, , ,

Mustafa Kemal İngiliz Ajanı İddiasına Reddiye – 2

Mustafa Kemal Rawlinson Görüşmesi ve İngilizlerin cumhuriyeti desteklemesi. Mustafa Kemal İngiliz Ajanıdır İddiasına Reddiye – 2

Bir anti-kemalist palavrası ile daha karşınızdayız. Bu makalemizde size Erzurum kongresi günlerinde Rawlinson adında bir İngiliz görevlisinin Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal ile görüşmesini ve bu görüşmede Rawlinson’un göya “Siz cumhuriyeti ilan edin, İngilizler size destek verecektir” sözlerini sarfettiğini ve Cumhuriyetin temelinin de bu sözlerle kurulmuş olduğu iddiasına verdiğimiz reddiyeyi okuyacaksınız. Bu mesele tam bir kuyruklu yalandır! Tam bir palavradır! Kurtuluş savaşının ambiyansını hiç bilmeyen cahil bir güruhun hezeyanları bunlar. Resmi tarihin bir cümlesine bile güvenmeyen Mustafa Kemal düşmanlarının kendilerine göre alternatif bir tarih tezi yaratma girişimidir bu. Amaçları çok belli; kendi kurdukları din tezgahında insanların cehaletinden nemalanmak… Neyse! Makalemiz de Rawlinson böyle bir cümle söylemiş mi? Cumhuriyet kelimesi bu sözlerle mi ortaya çıkmış, tüm bunları okuyacaksınız. Onun öncesinde konu ile ilgisi olması bakımından İngiliz ajanı reddiye serimizin ilki olan aşağıdaki linki okumanızı isteriz.

İddia şudur: 

Cumhuriyet kurun,İstanbul’u başkentlikten çıkarın size yardım edeceğiz

İddianın özeti bu. Gerisi laf salatasından başka bir şey değil. Bu ifade ile Rawlinson İngiliz hükümeti destekli bir Cumhuriyeti bize önermiş ve savaş sonunda kurulan Cumhuriyetin temeli burada kurulmuş, yani anlaşılmış. PALAVRA! Bu Rawlinson ki İstanbul’un işgalinden sonra heyeti temsiliye tarafından tutuklanmıştır. Ancak onun öncesinde İngilizler Mustafa Kemal’i hiçbir zaman anlamadılar ve destek vermediler. Çünkü Mustafa Kemal’in asi biri olduğunu adları gibi biliyorlardı. Bu yüzden İstanbul hükümeti tarafını tuttular. Bu sebeple Mustafa Kemal’in aklındaki Cumhuriyeti kabul etme şansları yoktu. 

1918 – 1922 senelerinde Mustafa Kemal’e karşı yürütülen İngiliz politikası hakkında birçok umumî fikirler arasından bazılarını buraya alalım. Curzon: “Yunanlılar İzmir’e çıktıktan sonra yaşayan her Türk bir tek duyguya sahip olabilmiştir: Mustafa Kemal’in temsil ettiği vatanseverlik dâvasına karşı derin sempati”. Henderson (hâtıralarında) : “Padişah Hükümetini sun’î şekilde ayakta tutmak için gösterdiğimiz gayrette realiteye hiçbir zaman uymayan bir hal var gibi geliyordu bana; oysa ki, Anadolu’da hakikî Türkiye’nin tamamı, M. Kemal’in arkasında sapasağlam duruyordu”. Nihayet Graves: “Talihsiz Sultan Vahideddin ile onun safdil Sadrıâzam’ı Damat Ferit’e Mustafa Kemal ile Türkiye’de kalan bütün diğer mert unsurlara karşı yardım ederken, hiç şüpheye mahal yok ki paramızı yanlış ata koymuş bulunduk. [1]

Sırf burdan bile Cumhuriyeti İngiliz desteğiyle kurmadığımızı anlıyoruz. Hani anlaşmıştık! Nasıl olabilir ki böyle bir şey. Hangi antlaşma ile Mustafa Kemal İngilizler ile Cumhuriyet konusunda anlaşabilsin ki; Bir de neden güçlü bir devlet istesin İngilizler. Akla zarar bir iddiadır bu. Fakat şimdi biz Cumhuriyet kavramına eğilelim. Bilindiği gibi Erzurum kongresi normal şartlar altında 10 Temmuz günü yapılacaktı, fakat bir takım sorunlar yüzünden 13 günlük bir tehir ile (23 temmuz 1919 günü) yapıldı. [2] Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a 3 Temmuz günü gelmişti. [3] 

Mustafa Kemal Paşa’nın, daha açık faaliyetlerine başlamada hususî ve Erzurum’daki “Müdafaai Hukuku Millîye Cemiyeti’nin faaliyeti münasebetiyle ilk temas ve malûmat edinme sırasında açıkladığı bu fikri onun düşüncelerine, fikir, hüviyet ve benliğine hâkim her şeyi ve ana gayeyi birden ortaya döküvermişti. Ve kendisi ile temas halinde bulunan herkes birden derin bir nefis itimadına sahip oluvermişti.

Bu temaslar uzun sürmedi. Bir iki gün sonra, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığı altında ve “Erzurum kalesi muhafızlığına ait küçük bir binada ve geceleyin âdeta gizli bir cemiyet kurmuşcasına ilk toplantımızı yaptık. Bu toplantıya iştirak eden ve büyük ileri hareketlerin nüvesini teşkil eyliyen bu ilk gece toplantısında şu zevat vardı :

Mustafa Kemal Paşa, on beşinci kolordu kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, Hüseyin Rauf Bey, Erzurum valisi Münir Bey (Şimdi milletvekili Münir Akkaya) İzmit mutasarrıfı Süreyya Bey (Şimdi Kocaeli milletvekili Süreyya Yiğit), ordu müfettişliği erkânı harp reisi Kâzım Bey (merhum General Kâzım Dirik), erkânı harp binbaşısı Hüsrev Bey (şimdi Kanada büyükelçimiz Hüsrev Gerede), doktor binbaşı Refik Bey (merhum Başbakan Refik Saydam) ve Mazhar Müfit Kansu. [4] 

Buraya dikkat lütfen! Mustafa Kemal bu ilk toplantıyı yaptığında Rawlinson ile henüz görüşmemişti. Devam edelim. Mustafa Kemal bu ilk gün uzun konuşmasında özetle şunları demişti: 

Arkadaşlar, tek tedbir: Hakimiyet-i Milliyeye müstenit biläkaydü şart müstakil bir Türk Devleti teşkil etmek ve bu hedefe behemehal vasıl olmaktır.

