, , , ,

Vahdettin ve İngilizler Arasındaki 12 Eylül 1919 Gizli Antlaşma Olayı

Bu yazımızda sizlere 12 Eylül 1919 tarihinde İngilizlerle Saray arasında yapılan gizli antlaşma olayından bahsedeceğiz. Bu gizli antlaşma var mı yok mu üzerinden sürekli dönen bir bilgi karmaşasına netlik kazandırmak adına bu makaleyi sizlere sunmak istiyoruz. Yapılan bir gizli antlaşmanın varlığı ya da yokluğunu ötesinde genele baktığımız da zaten bu pazarlığın kurtuluş savaşı boyunca saray tarafından aleni bir şekilde gizlenmediği çok açıktır. 12 eylül 1919’da ki gizli antlaşmanın yokluğunu kabul etsek bile onun maddelerini daha sonraki gelişmelerde açıkça zaten saray tarafından icra edildiğini görüyoruz. Bununla ilgili makalelerimizi sitemizden okuyabilirsiniz.

Kurtuluş Savaşı’nda meydana gelen ve günümüze kadar kapalı kalan birçok olay vardır. Bunlardan biri Vahdettin ve Damat Ferit’in İngilizlerle yaptığı gizli antlaşmadır. Padişah ve eniştesinin yaptığı bu antlaşma, bugüne kadar ne yazık ki aydınlatılamadı. Türk Milleti aleyhine yapılan bu ihanetin içyüzü halâ belirsizliğini koruyor. Vahdettin ve Damat Ferit, milli direnişi bastırıp dağıtabilmek için inanılmaz ihanetlere başvurdu.

12 Eylül 1919 tarihinde İngilizlerle yaptıkları gizli antlaşma, bu ihanet zincirinin halkalarından biriydi. Antlaşma metninin bir sureti Kuva-yı Milliye teşkilatı tarafından ele geçirildi. Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya iletildi. Mustafa Kemal Paşa da milli hareketin önderleri olan silâh arkadaşlarını bu olaydan haberdar etti. 13 Aralık 1919 tarihinde belgenin bir suretini – şifreli bir telgrafla – Sivas’tan 20. Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa’ya bildirdi. Adı geçen telgraf üzerinde Mustafa Kemal Paşa’nın: “Teyit ve mevsukiyeti için aslının ele geçirilmesine çalışılmaktadır” notu bulunmaktadır. İstanbul hükümeti de bu antlaşmadan haberdardı.” Antlaşma ilk olarak 22 Ocak 1920 tarihinde dış basında yayınlandı. Haince amaçlar için imzalanan ihanet belgesi haberi Avrupa basınında geniş yer buldu. Diplomatik skandal Avrupa’yı da karıştırdı. [1]

Dönemin Maliye Nazır Vekili  Mehmet Tevfik Biren ise anılarında bu olayı şöyle anlatmaktadır:

Damad Ferid Paşa’nın Türkiye’yi İngiliz mandası altına sokmak için İngilizlerle 12 Eylül 1919’da, yani istifasından kısa bir müddet önce gizlice akdetmiş olduğu rivayet edilen mukavelenin tercemesi 26 Kanun-ı evvel 1919’da elime geçti. O sıralarda Avrupa gazetelerinde de bu mukavelenamenin suretinin neşredildiğini görmüştüm. Bu mevzu hakkında esasen pek çok şey yazılıp çizilmiştir. Hatta Cavid Bey’in Hatıralarının o tarihlere tesadüf eden kısmında da bundan bahs olunmaktadır.

Bu tercemeyi aşağıya derc ediyorum:

“İstanbul 12 Eylül 1919

İngiltere Devlet-i Fahimesi namına vaz-ı imzaya mezun Mr. M. Fresrer ve H.N. Churchill ile Devlet-i Aliye-i Osmaniye namına vaz -ı imzaya mezun Sadrazam Damad Ferid Paşa beynlerinde âtideki mevad takarrür etmiştir:

1. “İngiliz Hükümeti, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde umumî bir manda salahiyetine sahip olması şartı ile, tamamiyet ve istiklalini deruhte edecektir.”

2. “İstanbul, Boğazların İngiltere’nin murakabe ve kontrolü altında olması şartı ile, makarr-ı Hilafet ve saltanat olacaktır.”

3. “Türkiye müstakil bir Kürdistan teşkiline mümanaat etmeyecektir.”

4. “Bunlara mukabil, Türk Hükümeti, İngiltere’nin, Suriye ve Elcezir’deki hakimiyetinin, icabında muavenet-i fiiliye ibrazile teminini ve Hilafete aid manevî kudret ve selahiyetin, İngiltere’nin gerek Suriye ve El Cezire’de, gerek Müslümanlarla meskûn diğer aksamında istimalini taahhüd eder.

5. “Milli cereyanların önüne geçebilmek için Osmanlı Hükümetinde yeniden tesis edilecek olan nim-meşruti idareye karşı vuku bulacak aksülamelleri teskine, İngiltere, bir kuvve-i zabıta teşkil edecektir.”

