Bugün sizlere ortalıkta bilgi kirliliğinin en çok yaşandığı konulardan birine açıklık getireceğiz. Bu konu gerçekten ortalıkta hurafe boyutuna varır derecesinde gezmektedir ki, insanın bu çöplükte nefes alması bile olanaksız duruyor adeta. Öylesine bilgisizce ve öylesine bilgisiz insanların ortaya attığı bir konudur ki bu: Başta NFK (ismini yazmaya gerek yok) gibi işi sadece şiir yazmak olan bir uydurukçunun ortaya attığı belgesiz mesnetsiz zırvalamalardır bu garabet boyutundaki iddialar. Birde bu muhteremin ekürisi olan Fesli Kadir – ki NFK ya bu konuda beş kuruş etmez der, ama kendisi yirmibeş yıl dava arkadaşlığı yapmıştır- var ki; o kitaplarında bu konu da NFK kadar hurafe boyutuyla yazmasa da, konu üzerinde uydurma tezleri yine de mevcuttur. Biz bütüne bakarak bunların ne denli senaryo ürünler olduğunu size apaçık bir şekilde göstereceğiz. Hazırsanız başlayalım.
Başlamadan önce konu bütünlüğü açısından Mustafa Kemal ve Mondros Mütarekesi Meselesi adlı makalemizi okumanız yararlı olacaktır.
“…tek ve zayıf vesikalar ve ihtimaller üzerinde kat’î hükümler vermek sureti ile vakayı tespit etmeye çalışmak da çok zararlıdır: bu son tarzda güya vesikalar göstererek yürütülen bir sürü mütalaaların ve bu tarzda yazılan eserlerin ne kadar çürük olduğu görülmüştür. Bu tek ve zayıf vesika ve ihtimalli mütalaalarla tarih yazmak eski tarihlerde yazılmış olan tarihlerden daha ziyade vakayı içinden çıkılmaz bir hale getiren sakim bir usuldür…” [1]
Vahdettin’in Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Milli Mücadele için gönderdiği mevzusuna genel olarak tarihi vesikalar değil sonradan yazılmış olan anıların kaynak ettiğini söylememiz de fayda var. Bu minvalde bu yazı da anılara yer verdiğimiz gibi Vahdettin’in bu anıların tam tersi yönünde iş yaptığını da göreceksiniz. Hal böyle olunca; Mesele tamamen söylentiden ibaret olduğunu anlayacaksınız.
Yazımıza Gotthard Jaeschke’nin her şeyi özetleyen bir sözüyle başlayalım.
“Osmanlı İmparatorluğu’nu, İngiltere’nin yardımı ile kurtarabilmek için bu devletin lûtuf ve inayetini dilenmek mecburiyetinde olduğu gibi zorlu bir düşünceye mağlup olmasaydı, talihin ağır sillesine belki daha kuvvetle dayanabilir ve böylelikle daha cesurca kararlar almak üzere kendini toparlayabilirdi.” [2]
Öyle ya, Vahdettin tüm her şeyiyle İngilizlere güvenerek ülkenin kurtulacağını düşünmemiş miydi? Kendi tabiriyle (Hicaz beyannamesi) Kuvay-ı Milliye gücüne bir zamanlarda bende inandıydım [3] derken esas güvendiği kavramın İngilizler olduğunu söylemiyor muydu? Peki daha sonra ne değişti de tam tersi işler yapmaya başladı.
Şimdi bobini biraz geri sarıp Mustafa Kemal’i Anadoluya gönderen sebebin ne olduğuna bakalım.
İtilaf devletlerinin yüksek komiserliklerine Anadolu’da bazı huzursuzlukların cereyan ettiği duyurulmuştu. Orada burada küçük yangınların parladığı oluyordu; eşkıyalık olayları artıyordu; terhis edilmiş askerler eşkiya çeteleri gibi ülkenin içinde dolaşmaktaydı; ayrıca İttihatçılar komitesi de kuşku uyandıran eylemlerde bulunmaktaydı. Aslında bütün bunların pek öyle büyük bir önemi yoktu, ama ne de olsa asayişin sağlanması zorunluydu. Bunun için de demir elli biri gerekliydi. Özellikle tam anlamıyla ulaşılamayan doğu bölgesinde durum kaygı vericiydi. Ermeniler, Türkler, Kürtler dişlerini gıcırdatarak birbirlerinin karşısına dikilmişlerdi. Ve hâlâ her tarafta silah vardı. Ordunun derhal etkisiz hale getirilmesi Mondros Mütarekesi’nde ne yazık ki unutulmuştu. Ordunun terhisini şimdi hızla tamamlamak, bütün savaş malzemesini bir an önce toplayıp emin yerlere depo etmek gerekiyordu. Bazı olayların ışığında -Paris’ten verilen direktifler böyle diyordu yapılması olası direnişlere daha baştan meydan verilmemesi arzu edilmekteydi.
Türk hükümetinden doğuya gönderilecek güvenilir bir kimsenin ismen bildirilmesi istendi. Durum harbiye nezaretine iletildi. Müsteşar Cevat Paşa, Mustafa Kemal’i önerdi; onun niyetleri hakkında biraz bilgisi vardı, nazır da bundan pek büsbütün habersiz değildi. Mustafa Kemal’e durum bildirildi. O da öngörülen “doğu illerindeki asayişsizlik durumunu yerinde saptamak ve gerekli önlemleri almak” görevinin başarılması için, belirli bir komutanlığın ve olağanüstü yetkilerin verilmesinin zorunlu olduğunu belirtti. Böylece kendi telkiniyle bir ordu müfettişliği düşüncesini ortaya çıkarmış oluyordu.
Sadrazam Damat Ferit, harbiye nazırlığının önerisini uygun buldu. Padişah da bu atamadan yanaydı. Belki de asıl niyetinin ne olduğu bilinmeyen bu generali başkentten uzakta bir işlerle uğraştırmak daha uygun görülmüştü. Fakat İngiliz yüksek komiseri önceleri bu atamayı onaylamak istemedi.
Nasıl istesin, Mustafa Kemal tehlikeli görülüp, pek yakında Malta Adası’na, toplama kampına gönderilecekler listesinde bulunuyordu. Damat Ferit, generale kefil olup, sonunda yüksek komiseri kararından caydırmayı başardı. Ayrıca Mustafa Kemal’i müttefiklere, Enver’in politikasına sürekli karşı çıkmış ve Almanya’nın hasmı olarak tanınan biri diye özellikle tavsiye etti. Mustafa Kemal aldığı yazılı buyrukta, yetki genişletilmesi doğrultusunda değişiklikler yaptırdı, bu şekilde eline hiçbir şüphe uyandırmadan dilediği gibi yararlanabileceği bir silah geçiriyordu. Hazırlanan yönergeyi sadrazam uzun uzadıya incelemeden imzaladı, harbiye nazırı baştan biraz duraksadıysa da, sonra o da altına mührünü bastı. Böylece Mustafa Kemal, padişahlık hükümetinin güvenilir adamı ve işgal kuvvetlerinin resmi görevlisi sıfatıyla Anadolu’ya gidiyordu. Ordu müfettişliği görevinin dışında, ayrıca doğu illerinin genel valiliği yetkilerini de almıştı. [4]
Vahdettin değil mi peki Damat Ferit’i sürekli erk’e getiren kişi. En güvendiği adamı değil mi? Peki nasıl oluyor da Sevr’de taslağı imzalamayan Vahdettin (olabildiğince geçiştirerek oyalama taktiği uyguladığını söyler) Damat Ferit’in yanlış yaptığı her politikasında ağzını açıp tek kelime söylemez. Neyi bekliyordu dersiniz?
Damat Ferit ile ilgili yazımızı aşağıdaki linkte ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz:
Peki ne diyordu İslamcı komplo teorisyeni Mustafa Armağan:
Samsun’a İngiliz vizesi
Önce 1991 yılında Kâzım Karabekir Paşa’nın damadı Prof. Dr.
Faruk Özerengin tarafından Vehbi Vakkasoğlu’na “bir dost” rumuzuyla gönderilerek ilk kez gün yüzüne çıkarılan İngiliz vizesini kendi gözünüzle görmenizi istiyorum. Vize belgesinin üzerinde,
“Bureau Interallié de Contrôle des Passeports
British Section Good Por Passage to Samsoun
Constantinople 16.5.(19)19″
diye yazılı. İngiliz işgal komutanlığının Samsun’a gitmesinin uygun olduğuna dair bir “pasaport” bu. Tarih 16 Mayıs 1919… Yani Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan ayrıldığı gün verilmiş resmi belge bu.
Burada zikredeceğimiz diğer belge, Harbiye Nezareti antetli kağıda yazılmış bir “İrade-i Seniyye, yani Padişah İradesi, Kararı.
Zaten sol üstte de “Mehmed Vahidüddin” imzası açıkça okunuyor. [5]
Görünür boyutuyla Mustafa Kemal’i Samsun’a Vahdettin değil de İngilizler göndermiş gibi bir algı yapıyor muhterem arkadaş. İşin doğrusu şu ki; Ya kimden izin alacaklardı? İşgal edilen bir ülke de Vahdettin İngilizlerden gizli herhangi bir şey yapabilir miydi?
Mısıroğlu da öyle demiyor mu zaten:
Devrine ait kusurların hemen hepsi etrafına aittir, demiştik. Bu etraf içinde en mes’ul ve hatalı olanlardan biri Damat Ferid’tir. Gerçekten gayet bilgili ve kuvvetli bir şahsiyete sahip olan Damad Ferid Paşa kat’iyyen hâin olmamakla beraber burada izahı imkânsız olan çeşitli sebeplerle çok hatalı bir siyaset takip etmiştir. O devrin pek buhranlı olan şartlarının getirdiği şaşkınlık ve mecburiyetlerin tahlil ve münâkaşasına bu eserde imkân yoktur. Ancak şu kadarını belirtmekle iktifa edelim ki, Sultan Vahdettin’in O’nu birkaç kere arka arkaya sadrazamlığa getirmiş olmasını ulu orta tenkid edenler, İstanbul’da herşeye hâkim olan işgal kuvvetlerinin baskısını unutmakta veya bilmemezlikten gelmektedirler. [6]
İşgalden önce İngiliz baskısı mı vardı diye sorarlar adama. Neyse konumuz o değil. Armağan şunu demeye çalışıyor bize. Mustafa Kemal’e İngilizler yardım etti tezini göya kafasında şekillendirmeye çalışıyor. Hal böyle olunca İngilizler Milli Mücadele için mi gönderdiler acaba diye sorası geliyor insanın. Öyle ya! Vahdettin Milli mücadele için göndermemiş miydi Mustafa Kemal’i anadoluya? Ya bir çelişki var ya da durum aynen böyle. Ki çelişki olduğu çok açık görünmüyor mu? Ancak bunu kabul etmek istemeyen Anti-Kemalist, komplosuna gizli gönderildi diyerek açıklık getirmeye çalışıyor. Gizli mi? Nasıl bir gizlilik bu… Belki de Malta’ya iltica etmeden (Vahdettin’in kendi söylemiyle) bir gece evvel yaktığı belgelerin [7] içinde belki bu gizlilikte vardır ne dersiniz?
Peki Anadoluya Mustafa Kemal’i kim gönderdi?
O günün şartlarına göre bir generalin böyle önemli bir göreve tayininin Genelkurmay, Harbiye Nezareti, Sadrazam ve Hükümet, Padişah ve nihayet İşgal Kuvvetleri Kumandanlığı barajlarından geçmesi gerekmekte idi. Samsun olaylarının tahkiki ve asayişin sağlanması maksadıyla ve 9. Ordu Kıtaatı Müfettişi sıfatıyla Anadolu’ya gönderilmek üzere Mustafa Kemal Paşa’nın seçilmesi bu bakımdan özellikle üzerinde durulacak bir konudur.