Dedi ve devam etti:

“Hedefimiz bu olacaktır. Kolay şey değil. İdealimizi tahakkuk ettirmek yolunda şimdiden şahıs şahıs yükleneceğimiz vazifeler ağır, müşkül, hatta tehlikeli olacaktır. Milli mücadele, topyekün mücadele esastır. Büyük mukavemetlerle, ihanet ve hiyanetlerle karşılaşacağımız muhakkaktır. Mücadele-i millîyeye atılanların mahv ve ifnası için, Saray, hükümet, ecnebiler muhakkak ki ilk andan itibaren harekete geçeceklerdir. Ayrıca yer yer memleket halkının da iğfal edilmesi, isyanlar, ihtiläller çıkarılması ve bütün bu menfî hareketlerin millî mücadele aleyhine tevcihi galip ihtimal dahilindedir. Daha kim bilir, akla gelen ve gelmeyen ne entrikalar ne fesatlar, ne tuzaklarla karşılaşacağız. Milli Mücadeleyi milletin büyük ekseriyetine dayanarak sür’atle hızlandırmak ve organize etmek zorundayız. Memlekette ve elimizde tek tepe ve tek kurşun kalıncaya kadar mücadele etmek azmimiz daima mahfuz kalacaktır ve kalmak mecburiyetindedir.” [5]

Yorulmadan Mustafa Kemal hedeflerini söylüyordu Erzurum kongresi öncesinde ve sonunda uzun süren bu toplantıdan sonra Mustafa Kemal Paşa’ya: 

– Paşam kararlarımızı verdik. Emir ve kumandayı da size bıraktık. Arkadaşlarımızın düşünmek ve karar almak yolunda zamana ihtiyaçları olmadı. Şahsınıza ve enerjinize karşı umumi ve istisnasız bir güven hâkim..

Diyerek devam ettim:

Esasen benim için mesele yok. İstanbul’a gidip parti kavgaları yüzünden hasıl olmuş bulunan kin ve garazın sevk ve tesiri altında asılmaktan ise, milli mücadelede ve millî dâva yolunda ölmeyi tercih ederim. Ancak, aydınlanmaya muhtaç olduğum bir kaç nokta var.

Mustafa Kemal Paşa, tebessüm ederek, vaktin gecikmesine rağmen hiçbir yorgunluk duymaksızın :

Buyurun, söyleyiniz, dedi.

Bu mücadeleye tabiî muvaffak olmak azim ve iradesi ile girmiş bulunuyoruz. Muvaffakiyet ve zafere ulaştığımız takdirde hükümet şekli ne olacak? Bu hususta sarih bir şey söylemediniz..

Paşa’nın yüzündeki tebessüm çizgileri daha çok yayılmış, genişlemişti. Gözleri gülüyordu. Tatlı ve yumuşak bir sesle:

– Ne olmasını tasavvur buyuruyorsunuz? dedi.

Sualimin, hedefini ve muhatabını değiştirmesi ile ben müşkül duruma girmiştim. Ne demeli, nasıl bir kanaat izhar etmeli idim?. Çünkü, toplantımızın resmî safhasında Paşa Padişahlıktan, Padişah ve Hilafet müessesenin istikbâlinden ve rejimden bahsetmeyerek, bu bahisleri kapalı geçerek sadece : “Hakimiyeti Milliyeye müstenit kayıtsız ve şartsız müstakil bir Türk Hükümeti” nden bahsetmişti. Bu ne demekti?. Веnim anlayış ve telâkkime göre “Cumhuriyet” ten başka bir şey değildi. Böyle olduğuna göre kendisi niçin”:

Müstakil bir Türk Cumhuriyeti. Dememişti?. Paşa uzun bir düşünceye daldığımı görünce :

Azizim Mazhar Müfit Bey, bu mesele hakkında şimdiden bir şey söylemek istemem. Hattâ, mevzuu bahsetmemek doğru olur,” diyerek, devam etti:

“Bu bahsi münakaşa etmenin zamanı gelmemiştir. Gelince, görüşürüz. Karar verilen her şeyin tatbikı için vakit ve zamanını beklemek ve o zamanın geldiğini bilmek lazımdır. Şimdi, sadece düşman tazyiki altında bulunan padişahı ve muhasım kuvvetlerinin işgal ve istilâsına uğramış olan vatanımızı kurtarmak için çalıştığımızı ifade etmekte fayda vardır. Bugünün ve içinde bulunduğumuz şartların icabı budur.” [6]

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Rawlinson görüşmesinden önce Cumhuriyet kavramı zaten var. Bundan dolayı bu iş Rawlinson tarafından icat edilmiş değil. Rawlinson söyledi diye Mustafa Kemal Cumhuriyet’i ileride ilan etmeyecektir. Bu tastamam aptalca bir çarptırmadan başka bir şey değildir. Burada yeri gelmişken ifade etmekte fayda var ki; Mustafa Kemal asla Hilafeti ve Padişahı kurtarma gibi bir derdi yok. Olmadı. O sadece sonuca giden yolda çok akıllıca bir taktik uyguladı.

Başta İngilizler olmak üzere, İtilaf Devletleri’ne karşı direnilemiyeceği konusundaki yaygın düşünceyi iyi bilen Atatürk, daha işin başında Sivas’tan Erzurum’a giderken, 28 Haziran 1919 günü şöyle konuşur:

«Ola ki, biz, uzun yıllar süren savaştan takatsız, yorgun bir duruma geldik, artık bu yolda hareketlere gücümüz kalmadı, İngilizler gelsin, Fransızlar gelsin, ne olursa olsun bizi kendi halimize bırakınız derseniz, o takdirde benim için yapacak birşey kalmaz.>>

Atatürk, İngiltere ve öteki İtilâf Devletleri’ne karşı direnme azminin iyice zayıflamasına rağmen, yine de pek çok şey yapılabileceğini elbette o günlerde de bilmektedir. Fakat «İngiltere’ye karşı direnilemez>> biçimindeki yaygın kanıyı bütün Kurtuluş Savaşı boyunca göz önünde tutmuştur. 