6. “Türkiye, Mısır ve Kıbrıs üzerindeki bütün hukukundan feragat edecektir.”

7. “Bu mukavele hususî ve nim-resmî bir mahiyeti haiz olup, İngiltere Hükümeti Konferans’ta Türk Murahhaslarının bu babdaki arzularını is’afa meyyal olacak ve bunun kabulünü deruhte edecektir.”

8. “Sulh şeraitinin takarrüründen sonra. Zat-ı Şahane, dördüncü ve beşinci maddelerdeki hususatı tevsîan, İngiltere Hükümeti ile ayrı bir mukavelename teati edecektir.”

“Bu mukavelenin ahkamı mahrem tutulacaktır.”

“Haşiye – İşbu mukavele Dersaadet’te nüshateyn olarak tanzim ve tarafeyn-i akideyn beynlerinde teati ve kabul edilmiştir.”

Damad Ferid Paşa, böyle bir mukavelenin akdolunduğunu Ali Rıza ve Salih Paşaları takiben dördüncü defa Sadrazam nasbedildikten bir kaç gün sonra kat’i surette tekzib etmişti. Matbuat Müdürlüğünden yazılıp da 8 Nisan 1920 tarihinde gazetelerde görülen resmi tekzipte, bunun sadece bir rivayetten ibaret bulunduğundan bahsedildikten sonra:

“Sadrazam Damad Ferid Paşa Hazretleri İle İngiltere arasında hiçbir mukavele-i hafiyye akdedilmediği ve bu babdaki şayjatın külliyen bî-asl ü esas olduğu resmen tebliğ ve ilan olunur” denilmişti.

Bu tekzipten sonra dahî bu mukavele hakkındaki neşriyatın devam etmiş bulunduğu, Damad Ferid Paşa’nın 22 Teşrin-i sani 1337 (1921) tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde münteşir, ikinci ve kat’i yazısından da anlaşılır ki, bunun suretini de aşağıya dercediyorum:

“Paris’te münteşir “Matin’ gazetesinin 10 Teşrin-i sani tarihli nüshasında, hizmet-i devlette bulunduğum müteaddid defalarda İngiltere Devleti ile Babıâli arasında bir muahede-i hafiyye akdedilmiş olduğu beyan ile, bir sureti dahî neşredildiği görüldü.”

“Şu rivayet, geçen sene tekzib edilmiş olmasına rağmen, bu defa da ne maksada mebni ise teceddüd ediyor. Sırf tasniden ibaret olan ahidname-i defa olarak tekzib evlerim ” son kelimesine kadar tekrar ve son defa olarak tekzip ederim”

Sadr-ı sabık Damad Ferid [2]

Aslında maddelere bakarsak Damat ferit’in yalanlamasını gerektirecek hiçbir özel madde yok. Zaten politikası bunu aşağı yukarı doğrular niteliktedir. Nitekim aynı tasarıları aynı yılın Mart ayında İngiliz Yüksek Komiseri Webb’e zaten vermiş. Murat Bardakçı’dan okuyalım:

Sadrazam Ferid Paşa 30 Mart günü İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb’in makamına gitti ve Padişah adına geldiğini söyledi. Sadrazam’a göre Osmanlı İmparatorluğu dünya savaşında sadece İngiltere tarafından mağlup edilmişti, dolayısıyla bir başka galip devlete, yani öteki müttefiklere boyun eğmek dayanılmaz bir hadiseydi. Paşa Osmanlı Devleti’nin İngiltere’ye tamamen boyun eğdiğini ifade etmek için gelmişti ve Webb’e “devletin çözülüşünün nasıl olması gerektiği” konusunda yazılı bir tasarı verdi.

Bu gizli tasarının ana maddeleri şöyleydi:

– Anadolu’yla Arabistan arasında kalan ve Türklerle meskûn olan bölgelerin hâkimiyeti Padişah’a ait bulunacaktı.

– Arap ülkeleri özerk olacak ama dinî bakımdan Halife’ye bağlı kalacak, para basma hakkı padişahın elinde bulunacak, hutbe onun adına okunacak ve bu bölgelerde Osmanlı bayrağı çekilecekti.

– Hicaz bölgesi Avn ailesinde kalacak ama yanında 100 askerli bir Osmanlı siyasi temsilcisi bulunacak ve dış ilişkilerde İstanbul’la uyum içinde olacaktı.

-Medine’de bir Türk generalinin komutasında bir Türk garnizonu kalacaktı.

Yemen’de savaş öncesi durum devam edecekti.

– Ermenistan bağımsız veya özerk bir Ermeni cumhuriyeti haline gelecekti.

Bunlara karşılık İngiltere, iç düzeni sağlamak ve dışa karşı Osmanlı bağımsızlığını korumak üzere 15 yıllığına özerk bölgeler de dahil olmak üzere imparatorluğun gerekli bölgelerini işgal edecekti.

– İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki bütün istihkamlar yıkılacak, İngiliz birlikleri buraları işgal edecekti.

