Mondros Mustafa Kemal’in Eseri mi?

Bu yazımızda size Tarih yok edicisi Kadir Mısıroğlu’nun ipe sapa gelmez bir iddiasını yazıp, bunun Mısıroğlu’nun hayal dünyasında ki gibi olmadığını anlatmaya çalışacağız. Bütün iddiaları mesnetsiz ve çarpıtma kaidesine göre tasarlanmış olan bu adamı ciddiye alıp kandırılmamanızı sağlamak bizim ana görevimizdir. Zira Atatürk düşmanlarının doğrudan kaynağı bu adamın kendisidir. Hal böyle olunca kemalizmin neferleri olarak bizler doğru bilgiyi sizlere aktarmak zorundayız. O halde iddia nedir ve gerçeği nedir hemen yazımıza geçelim. 

İddianın sahibi Mısıroğlu, kitabı ise; Lozan hezimet mi zafer mi? İddia aynen şöyle birebir alıyoruz: 

M. Kemal Paşa, Halep’ten Padişah’a çektiği bir telgrafla «İzzet Paşa’nın Sadrazamlığa, kendisinin ise Harbiye Nazırlığına getirilmesi, İsmet ve Fevzi Paşa’larla Fethi Bey gibi daha bazı kimselerin de dahil olacağı yeni bir kabinenin kurulması ricasında bulundu.

Sebep olduğu müthiş hezimete rağmen M. Kemal Paşa’nın Sultan Vahideddin üzerindeki tesir ve nüfuzunun devam etmekte bulunduğunu gösteren bir hadise olarak bu telgraf üzerine İzzet Paşa’nın Sadarete getirildiğini, Fethi ve Rauf Bey’le Fevzi Paşa’nın kabineye dahil edildiklerini ve İsmet Paşa’nın ise Harbiye Nezareti Müsteşarlığına tayin edildiğini görüyoruz. Yalnız, panik halindeki Cenup Ordularından kendisini ayırmak doğru görülmediği içindir ki, M. Kemal Paşa’ya talip olduğu Harbiye Nazırlığı Sultanın arzusuna rağmen verilemedi. İzzet Paşa kendisine <<Badessulh refakatiniz eltaf-ı süphaniyeden me’mül-dür.>> tarzında bir telgraf çekti. Burada hatırlatılacak ehemmiyetli bir nokta şudur ki «Mondros Mütarekenamesi» ni imzalayan kabine, M. Kemal Paşa’nın tavsiyesi üzerine kurulan; bu kabinedir.

Şartları gayet ağır olan ve hele tehlikeli bir surette ifade edilmiş yedinci maddesiyle derhal sûistimal edilerek bir çok meş’um işgal ve istilâlara sebep teşkil eden bu mütârekenin akdinden pek az sonra, İzzet Paşa istifa etti. O’nun yerine Sadrazamlığa İngiliz taraftarlığı ile tanınmış bulunan Tevfik Paşa getirildi.

İngiltere adına bu mütarekeyi imzalamaya memur olan Amiral Caltrop bir ültimatom vererek mütareke şartları kabul edilmediği takdirde İstanbul’a gireceği tehdidinde bulunmuştur. Bu tehdit karşısında İstanbul’da müzakerelerin kesilmesi mi, yoksa teklif edilen mütarekenâmenin imzası mı emredildiği hususunu soran Rauf Bey’e İzzet Paşa kabinesi tam bir ittifakla «imza ediniz>> emrini vermiştir. Bu durumda Sultan Vahideddin’in Mondros Mütarekenamesinin imzasına müteallik müzakerelere hiçbir suretle dahil olmadığı meydandadır. Esasen O, bu müzakereleri, yürütmeye Ferid Paşa’yı memur etmek istiyordu. Bu tayine İzzet Paşa katiyetle itiraz etmiş ve böylece Mondros Mütarekenamesinin imzası Saray’a rağmen ve sultanın tesirleri dışında – ortaya çıkmıştır. Bu yüzdendir ki; Sultan Vahideddin tasvip etmediği bu hareketi ele alarak kabineyi istifaya zorlamış ve neticede İzzet Paşa kabinesi iş başından çekilmiştir. [1]

Çarpıtmalarla dolu hazırlanmış bir metin. Doğru dürüst konuya vakıf olmayan biri için inandırıcılık adına mükemmel bir ustalık. Ancak sadece bu kadar. Hezeyan, mantık dışı ve palavra; hepsi bu metnin içinde. Evliya Padişahını Mondros’un sorumluluğundan bakın nasıl çekip alıyor. Özetle diyor ki; Mondros’u imzalayan ekip, Padişahın kontrol edemediği ama Mustafa Kemal’in hazırladığı kabine vasıtasıyla kurulmuş. O yüzden Ahmet İzzet Paşa’yı Mustafa Kemal telgraf çekerek Padişaha onaylatmış ve tüm kabineyi Mustafa Kemal kurdurmuş. Ne devlet hiyerarşisi var ne de devlet aklı. Bu cahillik değilse nedir? Tamamıyla uydurma. Buradaki amacın, Padişahı temize çıkarmak adına yazılmış olduğunu anlamayacak kadar kör zannediyor milleti. Sıfır doğruluk payı! İddia ettiği şeyin temelini de Filistin cephesinde Mustafa Kemal’in hezimeti olarak görüyor. O iddiasınında palavra olduğunu: 

Bu yazımızda ayrıntılarıyla anlattık. Şimdi olayı aydınlığa kavuşturmak adına küçük bir özet yapmak gerekirse mevzu şudur: 

1918 yılı Eylül ayında, Osmanlılar açısından, savaş hiç de iyi gitmiyordu. 19 Eylül’de Filistin’deki savaş kesiminde başlayan İngiliz saldırısı kısa zamanda Suriye’yi kaplamış; Ekim’in sonlarına doğru, Halep, İngilizlere bırakılmıştı. Irak’ta, Bağdat çoktan düşmüş, sıra Musul’a gelmişti. Batı’da Eylül’ün ortasında başlayan Bağlaşık saldırısı, Bulgar savaş kesimini çökertmiş ve Bulgaristan’ı, 29 Eylül’de bırakışma imzalamaya zorlamıştı. Böylece, Osmanlı ülkeleri Batı’dan da istilâ tehlikesine açılmış; ayrıca, Osmanlı Devleti’nin bağlaşıklarıyla olan kara bağlantısı kopmuş oluyordu. Bu durumda, Osmanlı yönetimi, ABD Başkanı Woodrow Wilson aracılığıyla bırakışma dilemek zorunda kalmıştı. Durumun umutsuz olduğunu gören Sadrazam Mehmet Talat Paşa, barış dilemeye ve erkten çekilmeye karar vermiş; bu kararını 4 Ekim’de Padişah Vahdettin’e bildirmiş; 13 Ekim’de erkten çekilmişti. Padişah, yeni Kabine’yi kurma görevini Ahmet Tevfik Paşa’ya vermişse de, bu görevi başaramamıştı. Bunun üzerine Padişah, Kabineyi kurma görevini Ahmet İzzet Paşa’ya vermiş ve yeni Kabine 14 Ekim’de kurulmuştu. Ilımlı bir İttihat ve Terakki yönetimi olarak görülen İzzet Paşa Kabinesi, ilk toplantısında, en erken vakitte barışı sağlamak için tüm araçlara başvurmak kararını almış; Dışişleri Bakan vekili Nabi Bey’e, bir bırakışma ve barış sağlamak amacıyla en erken vakitte Bağlaşıklar’la görüşmeler yapma yetkisini vermişti. Söylenenlere göre, Padişah Vahdettin de, ‘hangi koşullarla olursa olsun’, barış yapmak için çok uğraşmıştı. [2]