Nutuk’ta belirttiği üzere, ne Padişah’a ve ne de İngiltere’ye doğrudan doğruya karşı çıkılmayacaktır. Bu nedenle, Atatürk, Padişah’a karşı devamlı sevgi, saygı ve bağlılık konuşmaları yapmış ve İngiltere’ye karşı dikkat gösterilmesi gereğini Nutuk’ta şu sözlerle belirtmiştir:

Burada pek önemli bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Millet ve Ordu, Padişah’ın hainliğinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Millet ve Ordu, kurtuluş yolu düşünürken, bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla, kendisinden önce yüce Halifeliğin ve Padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve Padişahsız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil… Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay hâline! Hemen dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur.

Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken, hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf Kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile öyle düşünüyordu.

Öyleyse, kurtuluş yolu varken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti, sonra da Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.

Türkiye’yi parçalamaya ve yok etmeye karar vermiş İngiltere ve öteki İtilâf Devletleri’ne karşı çıkmadan kurtuluş savaşı yapacaktık. Güçlü emperyalist devletlere karşı direnme yok, ancak Ruma ve Ermeniye karşı direnme vardı. Falih Rıfkı Atay, bu tersliği şu çarpıcı sözlerle belirtir:

<<<Eğer Yunan Ordusu, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasaydı, bizim Büyük Devletler cephesine karşı bir savaşa girmemiz güç, belki imkânsız olacağına kuşku yoktu. Dağdan haydutlar inerek vatanı kurtarma savaşına katılacaklar, Anadolu’ da bütün dağınık dayatış kuvvetleri artık ortaklaşa bir savaş amacı bulacaklardı.>>>> [7]

Bu konuyu serimizin 1. makalesinde de yazdığımız için detaylarını orada okumanızı arzu ederek, konumuza devam edelim. Görüldüğü üzere Cumhuriyet kavramını Mustafa Kemal kendi iç dünyasında zaten saklamaktadır. Rawlinson’da kendi hatıratında bunu şöyle açıklıyor: 

Bu arada, Türkler arasında, Doğu vilayetlerindeki Genç Türk Partisi üyelerinin iştirakiyle Erzurum’da yapılmakta olan ve söylendiğine göre eski Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde bir Türk Cumhuriyeti kurmak nihai amacı ile bir devrim hazırlayan Konferansın inkişafı hakkında her tarafta söylentiler dolaşıyordu. [8]

Net anlaşıldığı üzere Rawlinson Erzurum kongresinde uzun uzadıya Mustafa Kemal ile görüşmeden önce – ki bu konuşmada da Rawlinson Mustafa Kemal’den Misak-ı Milli taslağını alarak doğru Londraya gider- ortalıkta zaten Cumhuriyet kavramı dolaşmaktadır. Bu yüzden Rawlinson teklif etti diye biz Cumhuriyete geçmiş değiliz. Dahası Rawlinson bu sözleri Mustafa Kemal Paşa’ya değil Kazım Karabekir’e söylüyordu. Geleceğiz o kısma fakat onun öncesinde Rawlinson Mustafa Kemal ile Erzurum kongresinden önce daha doğrusu normal tarihi olan 10 Temmuz’dan bir gün önce 9 temmuz günü bir görüşme yapmıştı. Bu görüşmeyi Mazhar Müfit Kansu şöyle anlatır: 

İki mangadan biraz fazla askeri ile Erzurum’da yerleşen miralay Rawlinson kongrenin 10 Temmuz’da toplanacağını haber almış olarak 9 Temmuz günü öğleden sonra Paşa’yı evde ziyarete geldi.

Henüz öğle yemeğini yemiştik. Daha sonra yerini, şeklini, iç teşkilatını anlatacağım bu evin methalinin sağ tarafına tesadüf eden odada oturuyor, Paşa ile konuşuyorduk. Paşa’nın ordudan ve askerlikten çekilmesine rağmen Kâzım Karabekir Paşa’nın gösterdiği dostluk ve nezaket eseri olarak emir eri Ali evde alıkonulmuştur. Ali, odaya geldi

– Kolonel Rawlinson, sizi ziyaret etmek istiyor Paşam…

Haberini ulaştırdı. Paşa, bir saniye, çatık kaşlarının altında bir güneş gibi açan bol ışıklı gözlerini Ali’nin gözleri içinde dolaştırdıktan sonra :

Peki, buyursunlar, dedi. Biraz sonra, kolonel aramızdaydı. Paşa ile havadan, sudan, şundan bundan bahseden konuşmalar yaptıktan sonra :

– İşittiğime göre, burada yarın bir kongre açacak imişsiniz? dedi. Paşa; kesin bir sesle:

– Evet milletçe açılması takarrür etmiştir, dedi ve muhavere karşılıklı şöyle devam etti:

Kolonel Açılmaması daha münasip olacaktır.

Mustafa Kemal Paşa – Kongre muhakkak toplanacak ve gününde açılacaktır. Millet buna karar vermiştir. Açılmamasını tavsiye eden mütalâanıza hâkim olan sebepleri bile sormayı lüzumlu görmüyorum.

Kolonel Fakat, hükümetim, bu kongrenin toplanmasına müsaade edemez.

Mustafa Kemal Paşa – Ne hükümetinizden, ne de sizden müsaade istemedik ki, böyle bir müsaadenin, verilip verilmiyeceği bahis mevzuu olsun.

Muhaverenin tam bu asabî ve çetin noktasında emir eri elinde kahve tepsisi olduğu halde odaya girdi. Paşa ile İngiliz miralayı arasındaki muhavereden tabiî hiçbir şey anlamadığı halde Paşa’nın yüzünden, hareket tavrından, sesinden ve sesinin tonundan herhalde bir şeyler sezmiş olacak ki, o andaki jestini asla unutmayacağım. Bu saf, dürüst ve sadık Anadolu çocuğu gözlerimin içine bakarak, göz ve kaşları ile işaret ederek :

Koloneli kapı dışarı edeyim mi? diye sordu. Ben de onun dili ile, yâni kaş göz hareketleri ile :

– Kahveyi ver, dışarı çık!

İşaretini verdim. Ali kahveyi verip dışarı çıktıktan sonra, Paşa ile kolonel arasındaki muhavere yeniden şiddetlendi.

Kolonel:

– Kongreden vazgeçmezseniz kuvve-i cebriye ile toplantının dağıtılmasına mecburiyet hasıl olacak, dedi. Paşa da, derhal aynı şiddetle mukabele etti:

– O halde biz de, mecburî ve zarurî olarak kuvvete kuvvetle karşı koyar ve herhalde milletin kararını yerine getiririz.

Paşa, çok sinirlenmişti. Hiddetli zamanlarında kaşları çatılır ve gözleri sağa ve sola çevrilerek ateş saçardı. Paşa yine bu haldeydi.