– İngiltere, Mısır örneğinde olduğu gibi Padişah’ın gerekli gördüğü nezaretlere İngiliz müsteşarlar atamasını “dostluk icabı” olarak kabul edecekti.

– Her vilâyete 15 yıl süreyle valilerin yanında müsteşarlık edecek İngiliz başkonsolosları tayin edilecekti.

Meclis seçimleri ve yerel seçimler İngiliz konsoloslarının kontrolü altında yapılacaktı.

İngiltere başkentte veya taşrada maliye üzerinde denetim kurma hakkına sahip bulunacaktı.

– Kanun-ı Esasi doğu halklarının kabiliyetlerine uygun bir biçimde basitleştirilecekti.

– Padişah dış siyaset konusunda mutlak bir serbestliğe sahip olacaktı.

İngiliz tarafı Paşa’nın teklifini rüşvet olarak niteledi ve İngiltere’nin müttefikleriyle arasını açabileceği gerekçesiyle kabul edilemez buldu.

Ama aynı İngiltere aynı anlaşmayı beş ay sonra bu defa kabul edilebilir gördü ve Ferit Paşa’yla İngilizler arasında 12 Eylül günü gizli bir metnin imzalandığı ileri sürüldü.

Anlaşma iki temel üzerine inşa edilmişti: İngiltere Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü ve Hilafetin İstanbul’da kalmasını kabul edecek, Osmanlı tarafı ise bu kabule karşılık bazı tavizler verecekti: İngilizler Osmanlı topraklarının istedikleri yerinde himaye kurabilecek, Babıâlî Mısır’la Kıbrıs üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, bağımsız bir Kürdistan’ın kurulmasına karşı çıkmayacak, ayrıca Padişah Müslüman halkın yaşadığı İngiliz sömürgelerinde Hilâfet’in manevi gücünü gerektiğinde İngiltere lehine kullanacak ama bu husus gizli tutulacaktı.

Anlaşmayla ilgili söylentiler Anadolu’yu tabii ki çok, hem de pek çok karıştırdı. Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal Paşa 12 Aralık günü Erzurum’daki Kâzım Karabekir Paşa’yı bir telgrafla durumdan haberdar etti ve anlaşmanın aslının ele geçirilmesine çalışıldığını yazdı. 

Anlaşma, İstanbul’la müttefikler arasında devam eden barış görüşmelerinde uyuşmazlık çıktığı sırada gündeme gelmişti. Babıâlî geçmişteki geleneksel batılı devletleri birbirine düşürme politikasından artık vazgeçmişti, zaten savaşın mağlûbu olarak bu politikayı uygulama gücünden de mahrumdu. Birkaç devlet yerine tek bir devlete, o günlerin tek gücü olan İngiltere’ye başeğme yolunu seçmişti. Anlaşma üstelik görünürdeki politikalarla da uyum içindeydi. Türkiye o sırada devam etmekte olan barış görüşmelerinde temeli atılan Sevres’e oranla çok daha az miktarda toprak kaybediyordu. Vahideddin saltanat ve hilafet kurumlarını garanti altına alırken İngiltere hilåfetin manevi desteğini elde ediyor ve üstelik Türkiye üzerinde her türlü askeri ve denetim hakkını elinde bulunduruyordu.

Konunun daha da önemli tarafı, bir devlet adamının memleketini en az zararla kurtarabilmek amacıyla da olsa bu şekilde hükümler içeren bir anlaşmayı imzalamaya hakkı bulunup bulunmadığıdır.

Ancak bu tartışma söz konusu anlaşma hakikaten varsa ve imzalandıysa yapılabilir. Zira 12 Eylül anlaşmasıyla ilgili ilk haberlerin sızmasından hemen sonra taraflar söylentileri derhal yalanladılar. İngiliz diplomatik yazışmalarında anlaşma hazırlığıyla ilgili olarak birtakım ifadeler geçiyorsa da, imzalandığı söylenen gerçek metin aradan 70 küsur sene geçmiş olmasına rağmen bugüne kadar hâlâ bulunamadı.

Şimdi son sözü bu konudaki önemli bir tanığa, hadiselerin yaşandığı günlerde Sultan Vahideddin’in yanı başında bulunan damadı İsmail Hak-kı Bey’e bırakalım. İsmail Hakkı Bey, seneler sonra kaleme aldığı notlarda İngilizlerle yapıldığı iddia edilen gizli anlaşmadan söz ederken şöyle yazıyor.