Durumun vehameti gereği artık İttihat ve Terakki kabinesinin sonu geldiği görülünce. Sultan Vahdettin’e ilk defa 4 Ekim’de istifa ihtimalinden bahseden Talat Paşa, 7 Ekim akşamı Saraya giderek Sultan’a çekileceğini bildirdi. Sultan Vahdettin’in de durumun bunu gerektirdiğini söylemesi ve vermiş olduğu kararda Talat Paşa’yı teşvik etmesi üzerine yeni bir hükümetin kurulması için arayışlar başladı. Kurulacak olan hükümetin bir yandan güvenilir olması, diğer yandan da İttihat ve Terakki ile çok sıkı bağlarının bulunmaması gerekiyordu. [3]

Görüldüğü üzere 7 ekim akşamı Talat Paşa istifasını sunar. Ancak istifa sürecinden sonra kabineyi komple terk etmesi söz konusu asla değil. Yeni hükümet kuruluncaya kadar işleri Talat Paşa yürütecekti. Bununla beraber artık İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin hakimiyeti yanında, bu cemiyetin baş temsilcileri olan Talat, Enver ve Cemal Paşaların saltanatları da sona eriyordu. [4] Sultan Vahidüddin, Talât Paşa’dan yeni kabinenin kimin tarafından kurulması hakkındaki düşüncesini sormuş; o da, Tevfik veya İzzet paşalardan birisinin iş başına getirilmesinin uygun olacağı cevabını vermişti. Bunun üzerine Sultan Vahidüddin, yeni kabineyi kurmaya Tevfik Paşa’yı memur etmiş; fakat kabinenin kuruluşuna kadar Talât Paşa Kabinesinin göreve devam etmesini istemişti. [5]

Ayan beyan açıklandığı üzere Ahmet İzzet Paşa, Mustafa Kemal’in Halep’ten Padişaha çektirdiği telgraftan çok önce Talat Paşa tarafından belirleniyor. Mustafa Kemal tarafından değil. Devam edelim. 

Talat Paşa’nın, Sultan Vahdettin’in kendisinden sonra Sadrazamlık koltuğunda kimi görmek istediği sorusuna karşılık olarak verdiği iki isimden biri, Ahmet Tevfik (Okday) Paşa’ydı. Abdülhamit’in saltanat yıllarında sadrazamlık yapan Tevfik Paşa, İngiltere’de büyükelçilik görevinde bulunmuştu. Yetmişli yaşlardaydı. Talat Paşa’nın ileri sürdüğü ikinci isim, ellili yaşlardaki General Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa oldu ve aslında Talat Paşa’nın favorisiydi. Sultanın başyaveri, Meclis-i Ayan üyesi olan Ahmet İzzet Paşa, aynı zamanda eski bir ordu komutanı olup, Harbiye Nazırlığı da yapmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nu Brest Litowsk ve Bükreş barış görüşmelerinde temsil eden de oydu. Talat Paşa’nın ön plana çıkardığı bu iki ismin İttihat Terakki ile ilişkilerinin karakteri ve Osmanlı Devleti’nin savaş kararı almasına yönelik tavırları İtilaf devletlerinin gözünde bu paşaları daha sempatik ve kabul edilebilir kılıyordu. Sultan Vahdettin tercihini akrabasından, yani Tevfik Paşa’dan yana kullandı. Tevfik Paşa’nın oğlu Sultan Vahdettin’in kızıyla evliydi. 8 Ekim itibariyle yeni hükümeti kurmak görevi Tevfik Paşa’nındı.

Bununla beraber Sultan Vahdettin ve Tevfik Paşa’nın yeni kabineyi oluşturma çalışmaları sonuç vermedi. Bunun başlıca sebebi Tevfik Paşa’nın kurulacak yeni kabinede İttihat ve Terakki’nin gözü kulağı olacak Rahmi ve Hayri Beylere ve özellikle de Maliye Nazırı Cavid Bey’e sıcak bakmamasıydı. Oysa Sultan Vahdettin, Talat Paşa’nın istifa kararını kabul ettiğinde bu isimler için yeşil ışık yakmıştı. Gönüllü olarak iktidardan ayrılmak üzere olsa da, hâlâ parlamentoda ve ülkede önemli bir etkiye sahip olan İttihat ve Terakki’nin rızası olmadan bir hükümetin kurulması mümkün görünmüyordu. İstanbul’da ve ülkede iktidar edimsel olarak hâlâ İttihat Terakki’nin elindeydi ve İttihatçılar, hükümetin kilit noktalarında ya kendilerinden birinin ya da az çok güvenebilecekleri kişilerin bulunmasını istiyorlardı. İttihat Terakki’nin dizginleri kendisine çok aykırı bir hükümete teslim etmesi beklenemezdi. Bununla beraber Tevfik Paşa, kabinesine İttihatçı almaya yanaşmadığından iş sonuçsuz kaldı. Bir hafta uğraşmasına rağmen Tevfik Paşa yapması gereken işi 10 Ekim itibariyle hâlâ yapamamıştı. Aynı gün hükümeti kuramayacağını anladı ve durumu Sultan’a bildirdi. Sonuçta Sultan Vahdettin’e ülkenin böyle kritik bir dönemde emanetçi bir hükümet tarafından yönetilemeyeceğini söyleyen Talat Paşa’nın baskısıyla yeni hükümet kurma görevi İzzet Paşa’ya verildi. [6]

Net bir ifade ile Ahmet İzzet Paşa Talat Paşa’nın baskısıyla seçilmiştir. Aşağıda anlatacağımız üzere Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’ten çektiği telgraf Ahmet İzzet Paşa’nın Sarayda Vahdettin’in karşısına gelip hükümeti kendisine sunduğu sırada gelmiştir. Onun öncesinde İzzet Paşa’nın Hükümeti nasıl kurduğuna bakalım. 