Ne pahasına olursa olsun kongreyi açacağız, diyerek yerinden kalktı ve Lord Curzon’un yeğenine kesin bir şekilde :

– Mülakatımız bitmiştir, dedi. Kolonel’in ters bir cevap verip Paşa’yı daha çok sinirlendirmesine mâni olmak için ben de hemen oda kapısını açtım ve:

Lütfen Kolonel.., diyerek kapıyı gösterdim ve muhakkak ki, Paşa’nın muhataplarını esir halinde tutan yüksek iradesinin sevk ve tesiri altında Kolonel açtığım oda kapısından ağzından tek kelime çıkmadan ve sapsarı bir yüzle basıp gitti. Allah rahmet eylesin, Büyük Ata, yıllar geçtikten sonra bu hâtıralar bahis mevzuu olduğu zaman, şaka eder:

Mazhar Müfit meğer ne de hiddetli, şiddetli adammış, İngiliz Kolonelini kapı dışarı ediverdi, diyerek, benim o andaki hareketimi tasvir buyurur ve kahkahalarla gülerdi. [9]

Mazhar Müfit’in anlattığı üzere Mustafa Kemal’in İngilizleri dinlediği falan yok. Dahası Curzon’un çaylak yeğeniyle Mustafa Kemal hiçbir ciddi fikir alışverişi olma şansı yoktur. Ama bizim dindar geçinen kapitalist islamcıların derdi Mustafa Kemal’i İngiliz işbirlikçisi yapmak. Hadi ordan! Devam edelim yazımıza. 

Rawlinson Erzurum kongresi devam ederken Mustafa Kemal ile görüşmesinde şunu söylüyordu:

Mustafa Kemal’le, o sırada devam eden Konferans hakkında çok uzun ve çok ilginç bir mülakat yaptım ve Konferans’ta varılacak son ve resmi kararlar hakkında beni bilgilendireceğini ifade etti. Bu oldukça memnunluk verici idi ve artık olayların hızla geliştiği hududa gitmekte serbesttim.

Daha sonra, Konferans’ın gelişmesi hakkında Mustafa Kemal ile bir mülakat ayarladım. Son derece ilginç olan konuşmamız üç buçuk saat sürdü. Mülakat eski Bahriye Nazırı Rauf Bey’in hususi evinde oldu. O zaman Mustafa Kemal’le aynı evde oturan Rauf Bey, görüşmemizde bir ara hazır bulundu, geleceğin bütün ihtimalleri ve yeni Milliyetçi Parti’nin emelleri üzerine konuştuk. Mustafa Kemal bana o gün kabul edilmiş olan Milli “Pakt”’tan bahsetti. Bu “Pakt”, o zaman ilk defa olarak ileri sürülmüş ve şimdiye kadar da Milliyetçilerin başlıca ülküsü, bütün gayretlerinin ve politikalarının amacı olmuştur; hâlâ da olmaktadır. Mustafa Kemal, nihai metni ertesi gün bana telgrafla hududa yollayacağına söz verdi ve sözünü de harfi harfine yerine getirdi. Büyük bir nezaket ile ayrıldık. Geleceğin sakladığı muhakkak inkişafların ciddiyetini her ikimiz de idrak ediyorduk. [10]

Rawlinson ile Mustafa Kemal’in bu görüşmesinde Cumhuriyet kavramı konuşulmamıştır. Yazımızda da bahsedildiği gibi Mustafa Kemal Cumhuriyet kavramını yeri gelmeden konuşmayacaktı. Mazhar Müfit’in sorusuna bile cevap vermemişken, Rawlinson ile burada Cumhuriyet üzerine konuşup anlaşmış olmalarını düşünmek sadece cehaletin getirdiği bir şey olur. Rawlinson daha sonra bu Misak-ı Milli taslağını göstermek için Londra’ya gidecekti. Şöyle diyordu: 

Mustafa Kemal’in bana partilerinin programını teşkil edeceğini ve bana vereceğini söylediği Milliyetçi “Pakt” ‘ın Mustafa Kemal’den elde ettiğim metnini ortaya koydum, ki daha sonra ilki Erzurum’un 300 mil batısında ve Ankara yolunda büyük bir şehir olan Sivas’ta olmak üzere daha sonra memleketin diğer bölgelerinde tertip edilen kongreler vasıtasıyla bu husus doğrulanmıştır.

Mustafa Kemal’in kaydının varılan gerçek kararlar olduğu hususunda doğruluğuna tabii ki kefil olamazdım, ne de Erzurum Konferansı’nda karara varılan ya da tartışılan tek şeyin bu kararlar olduğunu garanti edebilirdim. Burada üzerinde durabildiğim ve garanti edebildiğim tek gerçek husus, ilk elden, Konferans’ın Başkanı olarak Mustafa Kemal’deki nüsha şeklindeki “Pakt” metnini, benden Hükümetime iletmem istendiği idi. Bu, tabii ki fazla oldu ve Şef derhal en çabuk rota ile acilen memlekete gitmem ve Savunma Bakanlığı ve muhtemelen Dışişleri Bakanlığı’na da rapor vermem gerektiğine karar verdi. [11]

Bakın buraya dikkat edin şimdi Rawlinson İngiltere’ye gidiyor ve bu durumu görüşmek üzere yetkili makamlara başvuruyor. Hatıratını okumaya devam edelim.

Erzurum’dan yirmi bir günlük rekor bir seyahatten sonra 28 Ağustos’ta Londra’ya ulaşarak, ertesi sabah Savunma Bakanlığı’na rapor verdim ve İmparatorluk Genelkurmay Başkanı (Sir Henry Wilson) ile uzun ve oldukça ilginç bir mülakat yapmak şerefine nail oldum.

Türk Milliyetçi Hareketi’nin ve bunun 7 Ağustos’ta sona eren Erzurum Konferansı’na kadar olan gelişimini etraflıca anlattıktan sonra o zaman kabul edilen ve tafsilatı bizzat Mustafa Kemal tarafından bana verilen Milli “Pakt” in bir özetini kendisine sundum.

Doğu Türklerinin silahsızlanma ve orduları terhis hususundaki Mütareke hükümlerini kesin surette reddetmelerini ani bir karar sanmanın doğru olmayacağını, bunun, Erzurum Konferansında delegeler tarafından benimsenen ve bütün Türk dominyonlarında Milliyetçi Parti’nin gelecekteki politikasının önemli ve başlıca kısmını teşkil eden bir hareket tarzı olduğuna işaret ettim.