“…Sultan’ın İngiliz yanlısı politikasının doruk noktası, 1919’da imzalandığı ileri sürülen ve daha sonra Amerikan gazetelerinde yayınlanan manda anlaşmasıydı. İngiliz hariciyesi bunun tamamiyle bir hayal ürünü olduğunu açıklayarak böyle bir anlaşmanın var olmadığını ispatladı. Ancak şimdi, İngiliz belgelerinde bu hayali anlaşmaya çok benzeyen bir projeyle karşılaşıyoruz. Damad Ferid Paşa, projeyi İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’a bizzat veriyor ve projenin Sultan’ın yardımıyla kendisi tarafindan geliştirildiğine dikkat çekiyordu. Bu projeye göre Türkiye’nin düşman ülkeler karşısında bağımsızlığını koruması ve ülke içinde düzeni ve huzuru sağlaması için, İngiltere 15 yıl boyunca Türkiye’nin Asya ve Avrupa’daki tüm topraklarını işgal edecek, dostluk çerçevesinde her Osmanlı nazırı için bir müsteşar ve her vilayet için de bir vali atayacaktı. Ermenistan bağımsız yahut özerk bir devlet oluyordu. Beş aylık bir bekleyişten sonra Amiral Webb’in Damad Ferid’e böyle gizli bir anlaşmanın mümkün olamayacağını söylemesi üzerine Sultan büyük üzüntü duymuştu. Sultan bu kez, 1919 yılının Aralık ayında Yüksek Komiser De Robeck’e bir görüşme talebi yapmış ama bu isteği de reddedilmişti. Ryan,  İngiltere’nin mağlup Türkiye’ye önemli sayılabilecek bazı ayrıcalıklarda bulunabileceğini ümid eden Sultan’ın çok büyük bir yanılgı içinde olduğunu ileri sürüyor.

Buna karşılık Luke olayı daha doğru yorumluyor: “Sultan ve Damad Ferid, müttefiklerle dürüst bir işbirliği çerçevesinde Türkiye’nin çıkarlarını korumanın peşindeydiler. Şanssızlıkları, müttefiklerin dürüst olmamasıydı.”

Hakikaten, İngiliz Hükümeti’nin Sultan’a dostluğunu göstermek gibi bir niyeti yoktu. Buna rağmen Sultan onların dostluğunu kazanmak için elinden gelen herşeyi yaptı. Ermeni sürgününün suçlularını kanuni yollarla takip ettirmeye başladı, hatta iki kişiyi de astırdı. Vicdan azabını azaltmak için de asılanlardan biri için Şeyhülislamdan fetva alındı. Buna karşılık Jön Türklere yönelik işlemler tamamiyle Sultan’ın kendi tasarrufuydu ve sadece İzzet Paşa Kabinesi kurulurken yakından tanıdığı ve vatansever duygularına tanık olduğu Talat Paşa’yı diğerlerinden ayrı tutuyordu.” [3]

Görüldüğü gibi 12 Eylül 1919 daki antlaşma gerçek dışı bile olsa Damat Ferit’in 30 marttaki Amiral Webb’e verdiği tasarıyı yalanlama şansımız yok. Yani Damat Ferit ve Vahdettin buradan temiz çıkamıyor maalesef. Olsa olsa bunun tek açıklaması: İngilizlerin müttefikleriyle arasındaki durumdan dolayı bu antlaşmanın geçersiz olabileceğidir. Yani tasarıyı 30 mart’ta kabul etmeyen İngilizler 12 Eylül’de de kabul etmemesi çok normal olacaktır. Çünkü Müttefiklerin kendi aralarında anlaşamadığı ve bu tip tekil durumların işi daha çok bozabileceğini: 

bu makalemizde sizlere net olarak anlatmıştık. Daha detaylı bilgi için bu makalemizi okumanız önem taşır. 

Öte yandan bu doğruluğu meçhul antlaşmanın önemine tarihçi Salahi Sonyel hoca da dikkat çekmektedir. 

Bu sözde antlaşma Bağlaşıkların, özellikle İngilizlerle Fransızların arasını açmış, İngiliz diplomatik çevrelerini zor bir durumda bırakmıştı. Öte Yandan Türk, Fransız ve Amerikan tarihçi ve yazarlarına, İngiltere’nin Orta Doğu’da izlediği dış siyasayı sert bir dille kınamak fırsatını vermişti. O sıralarda İngilizler, sömürgeleri olan Hindistan’ın yolu üzerinde bulunan Osmanlı İmparatorluğunun yerini almasını tasarladıkları bir Büyük Yunanistan kurulmasıyla ilgili Yunan dileklerini büyük bir şevkle destekliyorlardı. Hikmet Bayur, bu antlaşmanın Fransızlar tarafından ele geçirilerek yayınlandığını ; o sıradaki duruma, İngilizlerle Padişahın istek ve düşüncelerine uyması bakımından gerçek durumun ifadesi sayıldığını ve ilk olarak 22 Ocak 1920 günlü The New York Herald Tribune adlı Amerikan gazetesinde çıktığını, daha sonra Franklin Bouillon’un bu belgeyi kendisinin elde etmiş olduğunu, ancak bir Amerikan gazetesinde yayınlanmasının daha etken olacağını düşündüğünden onu anılan gazeteye verdiğini söylediğini ve olayın kesin olarak doğruluğu üzerinde direndiğini belirtmektedir. Hikmet Bayur ayrıca, antlaşmanın imzalandığı ayda İngiliz-Fransız çekişmelerinin gayet çetin olduğunu, bugüne kadar bu belgenin gerçekten var olup olmadığının kesin olarak anlaşılmadığını söylemekte. “Vahdettin bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan kaçarken ya yok etmiş veya yanında götürmüş olmalıdır. İngilizler ise bu belgeyi o sırada yalanlamış olmalarına göre bunu -eğer var idiyse- yayınlamaları beklenmez”, demektedir. [4]