Önce, bazı yanlış kanıların düzeltilmesi için işaret etmek gerek ki, Mustafa Kemal Paşa’ya verilen görev O’nu Anadolu’ya aktarmak için bilhassa icat edilmemiştir. Bütün olaylar bunu açıkça göstermektedir. Tayin keyfiyetinin böyle maksatlı bir yönü olamaz. Samsun olaylarına verilen önem, Anadolu’ya geçmek niyetinde olan M. Kemal, Paşa’ya nihayet bir fırsat yaratmıştır. Diğer taraftan, Paşa’nın o sıralarda İstanbul’un uzaklaştırılması gereken tehlikeli bir şahıs olarak görüldüğünü kabule de pek imkân yoktur. Kendisine verilen görevin önemi ve geniş yetki, bu kabil iddiaları çürütmektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, İngiliz şikayetlerini önlemek için aranan adam muktedir ve güvenilir bir kumandan olmalı idi. Mustafa Kemal Paşa, harp içinde başarı kazanmış, şöhret yapmış genç kumandanların başında geliyordu. Görevin istediği birinci vasıf bakımından mükemmel bir aday idi. Genelkurmay ve Harbiye Nezareti barajlarını kolayca geçebilirdi. Enver Paşa’ya ve Almanlara aleyhtarlığı, bunlarla hiçbir zaman geçinememiş olması da istenilen güveni veriyordu. Gerek zamanın hükümeti ve padişah, gerekse İngilizler, İttihatçılık ve Alman düşmanlığında ortak bir görüş taşıdıklarından, Mustafa Kemal Paşa görevin istediği ikinci vasıf bakımından da kusurlu sayılamazdı. Nitekim, İngilizler Ali İhsan Paşa ve Yakup Şevki Paşa gibi bazı ordu kumandanlarını işbaşından uzaklaştırdıkları, hatta tevkif ettikleri halde Mustafa Kemal Paşa’ya dokunmamışlardı.
Başta Sadrazam Ferit Paşa olmak üzere hükümetin, Mustafa Kemal Paşa’ya güven duymasında Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in rolü olduğunu kabul etmek gerekir. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ileri gelenlerinden olan Mehmet Ali Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa’yı tanımış ve akraba olduğu Cebesoy ailesinin de tesir ve telkini ile Paşa hakkında müspet kanaat edinmişti.
Mustafa Kemal Paşa’nın tayinini kolaylaştıran bu ilişkiden başka, Bahriye Nazırı Avni Paşa üzerinde de durmak gerekir. Avni Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın damadı, Mustafa Kemal Paşa’nın dostu idi. Sık sık görüşürlerdi. Kuvvetli bir kişiliği olmamakla beraber, kabine üyesi bulunması ve tayinle ilgili nüfuzlu bir nazıra akrabalığın verdiği yakınlık, Mustafa Kemal Paşa’nın tayininde az çok müessir olmuştur.
Sultan Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa hakkında kanaati, hiç şüphe yok ki, O’na en az bu önemli görevin verilmesine müsaade edecek kadar müspet idi. Veliahtlığından beri tanıdığı fahri yaverinin kabiliyetinden kendisine olan bağlılığından şüphe edecek hiçbir sebep yoktu, ikisi de Enver’i sevmiyorlardı.
Aynı kimseye karşı duyulan bu ortak his onları az çok birbirine yaklaştırmış olmalıydı. Kaldı ki, Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’nın ancak büyük işlerle tatmin olacak mizacını biliyor ve muhtemelen O’nun şahsında mevcut güçlüklerin yenilmesinde iki taraf için de kârlı neticeler sağlayacak bir müttefik görüyordu.
Böyle bir yorumda bulunmamızın en önemli sebebi, Mustafa Kemal Paşa’nın tayinine ait iradei seniyenin ufak bir tereddüt gösterilmeden derhal çıkarılmasıdır. Harbiye Nezareti, Paşa’nın tayinini, Padişah’a arz edilmek 30 Nisan’da Sadarete yazmış ve ayı gün Padişah’ın iradesi alınmıştır. [8]
Burdan görüldüğü üzere onay mercii en son padişaha ve daha sonra da İngilizlere ulaşacak şekilde ilerlemiştir. Konuyu bir de Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas’tan dinleyelim:
Cevat Abbas’tan Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya: “Mustafa Kemal’i Vahdettin’e önerin”
Diğer taraftan Harbiye Nezareti’ne getirilen Müşir [Vali] Şakir Paşa’nın bacanağı Kaymakam Doktor Bay Ahmet Raşit’le sıkı münasebette bulunuyordum. Bu zatla yalnız akrabalığımız dolayısıyla görüşmüyordum. Hakikaten Ahmet Raşit merhumu, namuslu ve faziletli bir zat tanıdığımdan hürmetle sever, sık sık apartmanına gider ve kendisiyle memleket işlerinde ürkütmeyecek kadar açık dertleşirdim.
Ahmet Raşit’e, hikâye ve tasvirlerimle Mustafa Kemal’in askeri dehasını Şakir Paşa’ya tanıtmak istiyordum. Yalnız her iki zattan da Atatürk’ün Anafartalar’la Conk muharebelerinde tanıdığım ve taptığım ve sonradan en yakın bir arkadaş gibi takip ettiğim yüksek kabiliyetlerini gizliyordum.
Harbiye Nazırı Mareşal Şakir, merhum Bay Ahmet Raşid’in evinde yatıp kalkardı. Bir gün doktorun (Ahmet Raşit’in) vasıtasıyla uzun görüştüğüm Şakir Paşa’ya, “O yalnız bir askerdir. Verilen emri yapar. Hele Vahdettin hazretlerine pek bağlıdır. Padişahın Almanya seyahatleri esnasında kumandanım Mustafa Kemal’i İstanbul’un ikinci fatihi takdiriyle şereflendirmişlerdi. Padişahımız kendilerini çok iyi tanırlar. Her işlerinde yaverleri Mustafa Kemal Paşa’dan azami istifade edebilirler. Esasen kendileriyle görüşseler Mustafa Kemal’in saydığım askeri niteliklerini bendenizden daha iyi takdir buyuracaklarından eminim. Büyük harbin dört senesi içinde İttihat ve Terakki zümresiyle uğraştı durdu. Politikadan nefret eder. Onun ordu müfettişliklerinden biriyle çırak buyurulması padişahımıza teklif olunamaz mı? Bir deneseniz, memleket ve ordu için kıymetli bir kumandan kazanmış olacaksınız” cümleleriyle özetlenen Atatürk’ü anlatmış ve emniyet ve itimat oluşturmaya çalışmıştım.
Sözlerimi, Mareşal Şakir merhumun tekrar ettiği sorularına, tereddüte düşmeden ve anlamlarını değiştirmeden verdiğim cevaplarımla inanılır bir hale getirdim. [9]
Şimdi bir de meseleyi Mustafa Kemal’in ağzından topluca sunalım:
Şişlideki evimde idim. Bir gün Anafartalardan beri yaverim bulunan Cevat Abbas geldi Bana «Harbiye Nazırı Şakir Paşa dairelerinde sizinle görüşmek istiyor..>> dedi. Ben de kabul ederek ertesi gün Harbiye Nezaretine gittim. Az konuştuk. Biraz sonra masanın üstünde bulunan bir dosyayı bana uzattı: <<Bunu okur musunuz?» dedi. Ben de dosyaları karıştırdım ve okudum. Dosya ecnebî zabitlerinin raporlarıydı. Hemen hepsi şu mealde raporlardı: Türkler, Samsun ve etrafındaki Rum köylerine tecavüz ediyorlar ve buna devam etmektedirler. Osmanlı hükümeti bu tecavüzleri menedebilecek kudrette değildir. Samsun ve havalisinin emniyet ve âsayişini temin etmek insanlık borcumuzdur. Bundan başka bir raporda da: «Eğer Osmanlı hükümeti burada asayişi temin edemezse, o vazifeyi biz yapacağız!» diye yazılıydı. Bu raporları okuduktan sonra Şakir Paşanın yüzüne baktım:
Arzunuz Paşam?
Buralarda böyle bir hadise var mıdır?
Zannetmiyorum, belki de mevcuttur.
İşte bu sebepledir ki, bu meseleyi tetkik etmek için, buraya bir zat göndermek lazımdır. Biz Sadrazam Ferit Paşa Hazretleriyle konuşarak bu işi size vermeyi düşündük.
Benim Samsundaki vazifem, Türklerin Rumlara zulmedip etmediklerini mi tetkik etmektir?
Şakir Paşa:
Evet!
Müsaade ederseniz, bu vazifenin sıfatı nedir? Bu hususta Erkânıharbiye Reisi ile görüşeyim.
Dedim ve Erkânıharbiye Reisi Fevzi Paşa Hazretleriyle görüşmek için gittim. Fakat kendileri hasta olduğundan evinde imişler. Bunun üzerine benimle İkinci Reis Konuştular. Bu günlerde bir ordu müfettişliği ihdası düşünülüyordu. Bunu elde etmeyi düşündüm ve muvafık buldum. İkinci Reis, Harbiye Nazırı ile görüştü. Aldığı direktif şu idi: «Maksat Samsun ve etrafında Rumlara zulüm eden Türkleri yola getirmektir. Sonra da Anadolunun muhtelif yerlerinde beliren Kuvayı Milliyeyi ortadan kaldırmaktır, dedi.
İkinci Reise dedim ki:
Salâhiyet kâğıdıma onların bütün istediklerini, istedikleri gibi yazınız. Yalnız bu iki noktayı da ilave ettirmeniz låzımdır.
Erkânıharbiye İkinci Reisi yüzüme hayretle bakarak:
– Orada bir şey mi yapacaksınız?
Deyince etrafıma bakındım:
Lütfen bana yaklaşınız, evet! Bir şey yapacağım, bu maddeler yazılsa da yazılmasa da bir şey yapacağım.
Deyince, Paşa gülümsedi:*
Vazifemizdir, yapacağız!..
Dedi ve beni Dokuzuncu Ordu Müfettişi yaptılar. [10]
Şimdi tüm mesele burayı anlamakta geçiyor. Mustafa Kemal Anadolu’ya resmi olarak hangi amaçla gönderildi. Cevap: Milli Mücadele mi? Yoksa İngilizlerin isteklerini yerine getirmek için mi? Tabii ki ayan beyan ortada ki resmi amaç: İngilizlerin isteklerini yerine getirmek. Peki nerden çıkıyor o zaman bu Milli Mücadeleyi başlat, vatanı kurtar meselesi? Tabii ki, Vahdettin tarafını tutan anılardan kaynaklanıyor. Başka şansı var mı? Mustafa Kemal’i ortaya çıkaran sebep, İngilizlerin hükümete Samsun ahalisi için çektikleri nota değil mi? O halde ilk olarak ilgilenecek kısım hükümettir, Padişah değil… Yukarıdaki verilenden de zaten ilk olarak bu işle Harbiye Nezareti’nin ve Hükümetin ilgilendiği çıkmaktadır. Bunun haricinde yan dallardan gelen basiretsiz anıların hiçbir ehemmiyeti yoktur. Biz direkt bu makale de Vahdettin’in yaptıkları ile mevzuyu netleştireceğiz. Zira senaryo kısmına girersek bu makale romandan başka hiçbir şeye hizmet etmez. Yok Ferit Paşa, Mustafa Kemal’i rakip gördüğü için uzaklaştırdı. Yok Vahdettin San Remo’da yakınlarına böyle söylemiş. Bir sürü teneke sesi… Vahdettin bütün bunları Hicaz Beyannamesi’ne bir cümle bile koymuyor ama, sebep? Onlarda bilmiyor.. Geleceğiz oraya…
Mustafa Kemal Vahdettin ile ne görüşüyor bir de ona bakalım:
Bundan sonra Atatürk, Yıldız sarayına giderek Sultan Mehmet Vahdettin ile görüşmelerini anlattı.