O sırada İngiliz Hükümetinin Kafkaslar’daki bütün ordularını geri pekmek ve Batum Limanı’nı boşaltmak hususundaki niyeti karar haini almıştı. Bu kararın ilanı, Milliyetçilerin maskelerini atmak ve Müttefik almıştı Konseyi’ne açıktan açığa meydan okuyan bir politika kabul etmek için bilhassa bu anı seçmelerinde şüphesiz ki amil olmuştu.

Dahildeki şartlar hakkındaki raporumun sonucu, sonunda İmparatorluk Genelkurmay Başkanı’nın birliklerimizin Batum’u tahliye etme tarihini değiştirmeyi kabul etmesi oldu ve Ekim ayı içerisinde limandan ayrılmak emrini almış bulunan oradaki garnizonun tahliye işinin siyasi durumdaki yeni gelişmelere intizaren, hiç olmazsa bir müddet için ertelendiği talimatı gönderildi.

Bundan sonra, Dışişleri Bakanlığı’nda Lord Curzon’a rapor vermek talimatını aldım. Ertesi gün Lord’u şahsen görmek şerefine nail oldum. Hatırasını gayet canlı olarak muhafaza ettiğim bu mülakatta, tabiatıyla durumun siyasi veçhesi ve bilhassa Mustafa Kemal’in şahsiyeti, nüfuz ve emelleri, Sultan’ın Hükümeti’ne ve İstanbul Partisi’ne karşı muvaffakiyetli bir ihtilal hareketini teşkilatlandırıp, teşkilatlandıramayacağı, bu ihtilal başarı ile sona erdiği takdirde nihai hedef ve gayelerinin ne olacağı başlıca konuları teşkil etmişti. Bu çok nazik ve çetin meseleler hakkında mahallinde Milliyetçi Parti’nin başlıca üyeleriyle tanışıp görüşmekten edindiğim fikirlerle gerek sivil halkın, gerekse askeri unsurların genel olarak hareket tarzlarına ve maneviyatlarına ilişkin görüşlerimi sunabildim.

Uygun vurgular ile ve münasip açıklamalarda bulunarak raporumu sundum ve birçok keskin soruyu cevaplandırdım. Bu görüşme sırasında Lord Curzon’un Türkiye’nin iç durumu hakkında bütün incelikleri ile sahip olduğu geniş ve derin bilgisi beni hayretlere düşürdü. Mülakatın bende en çok tesir bırakan tarafı bu idi. Doğu’daki siyasi muhasımlarımızın karakter ve görüşleri hakkında Hükümetimizin, Dışişleri Bakanı’nın şahsında şimdiye kadar bu büyük ve sorumlu mevkide bulunanların hiç birisiyle kıyaslanamayacak derecede çeşitli bilgi ve tecrübe sahibi olmak-la büyük bir bahtiyarlık duyması gerektiği ister istemez akla geliyordu.

Böyle olmakla beraber Dışişleri Bakanlığı’ndan şu intibalarla ayrılıyordum: Bilhassa müstakbel bir büyük Müslüman Cumhuriyeti ihtimalinin belirtilmesi bakımından bir yenilik taşıyan raporlarım epeyce ilgi ile dinlenmiş ise de yeni Türk Partisi’nin emelleri hakkında hiçbir suretle güvenilir bilgi diye kabul edilmemişti; bundan başka Milliyetçi Hareket’in hedefleri hakkındaki tahminlerim doğru çıksa bile, bu hareketin hedef tuttuğunu ileri sürdüğüm inanılmayacak kadar hırslı programın gerçekleşebilmesi için gereken teşebbüs kuvvetine ve kaynaklara Türk ihtilalcilerinin sahip olmasına en küçük bir ihtimal verilmemişti. Bugün Hükümetimizin daha sonraki politikası ve o tarihten beri olayların gelişim seyri, İngiliz devlet adamlarının Kemalist İhtilale karşı takındıkları tavır ile ilgili olarak yukarıda ifade edilen müşahedelerimi doğrular nitelikte olduğu hususu pek de tartışma götürmemektedir.

Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarına raporlarımı sunduktan sonra askeri yetkililerden öğrendim ki, önce yapılan teklife uyarak Archangel’e gitmek yerine bulunduğum görevde kalıp gizli servis subayı sıfatıyla eski mevkiimi muhafaza ederek İstanbul’a dönersem memnun olacaklardı. Hizmet edebildiğim müddetçe orduda kalmaya hazır olduğumu bildirmem üzerine Dışişleri Bakanlığı’na tekrar gitmek ve sonra bir kere daha İstanbul’a hareket etmek talimatını aldım.

Bu sebeple Lord Curzon’la bir mülakat daha yapmak şerefine nail oldum. Bu sefer de Mustafa Kemal’in hedefleri, niyetleri ve bunları gerçekleştirebilecek bir mevkiye geçebilmesi ihtimallerinin neler olduğu hakkında bildiklerimi tekrarladım. Lord Curzon’dan, mümkünse Mustafa Kemal’i tekrar görerek partisinin barış için ne gibi şartlar sağlamayı umduğu ve ne gibi şartları kabule hazır olduğunu (imkansız nazarıyla bakılan “Pakt” hükümleri hariç), imkan nispetinde, açık olarak tespit etmek talimatını aldım. Öte yandan, resmi bakımdan, ben Anadolu’ya tam manasıyla askeri bir vazife ile Mütareke’nin askeri hükümlerini Türklerin yerine getirip getirmediklerini bildirmek üzere dönüyordum. Mustafa Kemal ile temin edebileceğim herhangi bir görüşme hiçbir surette resmi mahiyet taşımayacak, bana alelade askeri bir vazifede çalışan bir subaydan başka bir şahsiyet gözüyle bakılmayacaktı. [12]

Görüldüğü gibi Rawlinson’un içinde Cumhuriyet olmayan Misak-ı Milli’yi Londra’da Curzon’a göstermesi sonucunda Rawlinson’un dediklerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Dahası değerlendirmeye bile alınmadı. Hal böyle olunca Rawlinson sadece Mustafa Kemal ile tekrar görüşme yapması konusunda telkine uğruyor ve çok önemli bir detay olduğu üzere görevi yetkisizliktir. Yani Rawlinson tekrar Türkiye döndüğünde bu konuda hiçbir geçerliliği olmayan bir adama dönüşecekti ve bu haliyle Kazım Karabekir paşa ile görüşecekti. 