Eğer bu belge varsa derhal tekzip edilmesinin ana sebebi yine İngilizlerin kendisidir. Zira bu antlaşma saray tarafından 26 Aralık 1919 tarihinde öğreniliyor ancak Damat Ferit’in bunu tekzip ettiği tarih yukarıda Mehmet Tevfik Biren’den öğrendiğimize göre 8 Nisan 1920. Yaklaşık 4 ay sonra Damat Ferit bunu tekzip ediyor. Burada bile akıllara soru işareti gelmektedir. Zira Bunu tek taraflı İngilizler tekzip etti de iş çığrından çıktıktan sonra saray da bunu tekzip etmek istemiş olabilir mi? Atilla Oral eserinde bunu şöyle dillendirir:

Antlaşmanın Fransa çıkarları aleyhinde olması İngiltere ve Fransa’nın arasını açtı. İngiltere hükümeti hemen antlaşmanın varlığını inkâr ve yalanlama yarışına girdi. Vahdettin ve Damat Ferit, efendisi İngiltere’yi güç durumdan kurtarabilmek için bu yalanlama yarışına destek oldu. Bütün çirkinliği ile deşifre olan bu antlaşmanın ne yazık ki orijinal metni günümüze kadar henüz ele geçirilemedi. Belgenin orijinal nüshası ele geçirilebilseydi elbetteki çok iyi olacaktı. Milli Hükümet dış siyasette bunu bir koz olarak kullanabilirdi. İmzalanan bu çirkin antlaşma belgesini Lozan Konferansı’na sunardı. Milletimizin haklı davası için çok da yararlı olurdu. Gizlice gerçekleştirilen bu antlaşmanın belgeleri gün yüzüne çıkmadı. İngiliz Intelligence Servisi buna izin vermedi. Çünkü bu belge İngiltere için bir utanç vesikasıydı. [5]

Sonyel bu antlaşmaya inanan kişileri şöyle sıralar: Aralarında Ali Fuat Cebesoy, Feridun Kandemir, Rahmi Apak ve Kemal Karpat’da bulunan birçok Türk yazar ve tarihçileri böyle bir anlaşmanın var olduğuna inanmaktadırlar. Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı Tarih adlı eserde de bu antlaşmanın varlığından bahsedilmektedir. Oysa Atatürk, böyle bir antlaşmanın mevsukiyetinden şüpheli idi. 12 Aralık 1919’da, Heyet-i Temsiliye başkanı sıfatıyla Erzurum’daki XV nci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’e Sivas’tan gönderdiği kapalı telde şöyle diyordu: “Zat-ı şahanenin tasvibine iktiran ve İngiliz murahhasları ile sabık Sadrazam Damad Ferit arasında takarrür ve imza olunan 12.9.1919 tarihli muahede-i hafiye sureti bu kere Dersaadette elde edilmiştir. Teyit ve mevsukiyeti için aslının ele geçmesine çalışılmaktadır”. Celâl Bayar da bu antlaşmanın “rivayet” olduğunu ileri sürmektedir. [6]

İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Vekili Amiral Richard Webb, 8 Eylül 1919’da, yani gizli antlaşmanın imzalandığı söylenen tarihten dört gün önce, Lord Curzon’a gönderdiği gayet mahrem bir yazıda, Bırakışmanın bellisiz bir süreden beri uzayıp gitmesinin Osmanlı Hükümetine getirdiği büyük güçlüklerden Sadrazamın yine sızlandığını kaydediyor, bu süreyi kısaltmak için mümkün tek yolun Büyük Britanya ile gizli bir antlaşmaya varmak olduğu görüşünü ileri sürdüğünü belirtiyor, şunları ekliyordu: “Kendisine hemen cevap vererek böyle bir fikrin söz konusu olamayacağını, Bağlaşıklarımızla birlikte alacağımız tedbirler bir yana, tek başımıza herhangi bir davranışta bulunmayı hayalimizden dahi geçirmediğimizi söyledim. Majeste Hükümetinin Türkiye hükümetiyle herhangi bir surette görüştüğünü işitirse Bağlaşıklarımız ne der? diye sordum… Damad Ferit, buna cevaben, iktidara geldiği günden beri Bâbıâlî’nin takip edegeldiği geleneksel siyasadan kaçınarak, hiçbir zaman yabancı devletlerle ayrı ayrı entrika çevirmediğini belirtti. Sadrazamın görüşünce, Türkiye’yi savaşarak fetheden ve Türkiye’de en büyük çıkarları olan Büyük Britanya’dır”. Bu arada, İngiltere Başbakanı Lloyd George’un 18 Ağustosta Avam Kamarasında yaptığı konuşmaya işaret eden Damad Ferit, bu konuşmada Lloyd George’un, Türkiye sorununun halledilmesinde Büyük Britanya’nın pek yakından ilgilendiği gayet önemli İngiliz çıkarlarının da söz konusu olduğunu belirttiğini, bu konuşmanın kendisine gayet iyi etki yaptığını çünkü Türk çıkarlarının, Büyük Britanya’dan başka hiçbir güce dayanmadığını söyledi. [7]