Tevfik Paşa 10 Ekimde Hükûmet kuramayacağını anlar ve bunu Padişaha bildirir. Bunun üzerine o da bu işle Ahmet İzzet Paşayı görevlendirir. A. İzzet Paşa ise, Rauf Orbay’a anlattığına göre: ne kabul ne de reddeder ve durumu incelemek için müsaade ister.

İZZET PAŞA HÜKÜMETİNİN KURULUŞU

İzzet Paşa Nazırlarını seçerken Padişahın, İttihat ve Terakki’nin ve az çok da Mebuslar Meclisinde beliren akımların istek ve eğilimlerini göz önünde tutmak zorunluğundaydı. Bu işde başlıca danışmanı Bahriye Nazırı yapmak istediği Rauf Orbay olmuş ve hattâ onu nazırlık önereceği kimseler yanında, daha başkalarıyla birlikte bir aracı gibi kullanmıştır. Amacı: Partili veya partisiz olmalarına önem vermeyeceği kimselerle bir Hükümet kurmaktır; siyasasının esası iç çekişmelere yer vermeyerek yurtta birliği sağlamak ve Wilson ilkelerinin Osmanlıyı ilgilendiren kısmına uygun bir barışa varmaktır.

Başlangıçta kendisi Sadaretle birlikte Harbiye Nezaretini ve Genelkurmay Başkanlığını da üzerine almak istemektedir. Hariciye’ye Berlin Büyükelçisi Rifat ve Dahiliyeye Reşit Akif Paşaları düşündüğünü, birincisinden henüz karşılık almadığını, ikincisinin ise yaşı ve hastalığı dolayısıyla çekindiğini Rauf Orbay’a söyleyince o, Dahiliye için İsmail Canbolat’ı önerir. İzzet Paşa da peki der. Nafia (Bayındırlık) için “son zamanlarda bazı arkadaşlarıyla birlikte İttihat ve Terakki’den ayrılıp muhalif bir fırka kuran Ali Fethi (Okyar) Beyi tayin etmeyi düşündüğünü” söyler ve Rauf Orbay’ı bunlarla görüşmekle görevlendirir.

Rauf Orbay’ın Mustafa Kemal’in adını anması üzerine İzzet Paşa: “…. Sulh yapmak teşebbüsünü müteakip Suriye cephesindeki kıtalarımıza kumanda etmekte bulunan Alman Generali Liman von Sanders’i hizmetinden affetmek zarurî olacaktır. Bu takdirde boşalacak kumanda mevkiini, mevcutlar içinde yalnız Mustafa Kemal Paşa’nın işgal edebileceğini siz de takdir edersiniz. Vaziyet sulha doğru gelişir ve cephenin bugün arz ettiği tehlike ortadan kalkarsa Harbiye Nazırlığını Mustafa Kemal Paşaya devr ve tevdi etmeyi düşünüyorum….” der.

Bu sırada İzzet Paşa’nın ve zaman büyüklerinin kavrayış çapları içinde bu düşünceleri içten saymak gerekirse de daha sonraki olaylar onun Mustafa Kemal’i pek sevip tutmadığını gösterecektir. [7]

Buraya dikkat, tüm bunların Mustafa Kemal’in telgrafından önce olduğunu bilmemiz çok önemlidir. Ahmet İzzet Paşa hala kabineyi kurma aşamasındadır. Ahmet İzzet Paşa “Feryadım” adlı eserinde her ne kadar: Benim İttihatçılar tarafından sadrazamlığa getirildiğim, kabineyi onlarla istişare ederek kurduğum, nihayet kendim sadarete ulaşmak için Tevfik Paşa’nın kabine kurmasına bazı adayları kabul etmemek sûretiyle engel olduğum yolundaki dedikodular kesinlikle asılsız, maksatlı ve hayal ürünüdür. İttihatçıların, yani o zaman iktidar makamında bulunan sadrazamla kabine üyelerinden padişah yanında söz hakkına sahip olan kimselerin ne söylediklerini bilmem. [8] dese de, işin esasında arka tarafta Talat Paşa’nın onayından geçtiğini ve Talat Paşa’ya danışmadan Maliye nazırlığı için düşündüğü Ziya Bey’i atayamadığını biliyoruz. 

İzzet Paşa maliye için de Ziya Bey adında birini düşündüğünü söyler. Ancak onun en çekindiği yön İttihat ve Terakki’nin barış koşullarını beğenmeyerek yeni bir Babıâli baskını olayı yaratmasıdır ve Rauf Orbay’ı bu konu üzerinde Talât Paşa ile konuşmaya yollar. O gün yapılan görüşmede Talât şunları der:

“Tevfik Paşa’nın kabine teşkiline çalıştığını biliyordum ve bir an evvel muvaffak olmasını bekleyerek müşkül anlar geçiriyordum. Biz memleketi ecnebi müdahalesinden, Rus tahakkümünden ve istilâ ve izmihlâlden (yok olmaktan) korumak azim ve ümidiyle -Rusya’ya muhalif olan- Almanya ve Avusturya-Macaristan zümresinde harbe girdik, muvaffak olamadık. Bu tarz-ı hareketimiz ve harp müddetince vuku bulan bazı idaresizlikler, yolsuzluklar ve ihtikar dolayısıyla mesul görülmemiz tabiîdir ve kanunun emrettiği muameleye tâbi olacağımız da şüphesizdir. Mesuliyetimiz tahakkuk ederse, derecesine göre elbette ceza göreceğiz. Uzun müddet iktidarda bulunduk. Dost ve bir çok da düşman edindik. Fakat mağlubiyetimizin doğurduğu vaziyet ve fırsattan düşmanlarımızın istifadeye kalkıp namusumuzla oynamalarına asla razı olmayacağımızı takdir edersin. İzzet Paşanın Sadarete geçmesini bu bakımdan da muvafik görür, memnun ve müsterih olurum. Ona zorluk çıkarmak şöyle dursun, faydalı olabileceğimiz her hususta müzaheret etmeyi de borç bilirim.

Meselâ istifa eden Sadrazamların haiz oldukları salâhiyete dayanarak Padişaha, İzzet Paşa’ya karşı olan teveccühlerindeki isabeti kuvvetlendirecek maruzatta bulunabilirim”.

Bu sözleriyle Talât hem gözdağı vermekte, hem de uysallık göstermektedir.