Rawlinson 26 Aralıkta Erzurum’a varıyor. Ordu Komutanı General Kâzım Karabekir Paşa beni çok iyi karşıladı. Sanırım beni tekrar gördüğüne gerçekten sevinmişti. Kendisiyle uzun uzadıya birçok kereler görüştüm, o bana memlekette bulunduğu sıralarda bu taraflarda olup bitenleri anlattı, ben de ona Avrupa’dan havadisler verdim. Almış olduğum resmi askeri emirleri kendisine sunduktan ve görevlerimi anlattıktan sonra, Mustafa Kemal ile görüşmeyi çok istediğimi de hususi olarak söyledim. Bana, Mustafa Kemal’in Konferans’tan hemen sonra 275 mil daha batıda bulunan Sivas’ta başka bir Konferans’a başkanlık ettiğini, oradan da aşağı yukarı gene 275 mil ötedeki Ankara’ya gittiğini, burada Milliyetçi Devrim Hükümeti’nin karargâhını kurmakta olduğunu bildirdi. Kâzım Karabekir, kendisiyle görüşme isteğimi fırsat bulunca Mustafa Kemal’e bildireceğine dair söz verdi. Ancak yılın bu zamanında Erzurum’dan Ankara’ya bir yolculuğun hatıra gelemeyeceği hususu da teslim edildi. [13]

Buradan sonra yapılan mülakatı Kazım Karabekir’den dinleyelim. Çünkü Rawlinson bu saatten sonra Mustafa Kemal ile yüz yüze asla görüşemeyecekti. Karabekir bu mülakatı hatıratında şöyle yazıyor: (Birebir alıyoruz)

Bugün s:l6’da Rawlinson dairemde beni ziyarete geldi. İki saat konuştuk. Konuştuklarımızı ancak 28’de tespitle Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla bildirdim.

Rawlinson’la görüşmemiz hakkındaki şifreli telgraf aynen şudur: (Bazı düşüncelerimi ardı sıra yazacağım.)

Zâta mahsustur.

Erzurum

29/12/1335

Ankara’da 20. Kolordu Kumandanlığı’na,

M. Kemal Paşa hazretlerine. Pek ziyade mahrem tutulması rica olunur.

1. Rawlinson geldi, görüştük. Zahirde 15. ve 13. kolordularda “mütareke şeaiti ifa edilmiş mi?” tahkikidir. Fakat asıl vazifesi gayr-i resmi surette ve haricin ve dahilin, hattá hükümetimizin nazar-ı dikkatini celbetmeksizin bendenizle görüştükten sonra zât-ı samileriyle görüşmektedir. Lord Curzon demiş ki, “Türkiye’de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizden sulh gayr-ı mümkün oldu. Hükümet-i hazırada dahi bir kuvvet görmüyoruz. Milletin itimadına mazhar olan M. Kemal Paşa’nın da Sulh Konferansı’nda bulunmasını veya sulh mukarreratına mutabık kalmasını lüzumlu görüyoruz.” İşbu husûsun zât-ı samilerine yazılmasını rica ettiler ve ayrıca da görüşerek sulh hakkında ne düşündüklerini anlayacaklar ve belki ufak-tefek münakaşada bulunacaklar. Bendeniz cevaben dedim ki: “Millet Sivas Umûmî Kongresi’nde kararını neşretti. M. Kemal Paşa hazretleri bunu tadil edemezler ve bundan fazla, eksik bir şey dahi söyleyemezler zannındayım. Sulh mukarreratını imzaya gelince, bunu ancak milletin itimadına mazhar olan bir hükümetle bu hükümetin tâyin edeceği hey’et yapar ve bunun haricinde kalacak herhangi bir zâtın imzaya milletçe haiz-i ehemmiyet olmaz. Binaenaleyh Meclis-i Meb’ûsân’ın ictimâına bir şey kalmamıştır. Milleti ve buna istihad eden hükümeti, yakın zamanda karşınızda bulacaksınız.” Rawlinson dedi ki: “Bugün İngiltere’de pek kuvvetli partiler, Türkiye’nin mevcudiyet ve istiklâline pek ziyade taraftardırlar. Asya müstemlekatımızın huzuru, ancak bu suretle mümkün olacağını İngiliz hükümeti de kabul etmiştir. Diğer devletlerin Türkiye’yi taksim etmesi arzusuna rağmen bu olmayacaktır. İngiltere Türkiye’nin mevcudiyet ve istiklâlini temin ve iktisaden inkişafına çalışacaktır. Yalnız endişe edilen nokta, bir çok fedakarlık ihtiyarından sonra Türkiye’nin yine bir gün, İngiltere’nin düşmanları tarafına geçivermesidir. İşte bu endişe dolayısıyla İngiltere, Türkiye dahilinde hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyor. Bunların da tabi Türk milletine nüfuzu olan zevât olması lazımdır. Yoksa şimdiye kadar gördüğümüz hükümet erkânı gibi İstanbul’dan hariç mahallede alåka ve kudreti olmayan insanlar değil.” Ben dedim ki: “Türkiye’yi kazanırsanız bizim birkaç zabit ve ulemamızdan mürekkep bir hey’et, sizin yüz bin kişinin söz dinletemediği yerlerde sükûnet yapar. Tabi aksi de aynı kuvvette. Endişenize gelince, iyi biliniz ki evvelâ Alman dostluğu mahdud olan ve elyevm mevcut olmayan şahsiyetlerin tesiri idi. Bugün milletimizin müdrik, gayr-i müdrik her ferdi, İngiliz dostluğu tarafındadır.” Rawlinson dedi ki: “Bizde bunu anladık. Şimdi sizden husûsî fikrinizi soracağım. Meselá, Cumhuriyet mi iyidir, yoksa Padişahlık mı? Meselâ ben Cumhuriyet taraftarıyım. Krallık, İmparatorluk modası geçti. Bir çok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini görür.