Görüldüğü üzere Damat Ferit daha öncesinde İngiltere ile bir gizli antlaşma yapmak istediği çok açık ortada. Bu antlaşmayı İngilizlerin müttefiklerinden gizli yapma olasılığı olmadığı için bu antlaşma yapılmamış gibi görünüyor. Ki öyle olduğu açıktır. Damat Ferit’in istemesi burada nettir, net olmayan taraf İngilizlerin kendisidir. Dolayısıyla Antlaşma metni doğrudan tekzip edilmek zorunda kalınıyor. Çünkü bunun doğru olma şansı İngiltereyi müttefikleri ölçüsünde çok zor duruma düşürecektir. 

Olayı bir de Hikmet Bayur’dan dinleyelim:

Bu konu ile ilgili olarak 12 Eylül 1919 da sadrazam Damat Ferit ile İngiliz murahhası arasında imzalandığı ve az sonra Padişahca onaylandığı ileri sürülen bir gizli anlaşma Fransızlarca ele geçirilip yayınlanmıştır. Bu belgenin gerçekten var olup olmadığı üzerinde çok tartışılmıştır, ancak o sırada duruma ve hem İngilizlerin hem de Padişahın istek ve düşüncelerine çok uygun olduğu ve bunların kâğıt üzerine dökülmesinden ibaret bulunduğu için gerçek durumun bir ifadesi sayılabilir. Onun 4. ve 7. maddeleri yukarıda, andığımız fetva işine verilen önemi gösterdiği gibi İngiltere’nin o devirlerde bütün Müslüman hükümdarlardan veya Ağa Han gibi dinsel önderlerden nasıl faydalandığını gösteren bir örnektir.

Bu, ilk olarak 22 Ocak 1920 günlü «The New York Herald Tribune>> adlı Amerikan gazetesinde çıkmıştır. Daha sonra <<<Ankara Anlaşması» adını taşıyan ve 20 Ekim 1921 de imzalanan Türk-Fransız anlaşmasının imzalayıcısı, Fransa Mebusan Meclisinin Dışişleri komisyonu sözcüsü Franklen Buyon (Franklin – Bouillon) bu belgeyi kendisinin elde etmiş olduğunu, ancak bir Amerikan gazetesinde yayınlanmasının daha tesirli olacağını düşündüğünden onu anılan gazeteye verdiğini bizlere söylemiştir ve olayın kesin olarak doğruluğu üzerinde direnmiştir.

Bu anlaşmanın dördüncü maddesi ayrıca dikkate değer. Genel savaş sırasında yapılmış gizli paylaşma antlaşması ile Suriye Fransız bölgesi olarak tanınmıştı. Ancak Mondros bırakışmasından sonra orayı elde tutan İngiltere bir çok düşünce ve bahanelerle bu ülkenin en büyük kısmını Fransızlara devretmeye razı olmamaktaydı. Üzerinde durduğumuz Halife-İngiltere anlaşmasının imzalandığı Eylül 1919 ayı ise İngiliz – Fransız çekişmelerinin en çetin olduğu bir zaman idi. Bunun imzasından üç gün sonra 15 Eylül’de İngiltere ile Fransa arasında Suriye hakkında «Onlar Meclisinin onayladığı bir anlaşmaya varılır. Buna göre İngiliz birlikleri Suriye’den çekilip yerlerini Fransız birliklerine bırakacaklar, ancak bu ülkenin Şam, Hama, Homs ve Haleb’i içine alan Doğu bölgesinde Fransız askerleri bulunmayacak ve oralarda yalnız Arap birlikleri bulunacaktır.

Görüldüğü gibi Halife-İngiltere anlaşması İngiliz – Fransız çekişmelerinin en çetin olduğu bir sırada imzalanmış olup İngiltere’ye Suriye’den elini büsbütün çekmemek imkânını verecek özde idi.

Ancak şu yönü de söylemek gerekir ki bugüne kadar bu belgenin gerçekten var olup olmadığı kesin olarak anlaşılmamıştır. Vahdettin bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan kaçarken bunu ya yok etmiş veya yanında götürmüş olmalıdır. İngilizler ise belgeyi o sırada yalanlamış olmalarına göre bunu yayınlamaları beklenemez. [8]

Hikmet Bayur’un da söylediği gibi bu antlaşmanın maddeleri zaten sarayın politikasına uyduğunu ancak böyle bir antlaşmanın bahsettiğimiz gibi ingilizlerden dolayı tekziplendiğini ve sarayında buna uyduğunu açık bir şekilde görmekteyiz. Yani antlaşma olabilir de olmayabilir de eğer varsa da bunu Vahdettin giderken yok etmiş olabilir. Zira İngiliz zırhlısı ile gitmeden bir gece evvel Vahdettin evrak yok etmektedir. Bardakçı’dan okuyalım.