Yaverim Cevat Abbas yine eve geldi. Bugün telaşlıydı.
Bana:
Zatı şahane sizi akşam yemeğine davet ediyor, dedi.
Mayısın, on dördüncü akşam yedi buçukta Yıldız sarayına gittim. Beni cok küçük bir odaya aldılar. Biraz sonra Mehmet Vahdettin geldi. Ayağa kalktım. Beni yanına oturttu.
O kadar yakın ki, âdeta diz dizeydik. Padişahın sağında, hemen dirseğini uzatarak dayadığı küçük bir masanın üstünde bir kitap vardı, Odada bir sessizlik hüküm sürüyordu. Anlaşılıyor ki sarayda hiç neşe yok. Padişah akıbetini düşünüyor. Odanın Boğaziçine açılan büyük bir penceresinden görünen manzara şu idi: İtilaf devletlerinin donanmaları sıra ile dizilmişler, topları saraya doğru müteveccih.. tehdit edici korkunç bir manzara idi. Bu odada oturmakla bu manzarayı görmemek kabil değil.
Mehmet Vahdettin dedi ki:
Paşa, Paşa, sen şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba geçti! diyerek dirseğinin altındaki kitabı gösteriyordu.
Bu bir «Tarih» kitabıydı.
Tarihe geçti!
Bunları unutunuz. Bundan sonra yapacağınız hizmet, şimdiye kadar yaptığınızdan çok mühim olacaktır. Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti düştüğü bu felâketten kurtarabilirsiniz. Bir çok kumandanları Anadolunun Kolordularına dağıttım. Sizin vazifeniz, bunları teftiş etmek olacaktır.
– Bu hususta elimden geleni yapacağım, bana emniyet buyurunuz!
Dedim. Padişahın en büyük endişesi, kuvvetlerimiz dağılmıştır. Umumi Harpten yorgun çıkarak takatimiz kalmamıştır. Bütün ümit, galip devletlerin arzuları hilafına bir harekette bulunmamaktadır. Onların şikâyet ettiği hadiseleri de önlemek lazımdır.
Vahdettin ayağa kalktı, elimi sıkı sıkı şıktı:
Muvaffak olunuz! dedi.
Sarayı terk ettim. Bu zaman bir kadife kutu içinde bir takım da hediyeler verdi, Yaverim Cevat Abbasla gecenin karanlığında, derin düşünceler içinde Yıldız tepelerini aşarak Şişliye geldik. [11]
Var mı herhangi bir şey? Yok! Yani tekrar soruyorum. Vahdettin git silahlı mücadeleyi başlat diyor mu? Hayır! Peki nerden çıkıyor bu senaryo. Diyorlar ki; Ulu orta söylenecek bir şey değil o, İngiliz baskısı olan bir yerde bunlar söylenmezmiş? Peki öyle olsun.
Şimdi söylentiler ne peki? Bir kaç tane de onlara bakalım. En büyük yaramazlık bu konuda bize Bardakçı’dan gelmektedir. Mukayese yapmadan direkt aktarıyor onun da bu halleri bizi deli ediyor zaten. Ne diyor bakalım.
Hatıralarında hükümette cereyan eden bir tartışmayı nakleden Rıza Tevfik, Damad Ferid’in Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak için Anadolu’ya gönderdiğini, hattâ işgalci Yunan birliklerini tepeleme vazifesini bile verdiğini, Mustafa Kemal’in bu vazifelerin hepsini başaracağından ama daha sonra isyanını ilân edeceğinden emin bulunduğunu yazar:
“…Bir gün Meclis’te hepimiz hazır bulunduğumuz sırada pek hararetli bir münakaşa oldu. Bu münakaşaya da ben sebep oldum. Sadrazam’a dedim ki:
– “Paşa Hazretleri, Mustafa Kemal Paşa’yı buradan uzaklaştırmışsınız ve kendisini müfettişlik hizmetiyle bütün Anadolu’yu dolaşmaya memur etmişsiniz. Hatta İzmir’i haksız olarak istila eden Yunan ordusunun tepelenmesi vazifesini de kendisine vermişsiniz. Bu işlerin uhdesinden gelecek bir zat olduğuna benim de kanaatim vardır. Fakat size şimdiden arz ediyorum ki, gider gitmez sizin o emrinizi hafife alarak tenkid ve reddeyleyecek ve kendi başına istediği gibi ve anladığı gibi hareket edecektir. Ben bu mizaçta azim sahibi adamları pek iyi bilirim. Yunanlıları Anadolu’dan çıkartacağına da inanırım. Fakat zannetmeyin ki bu muvaffakiyeti sizin adınıza kaydedecektir. O bu işleri yaptıktan sonra sizin vücudunuza bu makamda ne lüzum kalır? Bakınız, kendisi ne yapacaktır? Bunu da duvara yazıyorum, dostlarımız şahid olsun. En evvel ufak bir vesile ile gücenecek, istifasını verecek, sivil ve müstakil bir vatandaş olarak kendi hesabına çalışacaktır ve sırası gelince de isyanını ilân edecektir”, dedim. Ferid Paşa buna karşı sapsarı kesildi ve şu cevabı verdi:
– “Beyefendi, siz bu adamı partide kabiliyetli, doğru ve azim sahibi iyi bir askerî kumandan olarak tasvir buyurmuştunuz. Hatta kendisine Harbiye Nezâreti makamını lâyık görmüş ve tavsiye etmiştiniz. Şimdi müfettişliğe lâyık görmeyişiniz gariptir”.
“Evet öyle görünür, fakat hakikatte benim istediğim şey Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’u ânında İttihadçılar’dan temizlemesiydi ve eminim ki bunu birkaç haftada yapardı”, dedim ve oturdum” [12]
Şimdi Anti-kemalist böyle şeyleri çok kullanıyor. Doğru başka kullanacak materyal yok çünkü. Haliyle bu veri onların işine yarıyor. Ancak metnin içindeki tutarsızlıkları ölçebilecek sağlıklı bir akla sahip olsalar keşke…
Rıza Tevfik, Damad Ferid’in Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak için Anadolu’ya gönderdiğini,
Şimdi bu ifade de İstanbul’dan uzaklaştırmak ifadesi Milli mücadele için mi yoksa başka bir şey için mi? Uzaklaştırmak ifadesi kabalığı temsil etmiyor mu? Milli mücadele için özenle seçilip gönderilmek başka bir şey, uzaklaştırmak başka bir şey… Bazı yazarlar da zaten buraya parmak basıyorlar. Ferit rakip istemediği için mi Mustafa Kemal’i İstanbuldan uzaklaştırmak istedi.. Acaba öyle mi? Kadir Mısıroğlunun ballandıra ballandıra anlattığı Ahmet İzzet paşa’da niyeyse aynı fikirde:
Mareşal von Falkenhayn ile arası açılıp 7. Ordu Kumandanlığından çekildiği zaman, beş baş atını Cemal Paşa’ya -hükümet hesabına- beş bin altın liraya satın aldırmış olduğundan cebi de dolu olarak Beyoğlu âlemlerine atılmış, işgal kuvvetleri subaylarıyla da görüşmeye başlamıştı. Sadrazam Ferit Paşa ise, sarayda ve İtilaf Devletleri mahfillerinde rekabete tahammül edemezdi. Fazla olarak bu yeni türeyen paşa, iç politikayla açıkça uğraşıyor ve hele benimle de çekinmeden görüşüyordu. Padişahın hakkında sevgi göstermesi, para suistimali ve Ermeni öldürmek gibi açık bir suçlama nedeni de bulunamadığından, diğer hasım ve rakipleri gibi bir vartaya atmaya çare bulamayınca, bu zorlu rakibi yumuşak bir şekilde İstanbul’dan uzaklaştırmak için vesile aramaya başladı. [13]
Bu uzaklaştırılma meselesi aslında mantıken akla çok daha yakındır. Ancak sebebi ne hikmetse kabul görmez. Ferit’in Mustafa Kemal gibi birini etrafında istemesi çok mantıklı değildir aslında. Neyse o konuya geleceğiz. Bardakçı meselesine geri dönersek: İfade de ki tutarsızlıklara tekrar bakalım.
Rıza Tevfik, Damad Ferid’in Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak için Anadolu’ya gönderdiğini, hattâ işgalci Yunan birliklerini tepeleme vazifesini bile verdiğini…
Virgülden önceki cümle ve sonrası tutarsız oluyor. Hem uzaklaştırmak için hem de yunan birliklerini tepeleme vazifesi hikayenin uydurma olduğunu çok açık ön plana çıkarıyor. Zira Damat Ferit’in derdi Yunan birliklerini tepelemek falan değil. Bunu Damat Ferit Hain mi? makalesinde açıkça yazdık.
buradan okuyabilirsiniz. Yunan birlikleri Samsun’da değil İzmirdeler. Hadi diyelim rum eşkiyalarını tepelemekten bahsediyor olsun. Öyle olsa şu ifade Ferid’in değil mi?
“Mustafa Kemal Paşa’yı da müfettişliğe tayin edişimiz İngilizlerin tavsiyesi üzerine oldu. Bu sefer ‘Bu Kuvâ-yı Milliye’yi de faaliyetten menediniz’ diye bizi sıkıştıran yine onlardır. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık!” [14]
Açıkça İngilizlere dert yandığı belli, ama Mustafa Kemal Paşa’yı ben gönderdim gibi bir söz söylemez hiç. Çünkü Ferit’in derdi söylediğimiz gibi hiçbir zaman silahlı mücadele ile İngilizleri karşısına almak değil: Yahu nasıl olur öyle bir şey. bu adam sevri imzalayan adam. Vahdettin’i bile kandıran adam. Yunan tepelemesi ve Damat Ferit… Çok inandırıcı değil.
Devam edelim:
Bu işlerin uhdesinden gelecek bir zat olduğuna benim de kanaatim vardır. Fakat size şimdiden arz ediyorum ki, gider gitmez sizin o emrinizi hafife alarak tenkid ve reddeyleyecek ve kendi başına istediği gibi ve anladığı gibi hareket edecektir.
Hangi emir? Ve nasıl bir kehanettir bu gider gitmez o verilen emri red edecek. Verilen emir neydi: Milli mücadele yapmak yani Yunanı tepelemek… peki Mustafa Kemal Samsun’a gider gitmez ne yaptı ona bakalım…
Mustafa Kemal Havza’da iken, Ordu’nun silah depolarını açtırarak yerel halka çok miktarda silah dağıtmış; onları silaha sarılmaya ve bölgeyi işgale karşı savunmaya yüreklendirmiş; İstanbul’a ise, güveni yeniden kurmak için bu gibi davranışta bulunduğunu; 29 Mayıs’ta Kolordu Komutanlarına gönderdiği gizli telgrafta, ulusu savunmak için savaş hazırlıkları yapmalarını bildirmişti. 6 Haziran’da, İngiliz işgal gücü Başkomutanı General Milne, Osmanlı Savaş Bakanlığı’na gönderdiği sert bir emirle, Kemal’le meslek dostlarının geri çağrılmalarını; onların amaçlarının ne olduğunu o sırada anlamış olduğu Ordu müfettişliklerinin kaldırılmasını emretmiş; şöyle demişti:
‘General Kemal Paşa ile kurmayının illerde bulunmalarını gereksiz görüyorum. Tanınmış bir Generalle kurmayının bu sırada illerde dolaşmaları herkesi rahatsız ediyor. Askeri açıdan onların bu sahadaki çalışmalarını gereksiz görüyorum. General Kemal Paşa ile kurmayının derhal İstanbul’a dönmesi için emir vermenizi dilerim’.
