çuvallar Kağıthane’ye sevk edilerek yakma işlemine devam edecektir.

Kağıthane civarında yapılan yakma işleminin daha sonra değiştiğini Osman Nuri Bey’in Abdülhamid-i Sani ve Devri Saltanatı adlı kitabında Maarif Nezareti’den Saray’a gönderilen 20 Mayıs 1902 tarihli yazı ile başladığını anlıyoruz. Bu yazıda, Encümen-i Teftiş ve Muayenece zararlı olmalarından dolayı toplanan 150 çuval kitap ve evrakın Kağıthane’ye gönderilmesinden vazgeçilmiştir. Maarif Nezareti avlusunda veya civar bir yerde yakılması için gelen emir üzerine Maarif Nezareti’nin arka bahçesinde demir bir kafeste yakılması uygun görülmüştür. Ancak yakma işlemi ne kadar dikkatlice yapılırsa yapılsın, etrafa duman vereceğinden dikkati çekecektir. Bunu engellemek için, Nezaretin yanında bulunan Çemberlitaş Hamamı külhanında yakılmasının daha uygun olacağı düşünülmüştür. Çemberlitaş Hamamı’nın kiracısına, zararlı evraklardan bahsedilmeyerek bazı lüzumsuz evrakların yakılacağı söylenerek muvafakati alınmıştır. Cumadan başka her gün, Encümen-i Teftiş ve Muayene başkanı Abdullah Hasip Efendi’nin gözetimi altında ve Meclis-i Maarif üyelerinden İbrahim Efendi ile Mekâtib-i İbtidaiye müdürü Şükrü Bey tarafından Çemberlitaş Hamamı külhanına taşınma ve yakma işlemi dikkatlice yapılacaktır.

Padişah’ın emri gereğince, Encümen mahzeninde toplanıp Çemberlitaş Hamamı’nda yakılıp yok edilmesi için, 150 çuval zararlı kitap ve evrakın kimse görmeden uygun bir biçimde hamama taşınması için, Maarif Nezareti’nin yanındaki hamamın bahçe duvarına bir geçit açılmıştır. Saat altı buçukta yakma işlemine başlanmış ve külhanın alabildiği derecede saat on buçuğa kadar, on üç çuval yakılmıştır. Hepsi kül haline geldikten sonra da üzerine su döktürülüp, tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bir sonraki gün yani 21 Mayıs 1902 tarihinde belirlenen saatte toplanan kurul, zararlı evrakların imhasına başlamış, saat on buçuğa kadar 22 çuval yaktırılmıştır. Hamam külhanında kalanların da kimsenin dikkatini çekmemesi için, üzerine su dökülerek çamur haline getirilmiş ve özel olarak açılan çukura doldurulmuştur. 25 Mayıs 1902 tarihinde de yakma işlemine devam edilmiş ve 55 çuval dolusu evrak yakılmıştır. Yakılan 150 çuval kitap ve risalelerin yanına ayrıca perakende gelen on beş çuval daha ilave edilmiştir. 

II. Abdülhamid döneminde yakılan kitapların listesini incelediğimizde yukarıda da açıkladığımız gibi Abdülhak Hamit Tarhan, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi gibi dönemin ünlü yazarlarının kitaplarının da olduğu dikkati çekmektedir. Sadece kitapların değil, zararlı olduğu düşünülen gazete, kartpostal, resim, konyak ilanı, madalyalar, hatta resimli su bardaklarına varıncaya kadar, birçok şeyin imha edildiği görülmektedir. Çemberlitaş Hamamı’nda 1902 yılının Mayıs ayında yakılan kitaplar 131 kalem ve toplam 29.681 adettir. Maarif Nazırı’nın Saray’a gönderdiği 24 Mayıs 1902 tarihli yazının ekinde belirtilen yakılan kitapları da ilave edersek bu sayı 30.302’ye çıkmaktadır. [16]

Sonuç:

Her dönem olabileceği gibi bilgisizlikle büyük hatalar yapılabilir. Önemli olan bu hataları tekrarlamamaktır. Bu yüzden 1931 yılında Maliye Levazım evrak yöneticilerinin iş bilmezliği yüzünden başa gelen bu gibi hatalar Cumhuriyet yönetimince (kurucu) tekrarlanmamıştır. Bunun üzerinden o gün olduğu gibi bugünde aynı propagandalar devam etmektedir. Bu olaydan Hükümeti sorumlu tutmak sadece düşmanlık etmektir. 