Gecenin neredeyse tamamını evrak imhasıyla geçirmişti Şahbaba. Sertabib Reşad Paşa ve üçüncü musahib Hayrettin Ağa’yla beraber tomar tomar evrak yakmıştı şöminede. Taaa veliahdlığından, yıllar öncesinden kalan hususi yazışmalar, ağabeyi Abdülhamid zamanını hatırlatırcasına sıra sıra jurnaller, ihbar mektupları, Anadolu’nun zaferinden sonra İstanbul’dan uzaklaşabilmek için yardım isteyen Kuvâ-yı Milliye aleyhdarlarının arîzaları ve belki de Anadolu’yla seneler boyu gizliden gizliye yapılan yazışmalar, hepsi şömineye gitmişti. Yanmış evrakın külleri sömineden salonun zeminine taşmıştı.” [9]

Bundan sonrasını Atilla Oral’dan yazıp makalemizi bitiriyoruz.

Damat Ferit ve Vahdettin’in İngilizlerle yaptığı gizli antlaşma günümüzde de sıkça gündeme geliyor. Tarihçiler bu konuda birçok yeni fikir ve ihtimaller ortaya koymaya devam ediyor. Ancak bu konuda ortaya belge koyabilen çok az araştırmacı var. Çünkü belge bulmak boş fikir öne sürmek gibi, kolay ve ucuz bir iş değil. Belge ve bilgi bulmak için arşivlerde, kütüphanelerde dirsek çürütmek, ilgili kişi ve kurumlara müracaat etmek, sabırla ve inançla araştırmaları sürdürmek, Osmanlıca bilmek, sahafları ziyaret etmek, nadir kitap ve eski belgelerin satıldığı müzayedeleri takip etmek ve büyük paralar harcamak gerekir. Nihayet bütün bunlardan sonra elde edilen belgelerin çeviri ve transkripsiyonlarını düzgünce yaparak yayıma hazırlamak gerekir. Oysa eline belge değmemiş, fikir fedaisi, çakma tarihçiler böyle zahmetlere katlanmaz. Osmanlıca öğrenmeye gerek duymaz. Onlar villalarından çıkmaz ve eski belgelerin tozunu da asla yutmaz. Lüks içinde yaşadığı residence dairelerinin manzarasından ilhamlarını fazlasıyla alırlar. Uydurup uydurup yazmaktan da, hiç utanmaz ve sıkılmazlar.

Ülkemizin işgali üzerinden 90 yıl geçti. Artık ipe sapa gelmez, boş fikirlere değil, somut belge ve bulgulara ihtiyaç vardır. Belgelerin ışığında hareket eden bir araştırmacı olarak, Damat Ferit’in İngilizlerle yaptığı gizli antlaşma konusunda, boş bir fikir öne sürmem mümkün değil. Bu yüzden kitabımda ilk kez yayımlanan bir belgeye yer verdim.” Bu belge Mustafa Kemal Paşa imzalı bir telgraftır. Belgede Mustafa Kemal Paşa İngilizlerle Damat Ferit Paşa arasında yapılan gizli antlaşmanın maddelerini Ali Fuat Paşa’ya bildiriliyor. Elbette ki bu belge gizli antlaşmanın varlığını kanıtlamaz. Fakat, yapılan bu gizli antlaşmayı Mustafa Kemal Paşa’nın ciddiye aldığını ve önemsediğini kanıtlar. Ülkemizin kurucusunun önemsediği ve ciddiye aldığı bu olayın iç yüzünü ortaya çıkarmak Türk tarihçileri için bir görevdir. Ancak ne yazık ki kapalı kalan olayları ortaya çıkarma konusunda büyük bir gayretsizlik içindeyiz. Vahdettin ve Damat Ferit her ikisi de bu antlaşmaya imza atacak şahsiyete sahipti. Her ikisi de tıynet yönünden böyle bir ihaneti gerçekleştirmeye fazlasıyla uygundu. Nitekim bu antlaşmadan daha beterini, birkaç ay sonra Sevr’de imzalayıp Saltanat Şurası’nda tasdik ettiler. Sefilliklerini ve ne kadar alçalabileceklerini cümle aleme gösterdiler.

İhanet belgesinin aslı nerede?

Türk Milli Mücadelesi başarısız olsa, Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanıp kurşuna dizilse, TBMM dağıtılsaydı. Vahdettin despot düzenini kursa, ülkemiz Hindistan gibi İngiliz Mandası altına girseydi. Yani arzu ettikleri gibi, başkenti Boğaziçi’nde olan, İngiliz güdümünde küçük bir Osmanlı Emirliği yaratabilselerdi. Bugün aslını bulmakta zorluk çektiğimiz bu ihanet belgesi, bu Osmanlı Emirliği’nin baş tacı olurdu. Damat Ferit’in Vahdettin adına imzaladığı bu paçavra, o zamanın en değerli devlet belgesi olarak kabul edilirdi. Sultan ve eniştesinin Britanya Devletinin Majesteleri’ne sadakatinin hücceti olurdu. Belgenin çevresi tezhip sanatıyla süslenirdi. Türk Milliyetçilerinden kurtuluşun, ümmetçilik ve istibdada geri dönüşün yegâne simgesi olurdu. Müzelerde sergilenir ve ders kitaplarında yayınlanırdı. Milletimize o günleri göstermediği için Allah’a şükretmeliyiz.