İzzet Paşa, Hükümet kurma işinde kabinesine almak istediği Nazırların daha bir çoğuyla danışarak onları birbirlerine önermelerde bulunmak üzere göndermektedir. O, önce Canbolat’ın nazırlığına karşın olmamışken Padişahın ve Ayan’dan bazılarının karşınlığı üzerine ondan vazgeçer, İzmir Valisi Rahmi’yi de Padişah istemediği için almaz. Cavid’in notlarında (12 Ekim) bulunan onun İzzet Paşa’ya söylediği şu sözler duruma ışık saçar: “… Padişahın Talât Paşaya vuku bulan beyanatından İttihat ve Terakki’nin müteayyin (belirli) âzasından birinin kabineye girmesini arzu etmediğinden, benim de “imposé” edilmiş (zorla kabul ettirilmiş) bir vaziyette kabineye girmek istemediğimden…” Buna karşılık İzzet Paşa, Padişahın Cavid’i değil Rahmi’yi düşünerek bu sözü söylediğini açıklayarak onu yatıştırır.

Aradaki danışmada İzzet Paşa, Fethi Okyar’ın Dahiliye Nazırlığından söz açınca Cavit onun bu işlerde deneyi olmadığını söyler ve Canbolat’ı ileri sürerse de Sadrazam F. Okyar’da direnir. Onu Talât da kabul etmiştir. [9]

Artık Ahmet İzzet Paşa’nın huzura çıkıp hükümeti Padişaha sunma zamanın gelmiştir. Ahmet İzzet Paşa’dan önce Tevfik Paşa’nın uğradığı güçlükleri ve yukarıda anılan olayları öğrenen Dr. Rasim Ferit Talay işi Mustafa Kemal’e özel şifresiyle bildirmişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal aynı yolla Padişahın başyaveri Albay Naci (Eldeniz) e verilmek üzere aşağıdaki şifre teli Dr. R. F. Talay’a gönderir:

<<<Ser Yaver’i Hazret-i Şehriyari Naci Bey Efendiye>>>

(Gayet mahremdir).

«Talât Paşa kabinesinin meflûç bir halde, Tevfik Paşa Hazretlerinin muayyen bir kabine teşkilinde müşkülâta maruz bulunmakta olduğunu haber alıyorum. Ordular muharebe kudretinden mahrum ve zaten kuvayı mevcude müdafaadan âciz bir hale getirilmiştir. Düşman her gün daha müsait ve ezici şurut ihraz etmektedir. Müttefiken olmadığı takdirde münferiden ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kâmilen elden çıkması ve devletimizin gayr-ı kabil-i telafi mehalike maruz kalması baid-ül ihtimal değildir. Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim ve vatanımın temin-i selâmeti itibariyle arz ederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika müşkülâta tesadüf etmişlerse sadaretin derhal İzzet Paşa Hazretlerine tevcihi ve müşarünileyhin de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislâm Hayrı ve acizlerinden mürekkep bir kabine teşkil etmesi zaruridir. Zevat-ı mezkûrenin vücuda getireceği kabine vaziyete hâkim olabileceği zan-nü itikadındayım. Tevfik Paşa Hazretleri size isimlerini söylediğim zevata müracaat ettiği takdirde mazhari teşkilat olabilir zannederim. Mümkün ise bu zevatın Şevketmeap Efendimize arzını rica ederim.»

«Teşrinievvel 918>>>

«Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari» «Mustafa Kemal» [10]

İşte Mısıroğlu’nun bahsettiği tüm telgraf bu. Vahdettin bundan etkilenmiş ve Ahmet İzzet Paşa’yı Mustafa Kemal istediği için sadarete getirmiş. Gel de gülme! Bu ne biçim iş. Nasıl bir çarpıtma bu. Ahmet İzzet Paşa çoktan seçilmiş ve kendisine hükümet kurma yetkisi zaten verilmiş. O da hemen kabul etmemiş ve ilk önce hazırlanmam gerektiğini söylemiş. Vahdettin’in başka şansı yok zaten, kendisine kalsa yine Damat Feridi sadarete getirir. Talat paşa’nın baskısıyla istemediği şekliyle kuruyor kabineyi.  Mustafa Kemal’in telgrafı çok sonra Padişah’a ulaşıyor zaten. 

Dr. Rasim Ferit Talay teli Dolmabahçe sarayında başyaver Naci (Eldeniz) e götürünce, O, İzzet Paşa’nın hükümetini kurmak üzere içerde huzurda olduğunu söyler. Doktor da «teli vermenin tam zamanıdır» der, başyaver de teli götürüp padişaha verir.

İzzet Paşa hükümeti 14 Ekimde çıkan hatt-ı hümayunla kurulduğuna göre Mustafa Kemal’in teli Halep’ten 11-13 Ekim arasında çekilmiş demektir.

Bilindiği gibi Mustafa Kemal kabineye alınmaz, o kendisi için harbiye nâzırlığını ve başkomutanlık genelkurmaylık başkanlığını düşünmüştü. Genel savaşın en ünlü komutanı olması dolayısıyla bu yerlere geçebileceklerin en değerlisi o idi.

Onu hükûmete almayan İzzet Paşa kendisine <<<Badessulh refa-Katimiz eltaf-ı suphaniyeden memuldur yani, «barıştan sonra Tanrı’nın lütfu ile işbirliği yaparız», diye bir tel çeker. Mustafa Kemal de şu karşılığı verir.

<<<Sulh gecikecektir,sulha kadar çok buhranlı anlar geçireceğiz, bu devrede vatana faydalı olabilirsem düşüncesiyle harbiye nezaretini istemiştim. Yoksa sulha vardıktan sonra onun huzur ve sükûnu içinde harbiye nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Buna nazaran badessulh refakatimizi hiç de zaruri, hatta lüzumlu görmüyorum».

Mustafa Kemal, İzzet Paşa’ya bu teli çekerken Dr. R. F. Talay’a da 16 Ekim günü şu şifre teli çeker:

«İzzet Paşa’nın bana harbiye nezareti ve başkumandanlık erkân-ı harbiye riyasetini vermemesinin sebep ve müessir-i hakikisini tahkik ile serian iş’arını rica ederim. Bu babta bizzat Rauf ve Fethi Beylerle de görüş ve sor.>>>>

Rauf (Orbay) ve Fethi (Okyar) pek bilgi veremezler, İzzet Paşa’nın yaveri Muzaffer Bey ise Doktora saraydan çıkarken Paşa’dan duymuş olduğu şu sözü tekrarlar: «Bak ne günlere kaldık. Mustafa Kemal beni sadrazam yapılmak üzere Padişaha tavsiye ediyor.>> [11]