Sadrazam Damat Ferit, verilmiş olan bu emrin değiştirilmesini Amiral Calthorpe’dan dilemiş; bu gibi yüksek rütbeli bir subayın Anadolu’da bulunuşunun kamunun kaygılarını yatıştırmak açısından gerekli olduğunu bildirmişti. Osmanlı Savaş Bakanı da yatıştırıcı bir yanıt göndermiş; Mustafa Kemal’in, Anadolu’ya, Rumlara yapılan Türk saldırılarını durdurmak ve silahları toplamak için bizzat Calthorpe’un vermiş olduğu emre göre gönderilmiş olduğunu; ayrıca, Kemal’in Ordu Komutanı olmadığını, Müfettiş olduğunu; dolayısıyla tehlikeli olmadığını bildirmişti. Ancak, bu sırada, Mustafa Kemal’in davranışlarından gittikçe kaygılanan General Milne, Calthorpe’un emrini vurgulayarak yinelemiş; Kemal’in İstanbul’a getirilmesinde direnmişti. Bunun üzerine, Savaş Bakanlığı bu emre uyarak Mustafa Kemal’i geri çağırmak zorunda kalmıştı. İstanbul yönetiminin bu direnişi üzerine, Mustafa Kemal, Padişaha 11 Haziran’da gönderdiği bir mesajda, Osmanlı Ordusu mensubu olarak, yabancıların denetimi altında olan yetkililerden buyruk alamayacağını ve başkente dönmeyeceğini; zorlanırsa, Ordudan istifa edeceğini ve ‘ulusun sinesi olan Anadolu’da kalarak ulus için çalışmalarını sürdüreceğini; bağımsızlık sağlanıncaya, Padişahlık-Halifelik kurtarılıncaya kadar mücadele edeceğini bildirmişti. [15]
Rıza Tevfik’in kehaneti tutmuş gibi değil mi? Öyle mi peki? Hayır tabii ki. Burada da sorun var. Şöyle ki; Mustafa Kemal hangi hareketi yaptı.
Mustafa Kemal Havza’da iken, Ordu’nun silah depolarını açtırarak yerel halka çok miktarda silah dağıtmış; onları silaha sarılmaya ve bölgeyi işgale karşı savunmaya yüreklendirmiş; İstanbul’a ise, güveni yeniden kurmak için bu gibi davranışta bulunduğunu; 29 Mayıs’ta Kolordu Komutanlarına gönderdiği gizli telgrafta, ulusu savunmak için savaş hazırlıkları yapmalarını bildirmişti.
Peki neresi sorun bunun: Yunanı tepelemek için zaten bu gerek miyor mu? Talimat ne o halde? Sizin kafanızda ki talimatın tam tersi olmasın. Amaç Milli mücadele ise bu hareket isyan değil tam tersi Vahdettin’in gizli amacı olsa gerektirir. Ama hiç öyle olmuyor. İngilizler geri çağırıyor ve İstanbul’da buna uyuyor. Ama Rıza Tevfik’in kehaneti bu değil. O gider gitmez emrinizi hafife alacak ve red edecek diyor… Bizde soruyoruz. Yaptığı harekete binaen emir nedir? ve bu emrin hangi kısmı red edilmiştir. Var mı cevap? Cevap verme şansları yok…
Devam edelim.
Bakınız, kendisi ne yapacaktır? Bunu da duvara yazıyorum, dostlarımız şahid olsun. En evvel ufak bir vesile ile gücenecek, istifasını verecek, sivil ve müstakil bir vatandaş olarak kendi hesabına çalışacaktır ve sırası gelince de isyanını ilân edecektir”,
Ufak vesile mi? Geri çağrılıyor ne ufak vesilesi. Geri çağrıldığında İngilizlerin onu tutuklayıp Malta’ya götürmelerine ufak vesile diyor Paşa hazretleri.
istifasını verecek, sivil ve müstakil bir vatandaş olarak kendi hesabına çalışacaktır ve sırası gelince de isyanını ilân edecektir.
Tüm apoletleri sökülmüş biri istifa etmekten başka ne yapar? Ve ne yapmasını bekliyorsunuz. Geri dönüp köyüne mi yerleşecek… Burada soru esasen şöyle olmalı. Mustafa Kemal sebepsiz yere spor olsun diye mi istifa etti. İstifa ettirilmeye zorlanmasın… Bu kehanet mi oluyor şimdi…
Ferit ne diyor peki bu Rıza Tevfik hazretlerine:
– “Beyefendi, siz bu adamı partide kabiliyetli, doğru ve azim sahibi iyi bir askerî kumandan olarak tasvir buyurmuştunuz. Hatta kendisine Harbiye Nezâreti makamını lâyık görmüş ve tavsiye etmiştiniz. Şimdi müfettişliğe lâyık görmeyişiniz gariptir”.
Tevfik ne cevap veriyor:
“Evet öyle görünür, fakat hakikatte benim istediğim şey Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’u ânında İttihadçılar’dan temizlemesiydi ve eminim ki bunu birkaç haftada yapardı”, dedim ve oturdum”
Kıvırmak değil de nedir bu? Neyse geç! Fazla durduk bunun üzerinde.
Aslında Bardakçı’nın suçu bu. Ne diye tutarsız şeyleri yazıp tutarsızlaşırsın.
..diğer taraftan müstevli Yunanlılara mukabele için mümkün olan vasıtalarla ve gizlice Anadolu’ya memur ettiği yaveri Mustafa Kemal’in aldığı vaziyet. [16]
Ne şimdi bu? Atatürk düşmanın eline doğrudan koz veriyorsun. Ne demek şimdi Anadoluya Yunanlılara mukabele için gizlice gönderilmiş… Sonra biz uğraşıyoruz… Anti-kemalist cımbızlar yayınlar bunu…
Öyle mi düşünüyor peki Bardakçı…
Bir de devlet operasyonu kitabına bakalım.
Daha önce de ifade ettim: Samsun yolculuğu ile alakalı belgeler, bu yolculuğun iddia edildiği gibi Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal Paşa’ya “Git ve işgale son ver” şeklindeki talimatının yahut Paşa’nın kendi başına ve gizlice verdiği bir kararın değil, ayrıntıları devlet tarafından titizlikle yapılmış ciddî bir hazırlığın neticesi olduğunu göstermektedir. Dolayısı ile “Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’a memleketi kurtarması için Sultan Vahideddin gönderdi” demek ne kadar gerçeklerden uzak ise, “Paşa, Samsun’a dümeni bozuk ve pusulası bile olmayan bir tekne ile, dalgalarla boğuşarak gizlice gitti” iddiası da aynı şekilde hatalıdır! [17]
Adamı deli edersin sen… Geç!
Bütün mesele senaryonun kendisinden ibaret. Çünkü hiçbir şekilde Vahdettin kendi ağzından dolaylı bile olsa Mustafa Kemal’i Anadoluya İngilizlere karşı milli mücadele başlatsın diye yolladım demez. Bu konu da tüm senaryo uyduruk söylentilerden ibaret oluyor. Gizli gönderilmiş kimsenin haberi yokmuş(!)
Jaeschke’de şöyle bir ifade geçer (Gerçi Jaeschke bu anlatılana masal der), doğrudan aktaralım:
J. Presland’ın askerî ataşe Deedes’den naklen bildirdiği haber inanılır mahiyette değildir. Bu habere göre güya “Kemal Anadolu’ya sarahatle eşkiyayı ortadan kaldırmak için gitmiş imiş; gerçekte ise hemen hemen yeis yüzünden anarşiye doğru soysuzlaşan iflâhı kesilmiş bir halkın arasında bayrağını yükseltmiş imiş. Deedes bir an için Mustafa Kemal’in kader çizgisine temas etmiş. Müttefiklerin Yüksek Komiserleri M. Kemal’in Yunanlılarla İtalyanların isteklerine -hatta İstanbul’daki Türk Hükümetine rağmen- karşı koymak için Türkleri toparlamak maksadıyla Anadolu’ya gittiğine dair malûmat almışlar ve Deedes Cemal(!) Ferit Paşa’yı uyarmak için gece yarısı alelâcele Babıâlîye gönderilmiş, fakat bu haberi bildirdiği zaman, yaşlı adam, vücudu koltuğa dayanmış bir halde…ona yavaşça: “Çok geç kaldınız Ekselans! kuş uçtu” demiş.” Bütün bunların masal olduğu meydanda! Ama bunda hakikat payı ne olabilir? Acaba bunların Deedes’den duymuş olan bir şahit bugün hayatta mıdır?. [18]
Jaeschke’nin bu anlatasından dediği gibi ifade masaldan başka bir şey değil. Ama dikkat edin bu bizim için masaldır. Yukarıda bardakçı’nın Rıza Tevfik’ten anlattığı ifade ile doğrudan uyumludur bu. Dolayısıyla Anti-kemalistin işine gelir. Ancak ne yazık ki gizlilik palavrasını inandırmak amacı güttükleri için bu ifadeyi alma şansları yok. Eğer alırlarsa İngilizler planı öğrenmişler demektir. Bu da doğrudan gizlilik planına aykırıdır. İngiliz biliyorsa problem var orda. O yüzden Jaeschke’nin masalı Anti-kemalist içinde masal olmak zorunda.
Masalların çoğu NFK’dan gelir zaten. Ancak her ne hikmetse Kadir Mısıroğlu NFK’nın Vahdettin üzerine yazdığı kitaba beş para etmez der.
bu video da izleyebilirsiniz. Dolayısıyla NFK’dan palavra yazıpta yazıyı şişirmemize gerek yok.
Peki Vahdettin, Paşa paşa devleti kurtarabilirsin [19]
Sözü aslında neyi ifade ediyordu:
“Kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum”
diyen Mustafa Kemal tamamiyle haklı olarak şu fikirde bulunuyor: “…İstanbul’a hâkim olanların siyasiyetine karşı gelen Türkleri tedip edersem, Vahdeddin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.” Büyükelçi Sherrill M. Kemal’in kendisine 15 Mayıs 1919’daki vaziyeti anlatırken kullandığı tasviri ele alıyor: “Salonun penceresinden düşman zırhlılarına bir bakış.” Gerçi Sultan bir kere ecnebi askerleri görmeye tahammül edemediği için köşkten bir daha ayrılmayacağını söylemekle beraber, bütün düşüncesi şehirdeki garnizon kıtalarının mevcudiyeti ve İtilaf Devletlerinin gösterdikleri muazzam kuvvet üstünlüğü ile çerçevelenmiş bulunuyor, Damat Ferit’in “Protesto edeceğiz!” siyasetinden gayri bir politikanın mümkün olabileceğini tasavvur edemiyordu. Bu itibarla M. Kemal’in veda esnasında söylediği: “Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz… noktai nazar-ı Şahanenizi anladım…; bana emir buyurduklarınızı biran unutmayacağım” sözleri de onu memnun etmişti. [20]
Mustafa Kemal’in anladığı şey doğru aslında. Çünkü Vahdettin’in o andaki durumu silahlı mücadeleyi başlatıp İngilizlerden vatanı kurtarmaya yönelik olamazdı. Tümüyle İngiltere’nin kollarına kendini bırakan bir insandan bunu beklemek oldukça abartıdır.
Memleketi kurtarmak lazımdır, ben istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm. Vahdettin demek istiyordu ki, hiç bir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul’da hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim görevim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı olan Türkleri tedip edersem, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım. [21]
Hal böyle olunca Paşa paşa sözünün arkasında antinin anlamak istediği gibi bir şey asla yoktur. Çünkü Vahdettin böyle bir şeyden bahsetmişse bile bunu sürgün döneminde hicaz beyannamesinde apaçık bir şekilde söylerdi.
Vahidettin, M.Kemal’e bir hatt-ı hümayun vermiş
Bu konu ilk kez, 150’liklerden Mevlanzade Rıfat’ın 1929 yılında Halep’de basılan ‘Türk İnkılabının İç Yüzü’ adlı kitabında ortaya atılmış ve hattı hümayunun sureti, Sabahattin Selek tarafından Türk kamuoyuna duyurulmuştur. Daha sonra da K.Mısıroğlu yayımlamıştır.