Ayrıca olayla ilgili:

Evrak satışı olayını en geniş biçimde açıklayan kaynak aşağıda bibliyografik künyesi verilen Osman Ergin’in bir derlemesidir. “Cevdet’in Arşivciliğe ve Türk Tarihine Hizmeti” başlıklı yazıda, Muallim Cevdet (İnançalp) çeşitli yönleriyle tanıtılmaktadır. Bulgaristan’a satılan evrakların satışı da görgü şahitlerinin ifadeleriyle verilmektedir. Osman Ergin’in derlemesinden, Bulgaristan’a evrak satışıyla ilgili olan bölüm kitabın tüm detaylarını öğrenebilirsiniz.

Muallim Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi. Derleyen: Osman Ergin. İstanbul, Bozkurt Basımevi, 1937, 106-134.

Referanslar:

1- Murat Bardakçı, Şahbaba, Turkuaz Kitap, syf: 251

2- T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başbakanlığı Yayın Nu: 19, Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Cumhuriyet Dönemi Arşiv Çalışmaları, Ankara 1993, s. 17

3- Devlet Arşivleri, a.g.e, s. 1-2

4- Osman Ergin, Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü, s. 117-118

5- ismetinonu.org.tr/basbakan-ismet-inonu-ve-bulgaristana-satilan-osmanli-evraki-meselesi-1931/

6- Devlet arşivleri, a.g.e, s. 10

7- ismetinönü sitesi, aynı, Ref: Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, Yayın No: 108, Başbakanlık Basımevi, İstanbul 2010, s. XXXVI ve ayrıca bkz: Hakan Anameriç, Fatih Rukanc, “Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Özel Arşivlerin Ülke Tarihindeki Önemi“, 2008, Balkan Ülkeleri Kütüphaneler Arası Bilgi-Belge Yönetimi ve İşbirliği Sempozyumu, Edirne, içinde s. 110

8- Devlet arşivleri, a.g.e, s. 22

9- Devlet arşivleri, a.g.e, s. 21

10- Devlet arşivleri, a.g.e, s. 34

11-, Osman Ergin, a.g.e, s. 120

12– BCA, 30-18-1-2 / Kararlar Dairesi Başkanlığı (1928-), 24-75-18 Belge Tarihi: 15.11.1931

13- ismetinönü sitesi, aynı, Ref: Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşiv Daire Başkanlığı, Yayın Nu: 17, Ankara 1994

13a- Türk Yurdu Dergisi, Mayıs 2011, Cilt 31, Sayı: 285, s.86-88

13b- Gönül Türkan Demir, Mustafa Abdülhalik Renda, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2015, s.113-114

14- ismetinönü sitesi ,aynı, Ref: Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi, a.e., Yayın No: 108, s. XLI-XLII; Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Cumhuriyet Dönemi Arşivcilik Çalışmaları, a.e., Yayın Nu: 19; Bulgaristan’daki Osmanlı Evrakı, a.e., Yayın Nu: 17, s. XVII-XVIII

15- Devlet arşivleri, a.g.e, s.50-51

16- Fatmagül Demirel, 2. Abdülhamit Döneminde Sansür, Bağlam Yayınları, 2. Basım, s. 102-103-104, Ref: BOA., Y.MTV. Nr. 214/210, ΒΟΑ., Υ.Ε.Ε. Νr, 30-1490-51-78, BOA., Y.MTV Nr. 232/111