Halep’ten çekilen Mustafa Kemal’in telgrafı Padişaha ulaştığında zaten iş çoktan bitmişti. Kemal Paşa’nın adı geçen telgrafı saraya 14 Ekim’den önce ulaşmamış, bu tarihte de İzzet Paşa zaten kabinesini tamamlamıştı. Gerçi telgraf daha önce ulaşsaydı da yine bir işe yaramayacaktı. İzzet Paşa tarafından ileri sürüldüğü üzere bunun sebeplerinden biri, barış yapılıncaya kadar Mustafa Kemal’in cephede daha önemli işler görebileceği gerçeği idi. Savaşın uzaması halinde Anadolu’nun düşman tarafından işgal edilmesine karşı koymak üzere Türk ordusunda gereken önlemleri alabilecek en yetenekli komutan Mustafa Kemal Paşa’ydı. Bu güçlü argümanın önünde olan diğer bir gerçek ise İzzet Paşa’nın Mustafa Kemal’e yönelik kaygısıydı. Mustafa Kemal kabinede kendisi ile Sultan’ın arasına girebilirdi ve her iki sebepten ötürü İzzet Paşa’ya göre Mustafa Kemal cephede kalmalıydı. Aynı ay içinde Mustafa Kemal’in Harbiye Nezareti’ni elde etmek için Rauf Bey aracılığıyla yaptığı gizli teşebbüslerden de bir sonuç çıkmayacaktı. [12]

Aynı şekilde Ahmet İzzet Paşa ilgili eserinde Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafı için şunları söyler: 

Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafı gibi yazılı veya sözlü maruzat meydana gelmişse, onlarla da kesinlikle ilişkim ve bu telgraftan başka hiçbir şeyden haberim yoktur. Hatta bu telgraf kabinenin kurulmasından birkaç gün sonra elime geçmiştir.

Kurduğum kabinede İttihatçı üyeler bulunuyordu; fakat bunları kendi görüşümle seçtim. [13]

Burada en net ifadeyi Ahmet İzzet Paşa kendisi veriyor zaten. Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının etkisi olmadığını kendisi söylüyor. Hal böyle olunca Mısıroğlu’nun kendi hayal dünyasında Padişahını kurtarabilmek adına yaptığı iddia temelinden çökmüş oluyor. Nasıl doğru olabilir ki? Mustafa Kemal Ahmet İzzet Paşa’yı kendisi sadarete getiriyor ama her ne hikmetse Mustafa Kemal’in kendisi kabineye dahi giremiyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Hiçbir etkisi yok o telgrafın. Sadece Mustafa Kemal’in kendi istediği şeyi gerçekleştirmek adına çektiği telgraftır. 

Peki Mustafa Kemal neden Harbiye Nazırı olmak istiyordu?

Belleten’de yazmış olduğumuz gibi bir gün Atatürk ile bu mektup üzerinde konuşurken: «İstediğiniz olsaydı ne yapardınız?» diye sorduğumda: «Padişah ve Hükûmeti alıp Anadolu’ya çekilir, bırakışma ve barış görüşmelerini oradan idare ederim» demişti. Yani bir buçuk yıl sonra Ankara’da yeni bir Hükûmet kurmaya lüzum kalmadan daha 1918 sonbaharında geleneksel ve o sırada meşru Hükümet, bütün maddi ve mânevî nüfuzu ile düşmanın tesir edemiyeceği veya çok güç tesirde bulunabileceği bir bölgeye taşınmış ve düşman elinde bir kukla olmak tehlikesinden kurtulmuş olacaktı. Hele ki o sırada Kafkaslar’da dolgun on tümeni bulunan (her biri 8-9 bin tüfekli) iki ordu (III üncü ve IX uncu ordular) bulunmaktaydı ve yurda dönmek buyruğunu almışlardı.

Mustafa Kemal’in yukarıda görülen mektubu yazdığı sıradaki düşünce ve görüşleri şu sözlerde toplanır.

«Vaziyet şu idi: Müttefiklerimiz ve biz partiyi kaybetmiş idik, fakat Türkiye için mesele bütün mevcudiyetini kaybetmek neticesine varacak kadar mühlikti, o tarihde düşünecek şey kaybolduğuna şüphe kalmayan partiyi iade etmek olamazdı, yalnız mevcudiyetimizi muhafaza için seri ve kati, hatta bu uğurda bütün müttefiklerimizden ayrı olarak icabederse yeniden vaziyet almak zaruri olabilirdi. Halbuki harbi bu neticeye vardıran hükümetten bunu bekliyemezdik.»

İşin esasına gidilirse görülür ki, Mustafa Kemal siyasî ve askerlik bakımından son derece kötü ve tehlikeli bir duruma düşmüş olduğumuzu kabul etmekle birlikte kendisinde, Türk ulusunun bilinen hasletlerine dayanarak, yurdu bu durumdan en az zararla çıkarabilecek kudreti görmekte ve işbaşına geçmeği istemektedir. Vahdettin ise Mustafa Kemal’e uymamakla hem kendisi, hem de Osmanlı devleti bakımından büyük bir fırsat kaçırmıştır. [14]

Görüldüğü gibi Mısıroğlu’nun iddiası yenilir yutulur cinsten değil. Kaldı ki bu adam yazımızın 1.ci sayfasında alıntısını yaptığımız şekliyle diyor ki: 

Bu durumda Sultan Vahideddin’in Mondros Mütarekenamesinin imzasına müteallik müzakerelere hiçbir suretle dahil olmadığı meydandadır. Esasen O, bu müzakereleri, yürütmeye Ferid Paşa’yı memur etmek istiyordu. Bu tayine İzzet Paşa katiyetle itiraz etmiş ve böylece Mondros Mütarekenamesinin imzası Saray’a rağmen ve sultanın tesirleri dışında – ortaya çıkmıştır. 

İnanılır gibi değil ya. Damat Feridi bile savunuyor. Sırf Mustafa Kemal kötü çıksın diye. Damat Ferit gitseydi sanki bırakışmadan müthiş bir sonuç çıkacaktı. Akıl tutulması resmen. Olayı da yanlış biliyor zaten. Meclisten onay çıkmadı Ferit için. Yoksa Padişahın dediğini İzzet Paşa iki defa hayır demesine rağmen sonunda kabul etmek zorunda kalıyordu, ki aşağıda anlatıldığı şekliyle olana kadar:

Bir sabah Harbiye Nezareti’nde bulunduğum sırada, Damat Ferit Paşa beni ziyaret etti ve saraydan geldiğini açıklayarak barış için ne yapıldığını sordu. Gereğinin yapıldığını ve haberleşmeye devam edildiğini, üstü kapalı bir şekilde ifade ettim. Bunun üzerine, “Haberleşmeyle olmaz, hemen delegelerimizi sınıra göndererek ilk karşılaşılacak teğmene sığınmak” gerektiğini tavsiye etmiş ve iddiasını desteklemek için de yaş ve kuru bir hayli düşünceler ileri sürmüştü. Bu konuşmadan bir gün sonra, akşamüzeri General Townshend’in Mondros’ta ateşkes imzalamaya memur olduğunu, delegelerimizin gönderilmesini bildiren Amiral Calthorpe’un mektubu geldiği için hemen padişahın huzuruna çıkarak durumu arz ettim. Padişah, kimi göndermek niyetinde olduğumu sordu. Nureddin Paşa ile Kurmay Heyeti Başkanı Sadullah ve Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Beylerle hariciyeden bir iki kâtip göndermek niyetinde olduğumu arz etmem üzerine, “Asker göndermek uygun olur mu? Biraz önce birbirinin kanını döken aynı sınıfa mensup kimseler nasıl düşmanlığı ortadan kaldırır?” buyurmalarıyla, ateşkesin aslında askerler arasında imzalanmasının usulden olduğu ve savaş meydanlarındaki düşmanlıklarına rağmen, kişisel kinlerden soyutlanmış olarak karşısındakine saygı beslemenin askerliğin kural ve teamüllerinden olduğu cevabını verdim. Bunun üzerine, “Ben Ferit Paşa’nın gönderilmesini düşünüyorum” buyurmalarıyla, derhal, “Bu zât, uzun zamandan beri devlet memuriyetinde bulunmamış ve âdeta deli gibidir. Böylesine önemli görev ve devletin hayati meseleleri kendisine havale edilemez” demeye kadar cesaret etmişsem de, kendisinin onu iyi bir şekilde idare edebileceğini (!) açıklayıp diğer düşüncelerime de bir türlü karşılık vererek şimdi geç olduğundan, sabahleyin erkenden Ferit Paşa’nın gelip beni görmesini ve talimat almasını kendisine bildireceklerini belirtti ve paşanın sarayla akrabalığı bulunması ve yaş bakımından daha büyük olması dolayısıyla, zahmete sokmak istemediğimi arz etmem üzerine de Âyan Meclisi’nde buluşmamızı emrettiler.

Ferit Paşa ile belirlenen saatte konuşulduğunda, düşüncelerini şu şekilde açıkladı: Amirali görünce devletin kesin idari bütünlüğü üzerine ateşkes imzalanmasını teklif edeceğini, amiral bu ilkeyi kabul etmezse Londra’ya gitmek üzere bir kruvazör isteyeceğini ve oraya ulaşınca krala, babasının bir eski dostu geldiğinden, kabul edilmesini bir tezkereyle rica ve bu süretle İttihatçıların düşürdükleri girdaptan devleti kurtaracağını açıkladıktan sonra, bir gün önce vaktin uygun olmamasından dolayı ileri karakolda tesadüf edilecek ilk teğmene teslim olmayı tavsiye eden bu zât, o gün hareketinin maddeten mümkün olmadığını, çünkü sandık ve elbisesinin hazırlanmasına mecbur olduğunu, ertesi günü de taht vapuru olan Ertuğrul Yatı’yla Bandırma’ya gitmesi gerekeceğini ve nihayet özel kâtip olarak Rum Patrikhanesi katibi Kara Teodori Bey’i almak istediğini söyledi.

İtiraf ederim ki, ben bu durumların içinde bulunmamış bir okuyucu sıfatıyla şu eseri birkaç yıl sonra okusam, içindekilerin bazısına inanmak istemem.

Milletin hayat iplerini dört beş yıl elinde tutmuş olan Enver’in planlarını, iki defada bir buçuk yıl ve böyle önemli bir zamanda sadaret makamını işgal eden Ferit Paşa’nın, bir gün arayla, biri diğerinden daha delice çelişik düşüncelerini hiçbir aklıselim kabul etmez. Fakat ifadelerimdeki samimiyetten şüphe ve tereddüt eden saygıdeğer okuyucularımdan rica ederim, bunların uygulamalarını daha ayrıntılı eserlerde incelesinler ve ondan sonra bir nebze düşünmeye gayret etsinler. O zaman bu davranışları, anlattığım sözlerden şüphesiz daha garip bulacaklardır.

Ferit Paşa’nın saçma sapan sözleri tartışmaya değer şeylerden olmadığı için sessizce dinlemekle yetindim ve derhal padişahın huzuruna çıktım ve utancımdan dolayı ağza almadığım taht vapuru meselesinden başka bütün açıklama ve hayallerini anlatarak, bunların delilikten başka bir şeye yorulamayacağından, bu adamın gönderilmesinden vazgeçilmesini tekrar istirham ettim. Patrikhane kâtibini beraber almak istediğini arz ettiğim zaman padişah öfkeyle, “Bunu söylememesini tembih etmiştim” cümlesini ağzından kaçırmışsa da, yine kendisini toplayarak “ben onu idare ederim” cevabıyla tekrar tekrar ve içim yanarak yaptığım istekleri reddettiler ve bu adamı görevlendirmekte israr buyurdular.

Padişahın huzurundan çıktıktan sonra Harbiye Nezareti’ne gittiğim için, Babıâli’ye biraz gecikerek dönmüştüm. Ferit Paşa’nın talimat almak üzere beklemekte olduğunu bildirdiler. Kabine o sırada toplanmış olduğundan kendisini görmeden toplantıya girerek bir-iki kelime ile padişahın arzusunu bildirmem üzerine, bütün üyeler birlik halinde bu görevlendirmeye kesin şekilde karşı çıktılar. Ben de aramızda geçen konuşmayı harfiyen anlatarak, gerçi padişahın huzurunda heyetle istişareden önce kesin olarak reddedememişsem de, böyle bir sıkıntı ve darlık zamanında semavi bir lütuf kabilinden ele geçmiş bir fırsatı, akli niteliği bilinen böyle bir adamın hatırı için kaçırmanın ihanetten başka bir şey olmayacağını açıkladığımdan, her ne olursa olsun karşı koymaya oybirliğiyle karar verildi ve çağrılan Mâbeyn-i Hümayun Başkâtibi Ali Fuat Beyefendi vasıtasıyla durum padişaha arz olunup Ferit Paşa’ya da cevabın daha sonra bildirileceği açıklanarak beklememesi haber verildi. Aynı oturumda Nurettin Paşa yerine, Bahriye Nâzırı Rauf Bey’in tayini kararlaştırılarak durum mazbatayla yüksek huzura arz olundu. [15]

Ahmet İzzet Paşa’nın deli diye tabir ettiği adamı bizim tarih yokedicimiz sayın Kadir Mısıroğlu, Mustafa Kemal’i kötüleyeceğim diye nasıl da savunuyor. Ve ayrıca iddianın sonunda bakın ne diyor:

Bu yüzdendir ki; Sultan Vahideddin tasvip etmediği bu hareketi ele alarak kabineyi istifaya zorlamış ve neticede İzzet Paşa kabinesi iş başından çekilmiştir. 