Önce M.Kemal’e gizlice verildiği iddia edilen şu hatt-ı hümayunun (Padişah buyruğunun) sadeleştirilmiş metnini görelim:
“Padişahlığım yaverlerinden Tuğgeneral M.Kemal’e,
Genel Savaş’ın Müttefikler hesabına kaybedilmesi üzerine meydana gelen siyasi durum, büyük atalarımın ülkesiyle halifelik ve saltanatı, zor ve tehlikeli alana sürüklediğinden, hükümetimin kararı gereğince atandığınız bölgede, asayişi sağlamak ve arzularıma aykırı hallerin baş göstermesini tümüyle engellemek için çaba harcayarak, milletimin dokunulmazlığının güçlenmesi ve ülkemin saldırgan ellerden kurtulması için hep birlikte hareket edilmesini, selamlarımla birlikte askerlere, memurlara ve halka bildirilmesini buyururum. “
Mevlanzade Rıfat ve K. Mısıroğlu, bu belgenin suretlerini nasıl elde ettiklerini, şöyle açıklıyorlar:
Mevlanzade Rıfat:
“Merhum Sultan Vahideddin Han, bu hattı-ı hümayunun bir sureti ile bazı belgeleri, ölümünden birkaç ay önce, Halep’te oturan Kadıköy Belediyesi eski müdürü, muhterem arkadaşım Azmi Beye (Radi Azmi Yeğen), San Remo şehrinde, yayımlanmak üzere gönderilmiş olduğunu bildiğimden istedim ve yukarı aynen aktararak, tarihe bir hizmet hediye etmiş oldum.”
K.Mısıroğlu:
“Bu fermanın (Padişah buyruğunun) yayınladığımız sureti, Bahriye Nazırı ve bir zaman da yaver-i ekrem olan Avni Paşa’nın el yazısıyladır. Bunun el yazısıyla kopyasını çıkarmasının sebebi şudur: M.Kemal Paşa, kendisini Anadolu’ya götürecek geminin kumandanına emir verebilmek için Avni Paşadan gemi kaptanına hitaben yazılı bir emir istemiştir. Avni Paşa da bu emri yazıp vermekle beraber, bir ihtiyat olmak üzere (?), M.Kemal Paşanın elindeki fermanın bir suretini alıp saklamıştır. Sonradan gurbette, Şeyhülislam M.Sabri Efendiye verdiği bu ferman sureti, nihayet bizim elimize kadar gelmiştir.” (S.Mücahitler, s.55 vd.; suretin fotokopisi, s.56’da.)
Mevlanzade Rıfat’a göre, Padişah buyruğunun sureti, Razi Azmi Yegen’e, San Remo’da verilmiş ya da oradan yollanmış, o da M. Rıfat’a vermiş. Bozuk cümleden kesin bir anlam çıkmıyor. Çıkarabildinizse,ne mutlu size.
K.Mısıroğlu’na göre ise, suret Avni Paşa tarafından eski Şeyhülislam ve 150’liklerden M.Sabri Efendi’ye verilmiş, o yoldan da K.Mısıroğlu’na ulaşmış.
İki farklı açıklama.
Mısıroğlu, hatt-ı hümayunu ilk yayımlayan Sabahattin Selek’i, “bu belgenin doğru olup olmadığı konusunda tereddüt belirten devrimbaz kalemşor” diye azarlıyor,
Bence haksızlık ediyor.
Çünkü Mevlanzade, güven verici bir açıklama yapmamış. R.Azmi Yeğen de, S.Selek’e, buyruk suretinin kendisine verildiğinden ya da yollandığından hiç söz etmiyor. (Anadolu İhtilali, s.211,212) Mısıroğlu’nun yaptığı açıklama ise, yeterli değil.
Çünkü:
a. Buyruğun tarihi, 14 Mayıs 1919 Çarşamba. (K.Mısıroğlu, S.Mücahitler, s.55)
b. 15 Mayıs 1919 Perşembe günü M.Kemal, önce Genelkurmaya gelip Cevat ve Fevzi Paşalara veda eder; sonra Bab-ı Ali’ye uğrar, Dahiliye Nazırı M.Ali Bey ve Bahriye Nazırı Avni Paşa ile konuşur, Avni Paşa’dan Bandırma kaptanına hitaben bir yazı alır; oradan ayrılıp Yıldız Sarayı’na gelir ve Vahdettin ile görüşür.
c. Söz konusu gayet gizli buyruk, M.Kemal’e, eğer gerçekten verildiyse, bu son görüşme sırasında verilmiş olmalı.
Bu duruma göre, M.Kemal-Avni Paşa görüşmesi sırasında bu gayet gizli buyruk, henüz M.Kemal’e verilmiş değildir. Öyleyse, Avni Paşa, olmayan bir belgeyi M.Kemal’den alıp suretini çıkarmış olamaz!
Mısıroğlu’nu üzmemek için 14 Mayıs 1919 tarihli gizli buyruğun, o akşam ya da 15 Mayıs Perşembe sabahı, herhangi bir biçimde M.Kemal’e ulaştırılmış olduğunu, onun da bu gayet gizli buyruğu alelade bir mektup gibi cebinde gezdirdiğini varsayalım ve olayı bir de bu duruma göre değerlendirelim:
a. Bahriye Nazırı Avni Paşa, bu gayet gizli ve bir gün önce verilmiş buyruğun varlığını nasıl, kimden ve ne zaman öğrenmiş de M.Kemal’den istiyor?
b. Öğrenmiş olsa bile, gayet gizli bir Padişah buyruğunu görmek istemeye cesaret edebilir mi? Vapur kaptanına emir yazmak için böyle bir belgeyi görmesine gerek mi vardı? M.Kemal, Padişahın onayladığı atama kararı ve Avni Paşa’nın da üyesi bulunduğu kabinenin verdiği olağanüstü yetkilerle Ordu Müfettişi olarak yola çıkmıyor mu? Bir Bahriye Nazırına, emrindeki küçük bir geminin kaptanına emir vermek için bunlar yetmiyor mu ki ayrıca Padişah buyruğunu da görmek istiyor? Böyle özel bir buyruk olmasa ve bu buyruğu Avni Paşa görmese ya da M.Kemal göstermese, gemi hareket etmeyecek, Osmanlı devletinin Ordu Müfettişi Anadolu’ya geçemeyecek miydi?
c. Üstelik M.Kemal, bu Padişah buyruğundan, en yakın arkadaşlarına bile söz etmemiş, en dar zamanda dahi yararlanmamıştır. M.Kemal, herkesten sakladığı gayet gizli buyruğu, neden ve hemen Avni Paşaya göstersin? Gösterir mi? Ayak üstü suretini çıkarmasına niçin izin versin? Verir mi?
Vahidettinciler, akla ilk gelen bu basit sorulara makul açıklamalar getirmedikleri sürece, sahte bir belgenin pazarlamacısı olmaktan kurtulamazlar!
Buyruğun ifadesi de bulanık, Vahidettincilerin hiçbir iddiasını karşılamıyor. Söz gelimi “Atandığınız bölgede” deniyor. Vahdettin’in tasarladığı Milli Mücadele, M.Kemal’in görev alanıyla mı sınırlı?
a. N.F.Kısakürek, milli bir mücadeleyi kapsamayan bu ifade yetersizliğine kılıf uydurmak için diyor ki: “…Ferman, belki açığa vurulur da, Padişahın gayreti düşman devletlerin gözüne batar kaygısıyla biraz müphem ve karanlık yazılmış [tır].” (Vahidūddin, s.170)
Açığa vurulmayacak idiyse, neden buyruğun “asker, memur ve halka tebliği” emrediliyor? Açıklanamayacak bir buyruk, ne işe yarar?
b. K.Mısıroğlu ise tam tersini yazıyor: “M.Kemal’e verilmiş olan ferman-hümayun, bütün kumandan ve valilere, bu yeni hareketin, Padişah ve hükümet tarafından gizlice onaylandığı izlenimini vermiştir.” (Lozan, 1.C., s.186)
Laf ola beri gele! Padişah buyruğundan söz eden bir tek komutan ve vali bile yok. Mesela K.Karabekir, Ali Fuat Paşa, F. Altay, Sivas Valisi Reşit Paşa buyruğu görmüş olsalar, anılarında yazmazlar mıydı? Tek kelime bile etmiyorlar! Refet Paşa da böyle bir belgeden haberdar olmadığını, Sabahattin Selek’e açıklamış (Anadolu İhtilali, s.212) [22]
Hadi NFK’yı ve Mısıroğlu’nu biliyoruz. Peki kim bu Mevlanzade Rıfat:
Dumanlı havalardan son derece büyük bir sürat ve maharetle istifade etmesini bilen bu adam, ihtiyarlığına rağmen alabildiğine keyif ehli, zevk ve sefahata düşkün bir tıynette idi. Vahîdeddin’den kopardığı paraları derhal Yunanistan’a dönerek Atina safahat hanelerinde büyük bir süratle yediği gibi San Remo’da yine Vahîdeddin hesabına misafir bulunduğu Londra Otelinin borç hanesini de akıl kabul etmez rakamlarla kabartıp taşırmıştı.
Fakat her ne de olsa bu adamın Vahîdeddin’in hesabına yerleştiği Londra Otelinde yapacağı ölçüsüz masraflar da hatırı sayılır bir yekûn teşkil edecekti. Çünkü başkasının hesabına para harcamakta eşsiz bir cömertlik ve pişkinlik gösteren bu adam, otelin açık hesabından azami derecede istifade etmek için şampanya ve viskiden başka içkiye tenezzül etmiyordu. Hatta bu otelin önünden geçen Türkiyeli vatandaşları ve Vahideddin’in adamlarını derhal içeri davet ederek başkasının kesesinden mirasyedilik ediyor ve bol bol yedirip içiriyordu. [23]
Pek de dikkate alınacak biri olmadığı çok açık. Vahdettin’i bile dolandıran biri olduğunu İlhan Bardakçı’dan okuyoruz:
Mevlânzade Rıfat adındaki firari, Türkiye’den kaçtıktan sonra güya Atina’ya yerleşmişti ama, o parasızlık günlerinde Kahire, Roma, Paris ve Londra arasında mekik dokumaktan geri kalmıyordu. Kimler, bu adamları paraca beklemekteydiler? Gerçi Mevlânzade Rıfat, Padişahı kelimenin tam anlamı ile üç kâğıda getiriyor ve Ertuğrul Efendi’nin hesabına yatırılan 2000 İngiliz lirasını İntak-ı-Hak isimli bir gazete çıkaracağı iddiası ile alıyor ve Vahdettin’i dolandırıyordu. [24]
Bütün bunlardan sonra kendi aralarında bile tam anlaşamayan bu Atatürk düşmanlarının sözlerine itibar etmek ne derece doğru bilemiyoruz. Gerçi Kadir Mısıroğlu Lozan kitabında üstü kapalı bir cümle kullanır:
Sultan Vahideddin’in dâhiyane bir buluşla teklif edilecek olan Muahedenin melhuz menfi şeraitinin Türk Milleti tarafından asla kabul edilmeyeceğini gösterecek bir takım nümayiş ve mitingler tertip etmesi maksadıyla M. Kemal Paşa’yı Anadolu’ya göndermesidir. [25]
Dahiyane buluş diyor buna. Kaldı ki teklifi hükümet yapıyor. Vahdettin sadece onaylıyor. Yukarıda anlattık. Teklif edilecek olan Sevr antlaşmasıdır ve bunun maddelerinin asla kabul edilmeyeceğini göstermek amacıyla yollamak istemiş. Öyle diyor Mısıroğlu, yani aslında bir milli mücadele değil, Sevr’i hafifletmek için yolladığını söylüyor. Çünkü milli mücadele için örgütlü bir silahlı propaganda gerekir ve sarayın böyle bir gücü olmadığı kesin.