Cevaben dedim ki: “Bunu Avrupa milletleri için soruyorsanız zaten cumhuriyet olmayan pek az millet kaldı. Bizim için soruyorsanız, bize Cumhuriyet olamaz, çünkü an’anevi padişahlığa karşı hürmet ve muhabbet çoktur. Saniyen biz, henüz on senelik bir meşrutiyet-i idareye malikiz. Binaenaleyh Avrupalılar gibi pek ileri düşünemeyiz.” Cevaben dedi ki: “Peki, tahtı nasıl düşünüyorsunuz? İstanbul’un bir Türk şehri olduğu esası kabul edilmiştir. Fakat Çanakkale İtilaf tarafından işgal olunacak, ihtimal İstanbul etrafında da İtilaf askeri bulunur. Böyle bir yerde hükümet nasıl olur? Bin türlü siyasî entrika ve tazyik olur. Saniyen Türkiye bir Asya hükümeti demektir. Evvelce Rumeli’de, Anadolu kadar yerleriniz Varken İstanbul muvafıktı. Fakat şimdi memleketinizin bir köşesi kalacaktır. Anadolu’nun idaresi ve terakkiye sevki İstanbul’dan gayr-i mümkündür… [14]

Kazım Karabekir’in bu anlatısında görüldüğü üzere. Rawlinson eğer anlaşıldığı takdirde İngiltere’nin Türkiye’nin inkişafına çalışacağını anlatıyor. Ancak bunu yukarıda dediğimiz gibi yetkisiz olarak anlatıyor. Ve Cumhuriyet’i teklif etmiyor görüldüğü gibi, sadece kendi fikrinin Cumhuriyet olduğunu söylüyor. Halife ve Sultan’ın ayrılması ve Kazım Karabekir’in Cumhuriyet karşıtlığı burada sadece Rawlinson gibi oyalayıcı bir etmenin karşısındaki stratejik tavır olduğunu da hatırlatmamız da fayda var, zira Karabekir Cumhuriyet karşıtı bir adam değildir, dahası Saltanatın kaldırılmasını canı gönülden isteyen biridir. Hal böyle olunca Rawlinson ile olan bu mülakatı Kazım Karabekir Mustafa Kemal’e ilettiğinde Mustafa Kemal, Karabekir paşa’ya aynen şöyle cevap verecekti: 

Ankara

8/1/1336

15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerine,

C. 1 Kânun-ı sani 1336: Rawlinson ile mülakatı müş’ir şifreleri mütalâa edildi. Mumaileyhin İstanbul hakkındaki mütalâatı Lloyd George’un teklifatı ile tamamen tetabuk etmektedir. Taraf-ı âlilerinden itâ buyurulan cevaplar, esasat-ı mâliyemizin ruhunu ihtiva etmekle sezavar-ı teşekkürdür. Rawlinson, hükümet-i metbuası tarafından Hey’et-i Temsî-liye ile temas ederek görüşmeye dair talimat alarak sahib-i selâhiyet bir vaziyette bulunuyorsa, bir an evvel Ankara’ya gelmesi mucib-i faide görülmektedir. Tabi bizle yapacağı mülakat da Sivas Kongresi hudud-u umumiyesi dahiline münhasır kalacaktır. Sahib-i selâhiyet olmadığı takdirde buraya kadar gelmesine lüzum yoktur. Buna nazaran kendisinden keyfiyetin açıkça istizahı ile iş’arını istirham eyleriz.

Hey’et-i Temsîliye nâmına

Mustafa Kemal

20. Kolordu Kumandan Vekili Mahmut [15]

Anlaşıldığı üzere, çok önemli detay var Mustafa Kemal’in sözlerinde. “Sahib-i selâhiyet” bu ifade yetkisi varsa demektir. Yetkisi varsa Ankara’ya gelsin görüşelim. Eğer yetkisi yoksa gelmesine gerek yok diyor. Karabekir’de bu minvalde konuşarak Mustafa Kemal Paşa’ya şu telgrafı çekecekti:

10. Kolordu Kumandanlığı’na,

Mustafa Kemal Paşa hazretlerine: Rawlinson’un muvasalatında aldığı emir iş’ar-ı ahire kadar Erzurum’da kalma-sı imiş. Sahibi-i selâhiyet zannetmiyorum. Maahaza olsa dahi Ankara’ya gelmesi zamana mütevakkıf olacaktır. Kaç gündür hastadır. Bir yere dahi çıkmadığını arzeylerim.

Kâzım Karabekir [16]

Net anlaşıldığı gibi Rawlinson’un kendine ait görüşleri Heyet-i Temsiliye açısından zerre önem arz edecek bir konu değildi. Zira Karabekir gereken cevabı kendisine vermiştir. Mustafa Kemal’in belirlediği Misak-ı Milli’yi İngilizlerin kabul etme ihtimallerinin olmadığını söylemiştik. Bu yüzden 16 Mart günü İstanbul bizzat işgal edilince Rawlinson’da Mustafa Kemal’in emriyle tutuklanacaktı. Çünkü İstanbul’a gönderilen Heyet-i temsiliye görevlileri tutuklanacaktı. 

Mustafa Kemal’in İstanbul’un işgalinden sonra Heyet-i Temsiliye adına 16 ve 17 Mart 1920 günlerinde kolordu kumandanlıklarına ve valiliklere İşgalin protesto edileceğini ve Rehin olarak İngiliz kontrol subaylarının tevkif edileceğini söylemektedir. [17]

Rawlinson tutuklanmasını şöyle anlatıyor:

Hapishaneye nakledilme emrini nasıl bir hisle karşıladığımı hatırladıkça, İngiliz subayları sıfatıyla görevlerinden başka bir şey yapmamış olan bizlerin, en adi canilerle bir arada umumi zindana tıkılacağımızı öğrenmekten doğan utanç heyecanı ve tiksinmenin bütün diğer duyguları boğmuş olduğunu idrak ediyorum.

Ordularımızın her tarafta muzaffer olduğu ve İngiliz üniformasına dünyanın her memleketinde saygı gösterildiği yirmi sekiz ay gibi kısa bir zaman öncekine nazaran memleketimin prestijinin, bu değer biçilmez hazineyi ellerine emanet olarak alanların düşüncelerindeki kararsızlık yüzünden zaafa düşmeleri üzerine, ne müthiş bir surette düştüğünü bu çıplak hakikat bana tarif edemeyeceğim bir acılıkla anlattı.