Mondros mütarekesinden sonra tabii ki, Talat Paşa yurtdışına kaçtıktan sonra. Artık üzerindeki Talat Paşa baskısı gittikten sonra tüm ipleri eline aldı. Burada bile kendisiyle çelişiyor Mısıroğlu. Acaba Mustafa Kemal’in üzerinde tesiri olduğu için mi onun sayesinde kurduğu Ahmet İzzet Paşa kabinesini, gene Mustafa Kemal istediği için mi istifasına zorlamış acaba. Kaldı ki kabineye giremeyen garibim Mustafa Kemal, mondros antlaşmasının maddelerini tam üç gün sonra haber alıyor. İçeri almadınız ki adamı istemediniz. Çok tesir etmiş maşallah. Saçma sapan iddialar. Mustafa Kemal mondros bırakışmasındaki maddeleri görünce bunları benimsemiyor zaten. Ahmet İzzet Paşa ile yazışıyorlar. Aşağı alıyoruz: 

Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa, 30 Ekim 1918 de İtilaf Devletleriyle akdedilmiş olan mütareke şartlarını 3 Kasım 1918 de İstanbul’dan gelen şu emirle öğrenmişti: “Düvel-i İtilafiye ile akdettiğimiz mütarekename şeraiti berveçh-i zîrdir. Malumat husulü ile her ordunun kendisine ait hususatı derhal tatbikı lazımdır. Bu babta lüzum gördükçe izahat ve talimat verilecektir.

Sadrazam ve Başkumandanlık E. U. Rs. Ahmet İzzet”.

Mustafa Kemal Paşa, kendisine tebliğ edilen mütarekenamenin, açık olmadığı için türlü tefsirlere yol açabilecek noktalarını Umumi Karar-gâh’tan sormak ihtiyacını duydu. İstediği noktalar şunlardı:

“Toros tünelleri denilen tüneller, en son açılan iki tüneldir. İşgal edilecek yalnız bunlar mıdır? İşgalden maksat yalnız hattın işletilmesi midir? Yoksa muhafaza tertibatından mı ibaret kalacaktır? Toros tünellerini tutacak işgal kuvvetinin miktarı nedir? Bunlar nereden gelecektir? Büsbütün ayrı bir grup teşkil eden Amanos tünelleri de bu meyanda mıdır?.

Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı bu hususları sormakta haklı idi. Bütün Adana Vilâyeti’ni işgal etmeyen bir yabancı ordunun, münferit bir kuvvet göndererek Toros tünellerini işgale kalkışması çok garip olurdu. Herhalde bu maddeyi mütarekenameye koyan, böyle bir işgalin ancak bütün Adana Vilayeti’nin işgalinden sonra daha kolay yapılabileceğini, pekâlâ biliyordu. Mustafa Kemal Paşa da bunu anlamıştı. Mütarekenameyi kabul eden hükümeti ve onun sorumlu adamlarını bu nokta lar hakkında düşünmeye sevk etmek istiyordu.

Diğer taraftan mütarekenamenin 16 ncı maddesinde Hicaz, Asir, Yemen ve Irak’dan maada Suriye’de bulunan muhafız Osmanlı kıtala-rimm en yakın İtilaf komutanına teslim olunacağı da yazılı idi. Bunun için herşeyden evvel Suriye kuzey hududunun bilinmesi gerekiyordu.

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan gelecek cevabı beklemeden, 3 Kasım 1918 de 2 nci ve 7 nei Ordu’lara gönderdiği grup emri ile, Suriye hududu ve Toros tünelleri hakkında, aşağıdaki talimatı verdi:

“1. Suriye hududu, Suriye Vilayeti’nin şimal hududu telâkki edilmelidir. Bu hudut; Lâzkiye şimalinden, Hanşeyhun cenubundan geçerek şarka doğru imtidat eder.

2. İskenderun Antakya Cebelseman Katma Kilis havalisinin –Türklerle meskün olduğu ve Halep ahalisinin 3/4’nün Arapça tekellüm eder Türk olduğu her vesile ile hatırda tutulmalı ve her dâvada bu esas ittihaz edilmelidir.

3. Mütareke şartlarında sarahat-i kâfiye olmadığından şerait-i mufassalanın takririne değin karaya bir kuvve-i işgaliye çıkartılmaması daima derpiş edilmelidir.

4. Toros tünellerinin Itilaf kıtaları tarafımdan muhafaza edileceği muharrerdir. Bu kıtanın nereden geleceği sarih değildir. Adana Hat Kumandan ve Müfettişliği, bu tüneller İtilafçılar tarafından işgal edilse dahi, aynı zamanda onlarla beraber bizim askerin dahi kalmasının teminine çalışılacağından, taht-ı emrine verilen mahafız kıtaatı terhis edilmiyecek en genç efraddan mesela 13101316 doğumlulardan, iyi zabitan kumandasinda, iyi kıtalar teşkiline çalışılmalı ve şimdiden vazifeleri hakkında vâzıh talimatlar verilmelidir”.

Mustafa Kemal Paşa, ordulara yukarıdaki talimatı vermekle beraber, daha evvel sözü geçen 3 Kasım tarihli şifre ile, aynı zamanda Harbiye Nezareti’nden şunları sordu:

“Suriye hududunu, Suriye Vilayeti’mizin hududu şimalisi addetmekle beraber bu hususta başka bir nokta-i nazar ve karar varsa bildirilmesi lâzımdır, Suriye ile terkettiğimiz ve bizimle irtibatı olan hiçbir kıta yoktur. Hicaz’da bir kuvve-i seferiyemiz vardır. Onun ile de telsizle dahi İrtibatımız yoktur. Kilikya havalisinin, Adana Vilayeti’nin bir kısmı mühimmini ihtiva ettiği malûm ise de, hududu meçhuldür. Bunun tasrihi icabeder”.

Harbiye Nazırı ve Başkumandanlık E. U. Rs. Ahmet İzzet Paşa’nın Toros ve Amanos tünelleri hakkındaki 4 Kasım 1918 tarihli cevabı pek yumuşaktı ve Toros işgal kuvvetleri miktarının tâyinini İngilizlere bırakıyordu. Cevapta: “Toros tünellerinin İtilaf tarafından işgali yalnız bir muhafaza mahiyetini haizdir. İşletme umuru, kontrol altında olarak, bize aittir, Metn-i mütarekede yalnız Toros tünelleri mezkûrdur. Eğer İngilizler Amanos tünellerini de işgal etmek isterlerse, metni mütarekenamede yalnız Toros mezkûr olduğundan bahs ile, Amanos’un işgal edilmemesinde ısrar ve keyfiyet Karargâh-ı Umumiye iş’ar edilir. Kuvve-i işgaliyenin nereden geleceği ve miktarı İngiliz Kumandanlığı tarafımdan bildirilir” deniyordu.