Aslında Mısıroğlu şunu demek istiyor esasında. Vahdettin İngilizleri kızdırmadan herhangi bir yeri işgal ettirmeden (Mondros 7. madde) Sevr’e gitmek için İngilizlerin söylediği asayişsizlikleri bertaraf etmek için Mustafa Kemal’i Anadoluya gönderdi demek istiyor. Aslında doğru açıklama bu. Çünkü eğer öyle olursa Vahdettin bakın biz sizin dediğinizi yaptık. Şimdi sizde Osmanlı devletine karşı cömertlik yapmanız gerekiyor. Mustafa Kemal’i tastamam bunun için Anadoluya gönderdi sultan…
Gerçi Tarihçi Sonyel’de Eski bir Yunanlı Büyükelçi’nin söylediğini kitabına alır:
Yunanistan’ın eski büyükelçilerinden Konstantinos Sakellaropulu’ya göre, Türk ulusal akımı, bırakışmanın imzalanmasından birkaç ay sonra, Mustafa Kemal Anadolu’ya ve Yunanlılar İzmir’e gitmeden önce başlamıştı. Yazar şöyle der:
‘Osmanlı İmparatorluğu hükümeti, Mustafa Kemal’i askerî müfettiş olarak Küçük Asya’ya göndermek kararını alınca; inanıldığı gibi, rahat oturmayan bir Generali İstanbuldan uzaklaştırmak istememiştir. Bu hükümetin amacı, Kemal’in örgütleyici yeteneklerinden Anadolu’da yararlanarak; barış görüşmeleri sırasında Bağlaşıklar üzerinde baskı kullanmak ve Türklerin sert bulacağı barış koşullarına karşı davranmaya hazır olacak silâhlı güçleri kurdurmaktı’ [26]
Ancak bu ifadenin tutarsız ve yanlış olduğunu birazdan göreceğiz. Çünkü Bağlaşıklar hiçbir zaman Sevr’i yumuşatma gibi bir davranış içine girmediler. Zira Haziran ayında Damat Ferit Paris’e gidiyor ve eli boş dönüyor.
… Paris’e ulaşan Osmanlı kurulunun Başkanı Damat Ferit, Barış Konseyi önüne çıkarak Türk savını öne sürmüş, savaş suçunu İttihat ve Terakki’ye yüklemiş; işgallere son verilmesini dilemişti. Haziran’da Konseye bir andaç sunan Ferit, Osmanlı Devleti’nin bölünmesine veya güdüm altına verilmesine karşı çıkmış; savaştan önceki sınırları istemişti. 25 Haziran’da, Barış Konseyi adına Fransa Başbakanı Georges Clemenceau, Damat Ferit’in andacına oldukça aşağılayıcı bir yanıt vermiş; şöyle demişti: ‘Türkler, öteki soyları yönetmede yeteneksizdirler… Türk soyuna mensup insanlar arasında iktisadi ve fikri devrim ve gelişmeye öncü olursanız her türlü yardımı sağlayabilirsiniz’. Bundan sonra, Barış Konseyi, Damat Ferit’e konferansın ertelenmiş olduğunu bildirerek, Osmanlı kurulunu adeta kapı dışarı etmişti. Ferit ve kurulu, hiçbir şey sağlamadan ve aşağılık bir duruma düşürüldükten sonra, 4 Temmuz’da Paris’ten ayrılmış; 15 Temmuz’da İstanbul’a dönmüştü. [27]
Hayda! Neler oluyor? Ferit bir anda Osmanlı Devleti bizim defolun gidin moduna getirmiş kendini. Sizce Mustafa Kemal’den yürek alarak mı yaptılar bunu? Tabii ki hayır!
O sırada Saray Mustafa Kemal’i geri çağırıyor. [28]
Niye geri çağırıyor? İsyan ettiği için mi? Yoksa İngilizler öyle istediği için mi? Hangisi doğru?
Eğer madem Sevr anlaşmasında güç kazanmak için Anadoluya gönderildiyse, ki daha Sevr’in ne tarihi belli ne yılı… Görünürde bir yıldan fazla bir süre var. Bunu öngördük diyelim. Geri çağrılma işlemini kime göre yaptınız? Senaryoya göre Vahdettin’e isyan ettiği için? Evet doğru ama sebep ne? İngilizlerin asayiş problemini gidermediği için mi? Yoksa Milli Mücadeleyi başlatamadığı için mi?
Senaryo tamamıyla tutarsız. Neresinden tutsan elinde kalıyor. Ferit İngilizlere meydan okumak için Paris’e gidiyor. Ama geldiğinde tüm gücünü Mustafa Kemal’i devirmek için kullanacak… Sebep? Buradan açıkça anlaşılıyor ki; Saray ve Hükümet’in Mustafa Kemal derdi falan yok.
Neyse detaylarıyla işleyeceğiz. Biz şimdi bobini az geri saralım ve Vahdettin senaryosunda birde parasal mevzulara bakalım.
M.Kemal’e bol para da verilmiş
Vahdettin’in verdiği ileri sürülen parayla ilgili iddia, hiçbir kanıta dayanmıyor. Hükümetçe verildiği ileri sürülen paralardan sadece biri belgeli, ötekiler ya söylenti ya uydurma.
Hepsini görelim.
İlk iddia Nihal Atsız’dan:
“[Vahidettin] M.Kemal Paşaya teşkilat yapması için 40.000 altın verilmiştir. Bu paranın önemli kısmı, eskiden beri beslediği değerli yarış atlarını satmak suretiyle elde edilmiştir.” (Türk Ülküsü, s.86)
Belgesi, tanığı, kanıtı olmayan bir iddia.
Önce şunu belirteyim: Vahdettin’in, ‘eskiden beri değerli yarış atları beslediğini belirten hiçbir kaynağa rastlamadım. Güvercin merakından bile söz edilirken, birçok değerli yarış atı beslediğinin dikkatten kaçtığı ve bu olayı kimsenin bilmediği düşünülemez. Diyelim ki at yetiştirdiği doğru. Bu takdirde, ‘40.000 altının mühim kısmı için’, on beş kadar yarış atı satmış olması gerekir.
O kadar çok yarış atının beslenip yetiştirilmesi için ciddi ve büyük bir tesis, geniş bir eğitici ve bakıcı kadrosu gerekir. Çengelköy’deki köşkünün bahçesinde, ne böyle bir tesise imkân var, ne böyle bir tesisin kalıntısına rastlandı, ne de böyle bir tesisten söz eden birini duyduk. Damadı ve süvari binbaşısı İ.Hakkı Okday, Vahidettin’in Çengelköy’deki köşkünü uzun uzun anlatıyor ama Vahideddin’in at merakından da, atlarından da hiç söz açmıyor. Olsa ilgisini çekmez ve yazmaz mıydı?
Vahdettin’in atlarından biri bile yarışlara katılsa, gazete haberi olmaz mıydı? Böyle bir haber yok. Yarışlara sokmayacaksa, neden besliyordu o kadar çok atı? Birkaç soylu ve değerli ata sahip olmak, anlaşılır bir meraktır. Ama sağlığı sebebiyle uzun yıllardır ata binemediği halde ve at ticareti yapmak da bir Osmanlı Veliahtına ve Padişahına yakışmayacağına göre, o kadar çok yarış atı beslemesinin sebebi ne?
O kadar atı, mütareke döneminin çetin koşulları içinde, kim satın alır, neden satın alır ve o atları ne yapar? Şimdiye kadar atları satın alanlardan biri bile, ‘ben satın aldım, şu kadar altın ödedim’ diye bir açıklama yapmış değil.
Vahdettin’in, kimsenin doğrulamadığı “iyi bir binici olduğu iddiasının, at satma olayına hazırlık olmak üzere uydurulmuş bir hikâye olduğu anlaşılıyor.
Şimdiden ‘40.000 altın nasıl taşınabilir sorununa da değinmekte yarar
var. Çünkü bu sorunun çözümü, altın sayısı arttıkça güçleşecek. 40.000 altın: 7,2 gr. X 40.000 = 288.000 gram, yani 288 kilo eder.
Verilen buyruğun açıklanmasından bile çekinen saray, açıkça bu kadar para vermiş olmayacağına göre, bu sayı ve ağırlıktaki altını, M.Kemal ile yaveri Cevat Abbas acaba Yıldız Sarayı’ndan Şişli’ye kadar nasıl ve gizlice taşıdılar? Taşıyabilirler mi? Yoksa bu altınları, Şişli’deki eve gizlice Vahdettin’in güvenilir adamları mı getirdi? Eğer böyleyse, Vahdettin’in konyak içtiğini ya da Dr. Reşat Paşayı Zeki’nin öldürdüğünü açıklamaktan çekinmeyen bu yakın adamlardan biri olsun, neden bugüne kadar böyle bir açıklama yapmadı?
Altınlar herhalde sandıklara yerleştirilmiştir. Her sandık, 50 kilo olsa, kırk bin altın, altı sandık eder. Altı sandık dolusu altın, Şişli’den Galata rıhtımına, rıhtımdan motora, motordan Bandırma gemisine, gemiden Samsun rıhtımına, oradan Mıntıka Palas oteline, oradan Havza’ya, Amasya’ya, Erzincan’a, Sivas’a, Erzurum’a, Kırşehir’e, Kayseri’ye, Ankara’ya nasıl taşınır? Kimler taşır? Hiç kimsenin ilgi ve merakını çekmez, biri bile “bunlar nedir?” diye sormaz mı? Mesela Refet Paşa, K.Karabekir Paşa, Rauf Bey bu esrarlı sandıklardan neden hiç söz etmiyorlar? M.Kemal sandıklarda altın olduğunu arkadaşlarına söylediyse, neden hiçbiri bugüne kadar bu altınlar konusuna değinmedi? Neden gerektikçe altınları harcamayıp da ona buna muhtaç oldular? Kırk bin altının Samsun’dan Ankara’ya kadar nasıl taşındığı da, başlı başına bir bilmece. Bu bir şey değil, aşağıda okuyacağız, Vahidettinciler, masal bu ya, M.Kemal’e verilen para miktarını, 866,000 altına, yani 6.235 kiloya kadar yükseltiyorlar! Oysa M.Kemal ve arkadaşlarının ellerinde ancak, üç döküntü otomobil var. Bu araçlara 3-4 kişi binerek yolculuk yapıyorlar. Yanlarında da özel eşyaları, tüfekler ve dosyalar var.220
Nasıl taşıdılar altı ton altını? [29]
Birde Bardakçı’dan okuyalım:
Osmanlı arşivlerinde söz konusu altınlarla ilgili ne bir belge ne de bir kayıt var ve olmaması da normal. Zaten Vahideddin’le Mustafa Kemal’in yazdıklarında da altınlardan tek bir kelimeyle bile olsa söz edilmiyor. Üstelik bir altının yaklaşık 8 gram olduğu düşünülürse, Bandırma vapurunda 40 bin altın yani 320 kiloluk bir hazine sandığının hakikaten var olup olmadığı da tartışmaya açık bir konu.
Vahideddin altınlardan değil, Mustafa Kemal Paşa’ya yaptığı bir başka ödemeden, 30 bin liradan söz ediyor ve “Hazinenin tamamiyle müttefiklerin kontrolü altında bulunduğu ve oradan bir kuruş bile alınamadığı sırada ona maddi yardım yaptım, kendi cebimden 30 bin lira verdim” diyor.
Konuyu bilen aile mensuplarının ifadelerine göre söz konusu paranın temini ve ödenmesi şu şekilde cereyan eder:
Vahideddin tahta çıkışından seneler önce, Çengelköyü’ndeki köşkünün arka tarafında bulunan çiftliğinde cins at yetiştirmeye başlamış ve bir hayli ata sahip olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’ya verilen 30 bin lira, Samsun yolculuğu öncesinde işte bu atların tamamının satışından elde edilen meblåğdır.