Üç yüzyıldan beri bütün Doğu’da İngiliz bayrağının şeref ve iktidarı için harcanan yorulmak bilmez emekleri, gösterilen ihtimamları iyice biliyordum. Ömrünü bu büyük gaye uğruna çalışmaya harcayan ebedi şan ve şöhret kazanmış olan arkadaşlarımın adları birer alev gibi zihnimde yandı. Şimdi belki de örtbas edilmesi veya göz yumulması mukadder böyle bir hareketin eski günlerde cezası ne olurdu diye acı acı düşündüm. Bugün bir tazminat istense bile, bunun koparılması uğrunda ancak Yunanlılarla Ermeniler uğraşacaklar, onların uğraşmaları da boşuna olacaktı -İngiliz Ordusu’nun prestijini korumak bu kahramanlara kalmıştı, ne yazık!-

Bu düşünceler aşırı derece kötümser gibi görülebilir. Ama hapsedildiğimiz haberinin bütün Doğu’da, bütün pazar yerlerinde, ağızdan ağıza nasıl dolaşacağını; Türklerin İngilizlere böyle meydan okumasını düşmanlarımızın nasıl şişirerek kendi menfaatleri için kullanacaklarını kimse benden iyi bilemezdi. O zaman duyduğum üzüntüde kendi alınyazımızın ne olacağı düşüncesinin yeri yoktu; duyduğum devamlı acı, büyük memleketimizin cahil Doğu halklarının gözünde bu kadar değersiz, bu derece kudretsiz bir mevkie düşürülmesi idi. [18]

Rawlinson’un da belirttiği gibi Türklerin İngilizlere meydan okumasıydı bu ve gerçekten mesele Rawlinson meselesi değildi. Rawlinson küçük bir maşaydı sadece ve ne İngiliz hükümeti ne de Türklere sözünü geçirebilirdi. Hal böyle olunca zaten Rawlinson Mustafa Kemal için Lenin güdümünde bir asker diyecekti.

Rawlinson, 11 Ağustos’ta kaleme aldığı raporda şöyle diyordu:

‘Konferansın son gününde, Erzurum’dan ayrılmadan önce, Mustafa Kemal’le iki saati aşan bir görüşme yaptım. Bana, konferansın İstanbul yönetimini tanımadığını ve (ulusal) akımın gerçekte ihtilalci olduğunu içtenlikle itiraf etti. Öteki illerin çoğunluğunca da desteklenmeyi umduğunu… Paris konferansı, Ermeni yönetimine, eski Türk-Rus hududunun ötesinde herhangi bir ülkeyi vermek kararını alırsa, buna ihtilâlci bir ordunun karşı koyacağını; düzenli Türk askerlerinin de, gerekirse, kimi subayları etkisiz bırakarak bu akıma katılmasını ümit ettiğini bildirdi… O (Kemal), tüm Bolşevik propagandası ve meylini yadsıdı, ama yalnız ad bakımından arada bir fark vardır. Tüm akımı Lenin’in başlattığı kanısındayım. Bol olan ve her gün Müslüman kaynaklarından sağlanan yardımlarla berkitilen malî yardımın ilkini de Lenin yapmıştır(!). (Akımın) önderleri Enver’le işbirliğinde bulunmaya kesinlikle karşı çıktılar… Kemal, yıllardan beri Enver’e kişisel olarak muhalefetini sürdürüyor. Şu sonuca varıyorum: bu denli bir ihtilalin başarı şansı büyüktür. Şimdiki ülkeyi bölerek, bir bölümünü Ermenilere vermek için çok sayıda Bağlaşık askeri kullanılması gerekecek ve bu denli bir üstlenme, uzun sürecek ve çetin olacaktır, Gerçekte, Ermeniler, çiğneyemeyecek kadar iri bir parçayı ısırmışlardır; sonra, yönetim yeteneklerinden de yoksundurlar ve daha geniş ülkelere sahip olmayı dilemiyorlar’. [19]

Görüldüğü gibi Rawlinson Mustafa Kemal’e İngiliz uşağı demiyor. Bizim kapitalist islamcıların tam tersi şeyler söylüyor. 

Bakın son olarak Jaeschke’den bir pasaj yazıp makalemizi bitiriyoruz.

İstanbul’da 12 Ocak’ta son Osmanlı Parlamentosunun açılışından sonra ya Mustafa Kemal ile bir uzlaşma çaresi aranması ya da onunla açık bir savaşa girişilmesi gibi iki şıktan birinin tercihi gerekiyordu; fakat maalesef ikinci şıkta karar kılındı. [20]

Sonuç:

Rawlinson üzerinden Mustafa Kemal’i İngiliz ajanı zannetmeleri tamamıyla bizim Atatürk düşmanlarının hayal dünyasıdır. Bunu bu makalemizde net bir şekilde gördük. Mustafa Kemal bir şeyi yapmak için birilerini dinleyecek adam olmadığını yaza yaza anlatacağız size. Aşağıdaki linki tıklayarak bunun devamı niteliği sayılabilecek makalemizi de okumanızı arzularız. 

REFERANSLAR:

1- Gotthard Jaeschke, Kurtuluş savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri, Türkçeye çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, syf: 160-161,  Ref: Bk. yu. böl. IV not 107; Sir Nevile Henderson, Water Under the Bridges (1945), 105; Graves, Storm Centres 330

2- Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan ölümüne kadar Atatürk’le beraber, Türk tarih kurumu yayınları, Cilt 1, 7.Basım, syf: 44

3- Mazhar Müfit Kansu, a.g.e, s. 23

4- Mazhar Müfit Kansu, a.g.e, s. 30

5- Mazhar Müfit Kansu, a.g.e, s.32

6- Mazhar Müfit Kansu, a.g.e, s. 35-36

7- Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1838-1895, İstanbul Matbaası 1974, syf: 31-32, Ref: Celal Bayar, Bende Yazdım, Cilt 7, syf. 2620, Atatürk, Söylev (Nutuk) 1, Türk Dil Kurumu Yayını, 1966, syf: 8, Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1969, syf: 166-168

8- Albay Rawlinson, Ortadoğu Hatıraları, Çeviren: Cengiz İ. Çay, Tarih ve Kuram, 1. Basım, Mart 2016, s. 268

9- Mazhar Müfit Kansu, a.g.e, s. 44-45

10- Rawlinson, a.g.e, s.269-274

11- Rawlinson, a.g.e, s. 277

12- Rawlinson, a.g.e, s. 293-295

13- Rawlinson, a.g.e, s. 330

14- Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Truva Yayınları, 1. Baskı, Eylül 2019, Cilt 2, s. 805-806-807

15- Karabekir, a.g.e, s.811-812

16- Karabekir, a.g.e, s.813

17- Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Kastaş Yayınevi,s. 369

18- Rawlinson, a.g.e, s. 355-356

19- Salahi R. Sonyel, Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (Yeni Belgelerle 1918-1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt 1, s. 312

20- Gotthard Jaeschke, Kurtuluş savaşı ile ilgili İngiliz belgeleri, Türkçeye çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, syf: 149