Ahmet İzzet Paşa; Suriye garnizonlarının teslimi ve Kilikya hududu hakkında da şu cevabı vermişti:

“Suriye’deki garnizonların teslimi maddesi ihtiyaten yazılmıştır. Herhalde elyevm cephede bulunan kıtalar bahis mevzuu değildir, Suriye’de terkedilmiş bir kıta olmadığından bu maddenin Yıldırım Grubu’na şümulü yoktur. Şimdiye kadar Yıldırım emrinde bulunan Hicaz Kuv-ve-i Seferiyesine ve Birinci Kuvve-i Mürettebeye (Maan havalisindeki kıtaat) mütarekenin kendilerine ait maddesi hakkında, Yıldırım Grubu Kumandanlığı tarafımdan emir verilmelidir. Bunun için de İngiliz telsizinden istifade olunur. Bugün cephede bulunan kıtalar, mütarekenin 5 nci maddesine göre, yeni konuş takarrür edinceye kadar, bugün bulundukları hatta kalacaklardır. Kilikya’nın hududu icabederse bildirilecektir”.

Harbiye Nazırı’nın, kendi anlayışına göre, verdiği bu cevap da gerçeğe ve İtilâf’ın niyetlerine hiçbir suretle uygun değildi. Nitekim, sonradan İngilizler Islâhiye ve Kilis havalisindeki kıtalarımıza ait silâh ve malzemenin teslimini istemişler ve kendilerine bir miktar silah ve cephane teslim olunmuştu. Bundan başka, bütün Kilikya’nın Pozantı’ya kadar boşaltılmasını da istemişler ve İstanbul Hükümeti’nin emri ile bu istekleri de yerine getirilmişti.

Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı, Umumi Karargah’ın Suriye’deki garnizonların teslimi ve Kilikya hududu hakkında verdiği cevabın sakat taraflarına bir daha dikkati çekmeği vazife bildi ve şunları yazdı:

“4/5 Kasım 1918 ve 567 numaralı şifreye cevaptır:

1. Toros tünele sayyetinin miktarı, İngiliz Kumandanlığı tarafından bildirilir buyruluyor. Bu kuvvet mesela, icabında bütün Anadolu’yu taht-ı hükmüne geçirecek derecede dahi olursa, müsaade edilecek midir?

2. Suriye’deki garnizonların teslimi maddesi ihtiyaten yazılmış bir maddedir, buyruluyor ve müteakip cümlelerle, cephelerde bulunan kıtalarım bu hususla alakası olamıyacağı izah ediliyor. Acizlerinin telâkkıyatıma göre bu maddenin İngilizler tarafından bizi iğfal için yazdırılmış olduğuna, Osmanlı murahhaslarının imza ettikleri mütareke şartlarımın tarafeynce başka, başka telâkki edildiğine şüphe kalmamıştır. Çünkü, aynı maddede cephede bulunan kuvvetlerin Suriye’de bulunmadığı telâkkisine karşı İngilizler, 5/6 Kasım 1918 (1334) raporunda tafsilen arzedildiği vechile, Suriye kıtasında bulunuyor diye, 7 nci Ordu’nun teslimini teklif etmişlerdir. İcabederse bildirileceği irade buyrulan Kilikya hududunu sormaktan maksadım, bu tarihi ismi ve bunun hududunu resmen kabul eden hükümetimizin, bu mintakayı gösteren İngilizce atlasta; Kilikya mıntakasının doğusunda Suriye şimal hududunun Maraş şimalinden geçtiğini nazar-ı dikkate alıp, alınmadığını anlamaktı. Çünkü, Adana ismi yerine Kilikya ism-i tarihisini kullanan İngiltere, Suriye hududunu da Kilikya şimal hududunun şarkıma uzatmaktan ibaret kabul ettiğinde şüphe yoktur. Bu zan, Irak hududunu İngiliz kumandanı tarafımdan 6 ncı Ordu Kumandanı’na gönderilen haritada Siirt’ten geçtiğinin gösterilmesiyle de teeyyüt ediyor. İngilizlerin birkaç gündenberi İskenderun’a asker çıkarmaktan ve Halep’te milyonlarca erzaklar varken oradaki kuvvetlerini iaşe için erzak iddiharmdan bahsetmeleri ve İskenderun’un, Kilikya mıntıkasını gösteren haritada Suriye ve Kilikya hudut-ları üzerinde bulunmasındandır. Pek ciddi ve samimi olarak arzederim ki, mütareke şartları hakkında suitelâkkıyat ve tefehhiümatı izale edecek tedbirler alınmadıkça, orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediklerine boyun eğecek olursak ihtirasatın önüne geçmeğe imkân olmayacaktır. 6 Kasım 1918

Mustafa Kemal[16]

Sonuç:

Görüldüğü gibi Mondros Mustafa Kemal’in eseri, o filistin cephesinden kaçtığı için Ahmet İzzet Paşa kabinesini kurdurarak bu bırakışmayı kendisi imzaladı demek kadar uyduruk bir iddia olamaz. Ve biz bunu size açıkladık. Tarih Kadir Mısıroğlu’ndan öğrenilmez. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi: Mondros Mütarekesi o günkü şartlar içinde seçmek zorunda olduğumuz felaketlerin en hafifiydi. Ya mütareke yapacaktık veya General Franchet d’Esperey, orduları ile İstanbul’a girerek devlete el koyacaktı. [17]

Referanslar:

1- Kadir Mısıroğlu, Lozan zafer mi hezimet mi?, Sebil Yayınları, İstanbul 1971, Yayın no: 24, s. 181-183

2- Salahi R. Sonyel, Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (Yeni Belgelerle 1918-1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt 1, s. 8-9

3- Dr. Tolga Başak, Türk ve İngiliz Kaynaklarıyla Mondros Mütarekesi ve Uygulama Günlüğü, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 1.Baskı, Kasım 2013, İstanbul, s. 32

4- Başak, a.g.e, s. 32

5- Selahattin Tansel, Mondrostan Mudanyaya Kadar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 1, Ankara 2023, s. 10

6- Başak, a.g.e, s. 32-33, Ayrıca Bkz: Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s.706; Dyer I, s.157; Kurat, Türkiye ve Rusya, 8.575; İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar, XIII, s. 1979-1980; Bayar, Ben de Yazdım I, s.10; Kurat, “Bir İmparatorluğun Son Nefesi: Mondros”, s.39; Akşin, İstanbul Hükümetleri, I, s.19

7- Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 3, Kısım 4, Ankara 1991, s. 707-708

8- Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, Timaş Yayınları, Cilt 2, İstanbul 2019, s. 20

9- Bayur, a.g.e, s.708-709

10- Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, Güven Basımevi, 10 Kasım, Ankara 1963, s. 164

11- Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, a.g.e, s. 165

12- Başak, a.g.e, s.37

13- Ahmet İzzet Paşa, a.g.e, s. 20

14- Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, a.g.e, s.166-167

15- Ahmet İzzet Paşa, a.g.e, s. 27-29

16- Tevfik Bıyıklıoğlu, Türk İstiklal Harbi-1 (Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı), Genelkurmay Basımevi, Ankara 1962, s. 50-53

17- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, Ocak 2021, s. 147