Satış partiler halinde olmuş, dolayısıyla ödeme bir değil birkaç seferde yapılmış ve Sultan Vahdettin paraları Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştırma vazifesini ablası Mediha Sultan’ın oğlu Sami Bey’e vermiştir.
Sami Bey, Paşa’yla perşembe günleri öğleden sonraları Pera Palas’ta buluşmakta, zarfları orada teslim etmektedir. Oğlu Ömer Fethi Mekteb-i Sultanî’de, yani Galatasaray’da yatılı okumakta, Sami Bey cuma tatili için Baltalimanı’ndaki yalıya gelecek olan oğlunu almak üzere her perşembe günü okula gitmekte, Galatasaray’dan beraberce Pera Palas’a geçmektedirler. Paşa lobide Sami Bey’i beklemekte, küçük Fethi otelin alt katındaki salonda şerbetini yudumlarken babası Paşa’yla beraber yukarıdaki odalardan birine çıkmakta ve en az bir saat sonra dönmektedir.
Bütün bunların yanında, Mustafa Kemal’e Samsun’a giderken yapıldığı bilinen tek resmi ödeme Harbiye Nezareti’nden verilen 1000 liradır ve Paşa’yla arkadaşlarının Samsun sonrasında çektikleri parasızlık, birçok kaynakta kayıtlıdır. [30]
Bardakçı’nın At meselesi olayında kullandığı argümanlar sağlam değil. O da farkında aslında. Eline ne geçtiyse yazdığı bir kitaptır Şahbaba kitabı. Esasen 30 bin lira ya da 40 bin lira gibi bir rakamda Kadir Mısıroğlu’nun abarttığı gibi yüksek bir meblağ değildir. Zira açık artırma gibi en yüksek rakamı veren Mısıroğlu’nun savını bir an için kabul etsek dahi, bu çok yüksek bir para değil. Damat Ferit Paşa 10.6.1920’de Paris’e Barış Görüşmeleri için giderken üç – beş kişilik kurulunun giderleri için 70.000 lira verilmişti. Anadolu’daki ulusal direnişleri bastırmak için merkezden gönderilen Şehzade Abdürrahim başkanlığındaki Öğüt Kuruluna 3 milyon lira para ödenmişti. Bol bol ödemelere bakıldığında M. Kemal ve 18 kişilik kuruluna ödendiği savunulan para hiç de çok sayılmaz. Bilindiği gibi bu kurul 18 kişiydi ve Anadolu’da uzun süre kalacaklarından ailelerinin giderleri de peşin ödenmesi gerekiyordu. [31]
Görüldüğü gibi 40.000 lira 18 kişilik bir ekip için çok komik bir rakamdır. Hele 40.000 altın mümkün değil. Çünkü Mustafa Kemal İstanbuldan ayrılmadan evvel kendisine tahsis edilmek istenen para henüz hazır bile değildir. Vesika aynen şöyledir:
Numara: 14 (Aceledir)
Muhasebat: 1121
Bütçe: 335 / 2667
Vesika No: 11
Tarih: 13/5/1335 (Miladi: 13 Mayıs 1919)
Harbiye Nezareti’ne
1. 7/5/1335 tarih ve 7 numaralı tezkeremle, müfettişlik karargâh mensubunun üç aylık maaşlarının şimdiden ve buradan ödenmesinin gerekli olduğunu arz etmiştim. Henüz bu konuda herhangi bir işlem yapılmamıştır.
2. Masraflar çok yüksek olduğundan, Müfettişlikçe onaylanmasına rağmen 6/5/1335 tarih ve 5 numaralı tezkere ile istihkak (hak edilen maaş/ödenek) talep edilmiş olsa da henüz bir karar verilmemiştir. Bu karara istinaden ödenmesi gereken miktarın verilmesi zorunludur.
3. Acilen iki binek otomobili gerekmektedir. Bu da henüz temin edilmemiştir.
4. Müfettişlik personeliyle birlikte karargâhın seferî sayılması gerektiğine dair 12/5/1335 tarih ve 12 numaralı tezkere ile bir işlem yapılması talep edilmişti. Bu konuda da henüz işlem yapılmamıştır.
Yukarıda arz edilen hususların bir an önce sonuçlandırılması ve bunlara göre hazırlanacak olan emirlerin hazırlanması, ailelerinin geçimi için gerekli ihtiyaçların temin edilmesi gibi hususlar zaruri olduğundan, en geç üç gün içinde hareket edileceği göz önünde bulundurularak bu işlerin bir an önce tamamlanması elzemdir.
Bu nedenle her hafta düzenli olarak karargâhımdaki subayların ve emirlerin hazırlıklarıyla doğrudan ilgilendiğimden ötürü, bu işin gecikmeden tamamlanmasını önemle rica ederim.
Muhasebat Dairesi’ne
13 Mayıs 1335
Dokuzuncu Ordu Kıtaat Müfettişi ve Fahri Yaver Hazret-i Şehriyari
Mirliva (Tümgeneral) M. Kemal [32]
Ayrıca Bardakçı’nın bahsettiği gibi Anadolu’dan Ankara’ya geçmek üzere benzin alacak paralarının olmadığı da defalarca yazılıp çizilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa bu yol meselesi hakkında Hüsrev Bey’i de çağırarak uzun uzadıya görüştüler. En güç mesele, benzindi. Nereden alacaktık?. Hattâ paramız olsa bile.. Ya lastik?. Müzakere uzadıkça uzadı; nihayet bunlar hepsi var, farzedelim, ya para?, Mustafa Kemal Paşa çok sıkıldı, ayağa kalkarak:
Yahu dedi, bunca mühim meseleler, isyanlar, şunlar bunlarla uğraştık, kararlar verdik, emin olunuz bu kadar sıkıldığım olmadı. Ankara’ya gideceğiz; köhne, körükleri parça parça, bu kışta, karda binilmesi gayri caiz otomobillere razı oluyoruz, fakat benzin, lâstik, para bulamıyoruz. Fakat elbette bunlara da çare bulacağız. [33]
Şimdi bütün bunlardan sonra yapılanlara bakalım bir de. Mustafa Kemal Anadolu’ya gittiğinde Saray tarafından desteklendi mi?
Vahdettin Hicaz beyannamesinde bildiriyor bunu, hemen bakalım:
Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra, savaşta yenilmemek şartiyle mukavemete ben de taraftardım ve nitekim bu duyguyla Kuvâ-yı Millîye’ye meyilli birtakım hükümetleri de iktidara getirdim. [34]
Yenilmemek şartıyla ne demek? Anti-kemalist bir açıklasın bize bu kısmı. Yenilirse suç sarayın olmayacak mı? Yani Ulusçular yapsın yenilmezlerse bakarız demek mi bu? Nasıl bir şarlatanlıktır bu. İlk önce bunu bir cevaplandırmanız gerekiyor. Bir diğeri, Kuvay-ı Milliye meyilli hükümetleri iktidara getirdim demek. Dönem itibariyle 19 Mayıs öncesi olamaz çünkü Yunan istilası başladığında erk’te Damat Ferit vardı ve 2 Ekime kadar erk’te kalacaktır. Yani Vahdettin’in taraftar olduğu dönem ne onu Anadolu’ya milli mücadele için gönderdiği zamana tesadüf ediyor ne de Mustafa Kemal’in istifa ettirilip sine-i millete geçtiği döneme denk geliyor. Tamamıyla Sivas kongresinden sonra ki dönem de Damat Ferit’in 2 Ekim’de erk’ten çekildiği dönemden sonraki kısacık bir dönemi ihtiva ediyor.
Bu makalemizde bu konuyu ayrıntılarıyla anlattık. Linki tıklayarak makaleyi okuyabilirsiniz.
Sonuç olarak Vahdettin bu ifadesinde Anadolu’ya Milli mücadeleyi başlatsın diye gönderdi tezini yıkan bir ifade bize sunmaktadır. Çünkü 2 Ekim ve sonrasındaki bir dönemde desteklemiş olduğunu söylüyor bize. Onun öncesinde olduğunu söylemiyor.
Şimdi biz Paris barış konferansı ve sonrasına bir geri dönüp bobini bu vakitten sonra ilerletelim.
Paris’e ulaşan Osmanlı kurulunun Başkanı Damat Ferit, Barış Konseyi önüne çıkarak Türk savını öne sürmüş, savaş suçunu İttihat ve Terakki’ye yüklemiş; işgallere son verilmesini dilemişti. Haziran’da Konseye bir andaç sunan Ferit, Osmanlı Devleti’nin bölünmesine veya güdüm altına verilmesine karşı çıkmış; savaştan önceki sınırları istemişti. 25 Haziran’da, Barış Konseyi adına Fransa Başbakanı Georges Clemenceau, Damat Ferit’in andacına oldukça aşağılayıcı bir yanıt vermiş; şöyle demişti: ‘Türkler, öteki soyları yönetmede yeteneksizdirler… Türk soyuna mensup insanlar arasında iktisadi ve fikri devrim ve gelişmeye öncü olursanız her türlü yardımı sağlayabilirsiniz’. Bundan sonra, Barış Konseyi, Damat Ferit’e konferansın ertelenmiş olduğunu bildirerek, Osmanlı kurulunu adeta kapı dışarı etmişti. Ferit ve kurulu, hiçbir şey sağlamadan ve aşağılık bir duruma düşürüldükten sonra, 4 Temmuz’da Paris’ten ayrılmış; 15 Temmuz’da İstanbul’a dönmüştü.
Şimdi bu ifadeye pür dikkat bir bakalım. Paris’e giden Damat Ferit İngilizlere meydan okuyor. Açık bir şekilde Osmanlı devletinin bağımsızlığını geri verin diyor. Yürek yemiş Damat Ferit herhalde Mustafa Kemal’den destek alıyor öyle mi.
İngiliz Yüksek Komisyonu, İstanbul, 8 Haziran 1919.
Ekselansları,
Ekselanslarına, Samsun Sancağı’ndan rahatsız edici nitelikte haberler aldığımı bildirmekten onur duyuyorum. Orada, görünüşe göre, bazı kötü niyetli kişiler huzursuzluk çıkarmaya ve karışıklık çıkarmaya çalışıyorlar.
2. Mustafa Kemal Paşa’nın bu harekette öncü bir rol oynadığı bildiriliyor.
5. Bu nedenle, Karadeniz Ordusu Başkomutanı tarafından Türk Savaş Bakanlığı’na Mustapher Kemal’i görevinden alma talimatı verildi.
4. Ekselanslarının dikkatini, özellikle ırklararası ve dinsel nitelikte olmaları halinde, içerideki herhangi bir karışıklığın ortaya çıkabilecek çok ciddi sonuçlara çekmek istiyorum.
5. Bu nedenle, ilgili tüm sivil yetkililere, sorumlulukları altındaki bölgelerde sorun çıkması halinde kişisel olarak sorumlu tutulacakları yönündeki talimatların derhal iletilmesini talep ediyorum.
6. Ayrıca Samsun Eyaletinde yaşanan durum hakkında yakından bilgilendirilmemi istiyorum.
Ekselanslarının itaatkar Hizmetkarı olmaktan onur duyuyorum
YÜKSEK KOMİSER.
Ekselansları,
Dışişleri Finisteri.