Vahdettin’in, İngiliz Savaş gemisine binerek firar ettiği gün, belgenin orjinalini yanında götürdüğü, çeşitli tarihçilerce ileri sürülür. Ancak belgenin aslının Damat Ferit’in elinde olma ihtimali çok daha kuvvetlidir. Damat Ferit, Nice’de hastalandığı zaman Sanremo’da bulunan Vahdettin Tütüncübaşı Şükrüyü, Nice’e gönderdi. Şükrü Bey Damat Ferit’le görüştü. Hasta yatağındaki Damat Ferit Şükrü Bey’e:

“- Bak görüyorsun, dedi, orada iki çanta var. Bir parçacık canlanabilirsem, -onların muhteviyatını bir daha gözden geçirmek niyetindeyim. Yok.. Emr-i hakk vaki olursa, sen bu çantaları alıp Efendimiz’e teslim edeceksin. Anahtarları da Mediha Sultan’dadır. Haberi vardır. Sana verecektir. Bu çantalarda çok mühim vesikalar ve mahrem evrak mevcuttur. Bunların, efendimizden başkasının eline geçmesini istemiyorum. Günün birinde lâzım olacaktır. Bu nedenle, sen San Remo’ya dönme. Burada kal, bir müddet beni bekle..” der.

Şükrü Bey, San Remo’da bulunan Vahdettin’i telefonla arayıp bilgi verir. Damat Ferit’in yanında birkaç gün bekler. Damat Ferit kısa bir süre sonra vefat eder. Şükrü Bey çantaları alıp Vahdettin’e, San Remo’ya götürmek ve vasiyeti yerine getirmek ister. Ancak Damat Ferit’in üvey oğlu Sami tüm ısrarlara rağmen çantaları vermez. Şükrü Bey bunun üzerine Vahdettin’i yeniden arayıp durumu bildirir. Bu defa Vahdettin, doğrudan telefonla Sami’yi arar ve onunla görüşür. Sami, Vahdettin’in ısrarlarını umursamaz ve hatta telefonu onun yüzüne kapatır. Damat Ferit’in üvey oğlu Sami, çok gizli belgelerle dolu iki çantaya el koyar. Tütüncübaşı Şükrü, çaresizce San Remo’ya eli boş döner.

Saray Başkâtibi Rıfat Bey anılarında Vahdettin’in yeğeni Sami’nin İngiliz Rahip Dr. Robert Frew’in çok yakın ahbabı olduğunu yazıyor. Damat Ferit ve Vahdettin’in bütün sırlarıyla dolu iki çantayı eline geçiren Sami’nin bunları ne yaptığı bilinmiyor. Olayın bu yönü şimdilik belirsiz. Araştırılması gereken önemli bir konudur. Paragöz Sami’nin belgeleri İngilizlere veya başka kişi ve kurumlara satıp satmadığı öğrenilememiştir. Vahdettin ve Damat Ferit’in İngilizlerle yaptığı gizli anlaşmanın aslının bu çantada bulunan belgeler arasında olma ihtimali çok yüksektir. Beş yıl süren işgal döneminde Vahdettin ile İngilizler arasında yapılmış muhaberat ve yazışmalar henüz gün yüzüne çıkmadı. Koca beş yıl için Vahdettin imzalı bilinen sadece iki mektup var. General Harrington kitabında bu belgeleri yayımlamasaydı, bunları da bilmiyor olacaktık. Kim bilir bu konuda ne rivayetler ortada dolaşacaktı. Oysa bu iki belge, Vahdettin’in firarı konusunda hiçbir tereddüde yer bırakmadı. [10]

Her şey ortada. Yorum sizin. Antlaşmanın olup olmadığı bizi ilgilendirmiyor. Zaten yapılanlar ortada. Damat Ferit’in ne yaptığını zaten 

bu makalemizde açık bir şekilde yazdık. 

REFERANSLAR:

1- Atilla Oral, Charles Harington, Demkar Yayınevi, s.88

2- Mehmet Tevfik Biren, 2. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke Devri Hatıraları, Cilt 2, Arma Yayınları, Hazırlayan: F. Rezan Hürmen, İstanbul- Kasım, 1993, s. 277-278

3- Murat Bardakçı, Şahbaba, Turkuaz Yayınları, s.150-154

4- Sonyel, https://belleten.gov.tr/tam-metin/3371/tur#fn16

5- Oral, a.g.e, s. 88,

6- Sonyel, a.g.e

7- Sonyel, a.g.e

8- Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri, Güven Basımevi, Cilt 1, Ankara, 10 Kasım 1963, s. 204-206

9- Bardakçı, a.g.e, s. 251

10- Oral, a.g.e, s. 89-90