HRISYS 2608/6
HR.SYS.02608,00006.001 [35]
Belgenin orjinal kaydı aşağıdadır. Dolayısıyla neredeyse Mustafa Kemal gider gitmez. İngilizlerin gözüne batmaktadır ki doğrudan 1 ay bile geçmeden hemen geri çağrılıyor. Neden çünkü; Vahdettin onu Milli mücadele yapması için yunanı tepelemesi için gönderdi ve o tam tersine iş yaptı değil mi? Yani Milli mücadeleyi başlatmadı. Ya da cidden Asayiş olayları için esas gönderiliş amacı olan Silahları toplamadığı için geri çağrıldı? Hangisi şimdi bize söylemeniz gerekmektedir. Vahdettin Hicaz beyannamesinde söylediği gibi taraftar ise neden geri çağrılıyor. Ayan beyan ortada ki Vahdettin onu anadoluya İstanbulun kurtulması şartında İngilizlerin her dediğini yapalım ki işgaller sürmesin ve yapılacak olan sulh’ta bak biz sizin her dediğinizi yaptık sizde bize yardım edin demek içindir bu Anadolu operasyonu. Yoksa git silahlı mücadele başlat falan değil.
Şimdi tekrar paris konferansına dönmek gerekirse: Damat Ferit sert bir şekilde söylediği söylemleri Mustafa Kemal’den güç olarak yapmış olma ihtimali böylelikle mümkün değildir. Çünkü geldikten sonra bakın ne yaptı.
Damat Ferit Paris’ten döndükten sonra İngilizlere daha fazla işgal hakkı veriyordu.
Padişah Vahdettin’in, Damat Ferit’in kışkırtmasıyla 19 temmuz 1919’da yayınladığı fermanla, anayasayı ihlal edeceğini ve bağlaşık devletlere Anadolu’da başka yerleri de işgal etme gerekçesini veriyordu. [36]
Ne demek bu şimdi? Paristen zılgıtı yiyip geri dönmüşsün. Hala İngilizlerin peşinde koşmak nedir? Mustafa Kemal’i Anadoluya gönderen siz değil misiniz? Dönseniz ya Sine-i millete. Dert Milli mücadele falan değil ki…
Ne diyor Vahdettin Hicaz beyannamesinde:
…Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya biz gönderdik ve o açık bir biçimde bize karşı isyan etti. Damad Ferid Paşa bir gün onu görevden almak ve aklını başına getirmek istedi ama başaramadı. Mustafa Kemal Paşa ile bir uzlaşma sağlaması için Tevfik Paşa’yı göreve çağırdım ve o da aynı şekilde başaramadı” diye yazacaktı. [37]
Bak sen! Biz gönderdik ama ne için? Cevap yok… Anti-kemalist iddiası: Milli mücadele için. İyi de bu adam Vahdettin’i bile Sevr’de kandıran adam değil mi? Mustafa Kemal’i görevden alıyor aklını başına getirmek için ama başaramıyor. Yahu iyi de Amasya Protokollerinde Vahdettin’in Milli mücadele için gönderdiği ilkelere rağmen ne yaptı bu adam da düşmanlık kazandı:
Mustafa Kemal tarafından, açık bir genelge (bildiri) biçiminde, Anadolu’daki Ordu Komutanlarına, sivil ve askeri erkâna gönderilmişti. Genelgenin temel noktaları şunlardı:
1. Yurdun bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2. İstanbul’daki hükümet, üstüne almış olduğu sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, ulusumuzu ölmüş gibi göstermektedir.
3. Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.
4. Ulusun haklarını dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş, ulusal bir kongrenin varlığı çok gereklidir.
5. Sivas’ta bir kongrenin erken vakitte toplanması kararlaştırılmıştır.
6. Tüm illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış, üç delege, hemen yola çıkarılmalıdır.
7. Bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalıdır ve delegeler kimliklerini gizlemelidir.
8. Doğu İlleri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.
Amasya genelgesi Türk ulusal akımının dönüm noktalarından birini oluşturur; çünkü, ilk kez, ulusal direniş ilkeleri bir protokol biçiminde hazırlanarak, Türk yurdunun bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü sağlamak için işbirliği yapmaya söz vermiş olan ihtilalci önderler tarafından imzalanmıştı. Ali Fuat’ın deyimiyle, Amasya kararlarıyla … münferit ve mıntıkavi teşebbüsler birleştirilmiş; bütün milletin, istiklali ve vatanın uğradığı tehlike etrafında müttehit olduğu, gerek harice gerekse dahile gösterilmiştir. [38]
Şimdi bu maddeler Vahdettin için neyin karşıtı oluyor? Sorular sorular.
Anti-kemalist asla işin içinden çıkamaz. Çünkü iddiası öyle tel tel dökülüyor ki. Milli mücadele tezi yerle bir oluyor.
Naşit Hakkı Uluğ’da öyle söylemiyor mu zaten:
Padişah’ın <<şahsi nüfûz ve kesin arzusu ile M. Kemal’in Müfettişliğe tayin edildiği>>> yolundaki iddialar ve Paşa’yı, Vahdettin’in Milli Mücadele’yi hazırlamak amacıyla Anadolu’ya gönderdiği gibi sapık görüşlerin hiçbir değeri yoktur. [39]
Vahdettin ne diyordu:
Mustafa Kemal Paşa ile bir uzlaşma sağlaması için Tevfik Paşa’yı göreve çağırdım ve o da aynı şekilde başaramadı”.
Peki daha önceki ifadesi şu değil mi.
Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra, savaşta yenilmemek şartiyle mukavemete ben de taraftardım ve nitekim bu duyguyla Kuvâ-yı Millîye’ye meyilli birtakım hükümetleri de iktidara getirdim.
Kuvayi milliye meyilli bir hükümet Tevfik Paşa hükümetidir. Peki neyin uzlaşması bu. Zaten kendinde söylemiyor musun? Mesele yunan meselesi olunca taraftardım ve onun için onların tarafında bir hükümet getirdim. Ama bir bakıyorsun uzlaşma istiyorsun.
Hangi konuda uzlaşma. Milli mücadele uzlaşması mı? Yoksa başka bir şey mi?
Bakalım mı?
Cemal Paşa, Mustafa Kemal’e, yetki üstlenmemesini; hükümet üzerinde baskı kullanmamasını bildirmiş; aksi durumda, hükümetin görevden çekileceği yolunda uyarıda bulunmuştu, İstanbul hükümetinin gittikçe gücünü yitirmesinden kaygılanan Mustafa Kemal, Cemal Paşa’nın bu uyarısını ve ulusal örgütün gereksizliğini ima etmesine şaşmış; hükümetin, ulusal örgütün yardımı olmaksızın yurdu kurtaracak kadar güçlü ise bunu içtenlikle açıklaması gerektiğini bildirmişti.
Bağlaşık Devletlerin gittikçe artan müdahale tehditleri ve muhalefetin hükümeti düşürerek yerine ulusal akıma karşıt bir Kabine geçirme çabaları önünde, hükümeti ayakta tutmaktan başka çare yoktu. Uyguladığı siyasanın amacı, ulusal örgütün ülkenin her yanına yayılması için zaman kazanmaktı. Bu denli bir siyasayı Sadrazam pek doğal olarak onaylamıyordu, çünkü tek emeli, Hey’eti Temsiliye’yi kendi isteklerine boyun eğdirmek ve sonunda ortadan kaldırmaktı. [40]
Hayda neler oluyor? Uzlaşma bunun için miymiş? İstanbul’un bilfiil işgaline kadar olan detaylı makalemiz:
bu linkte olduğu için Ferit’in düşmesinden İstanbul’un işgaline kadar olan sürecin detaylarını burada anlatmıyoruz.
Buradaki diğer sorunlardan biride şudur:
Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra, savaşta yenilmemek şartiyle mukavemete ben de taraftardım ve nitekim bu duyguyla Kuvâ-yı Millîye’ye meyilli birtakım hükümetleri de iktidara getirdim.
Bu ifade de Kuvayı milliyeyi destekledim diyen bir Vahdettin. Ancak hareketleri olarak tam tersi bir Vahdettin, buyrun okuyalım:
15 Aralık’ta (Bu tarih kuvayi milliyeye destek verdiği tarih) İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği gizli telgrafta şöyle diyordu:
‘Kısa bir süre önce Padişah, soru sormak için değil, kendi makamını ve durumunu düşündüğü için benimle görüşmek istemişti. Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerine danıştım. Padişahla görüşmenin yararsız olacağını söylediler. Padişah, kendisini bize teslim etmiştir; çünkü tek dayanağı İngiltere yönetimidir ve barışın gerekliliğinden çok, Türkiye’nin bugünkü durumunun sürmesi onu düşündürüyor’.
‘Vahdettin, İngilizlerin bu davranışından umutsuzluğa ve kırgınlığa uğramış; Amerika’lılara yaklaşmak için kimi davranışlarda bulunmuştu. İngiltere Başbakanı David Lloyd George’un Londra Belediyesi (Guildhall)’ndeki konuşmasından beri İngiliz yönetiminin Türk aleyhtarlığının başını çektiğini; bunun, Türkleri, en azından saltanatı İstanbul’dan çıkarmaya karar verdiğini öğrenmiş olan Vahdettin, Amerika yanlısı bir tutum benimsemişti. Padişah, Associated Press muhabirine 16 Aralık’ta verdiği ve Near East dergisinde yayımlanan demecinde, Türkiye’nin özgür olmasında Avrupa’nın çıkarı bulunduğunu; İslam Dünyası’nın ancak bu suretle sükûna kavuşacağını söyledikten sonra, ‘ABD’den milyonlarca Türk ve İslamların ümitlerinin istinatgahı’ diye söz etmişti. Padişah, ayrıca, bu söyleşi sırasında, bir an önce barış dilediğini, çünkü bu konudaki gecikmenin savaştan daha kötü olduğunu belirtmişti. Ona göre, belirsizlik, halkın maneviyatını çökertiyor; onlarda sefalet ve hastalıklara yol açıyordu. Avrupa devletleri için hayati bir nokta, Doğu’da huzuru getirecek bir barış yapmaktı. Bunu da, Türkiye’nin bağımsızlığını sürdüren bir antlaşma sağlayabilirdi. Ona göre, Türkiye’deki hükümetlere karşın halk iyiydi. Barış olur olmaz iç sorunlar ele alınacak ve Vahdettin, bunun için Yüce Devletler’in uygarlaştırıcı yardımlarını diliyor; şöyle diyordu:
‘Yeni Türkiye’ye, onun yeniden dirilişine, toplumsal ilerlemesine içtenlikle inanıyorum. Halkımıza genel eğitim ve ayrıca refahın çağdaş araçlarını sağlayabilirsek… yeniden inşa edilecek Türkiye, Doğu’da barış ve ilerlemenin odağı olacaktır. Bu sonuca ulaşmak benim sarsılmaz kararımdır…’ [41]
Görüldüğü üzere çokta kuvayi milliye tarafında değilmiş. Bir ara ingilizlere darılıyorsun ama her ne hikmetse Mustafa Kemal tarafına geçip oraya tam destek veremiyorsun. Hala emperyal devletlerden medet umuyorsun.
Peki daha sonra ne oluyor?
Sivas’la İstanbul arasındaki anlaşmazlık gittikçe büyüyor; İngilizlerin Çukurova (Kilikya) bölgesinden çekilmeleri ve bu bölgenin Fransızlarca işgali üzerine büsbütün ortaya çıkıyordu. Kemalistler, bu işgali protesto etmişlerdi; ama Cemal Paşa, Mustafa Kemal’e 9 Aralık’ta gönderdiği gizli telgrafta, Osmanlı Devleti’nin karada ve denizdeki durumunda, kendi yazgısı üzerinde karar verecek olan devletlere karşı gözdağı verici bir davranışın herhalde zararlı olacağını; bundan başka, Hey’et-i Temsiliye adına yabancı temsilcilere telgraflar gönderilmesinin, yurtta iki hükümet bulunduğunu gösterdiğini Fransa temsilcisinin açıkça söylemiş olduğunu öne sürmüş, şu öneride bulunmuştu: ‘Şimdiki durumumuzda haklarımızı ancak iyi siyaset gütmekle, uyanık olmakla ve zamanın geleneklerine uymakla savunabiliriz’. Mustafa Kemal, ulusun bırakışma antlaşması ile bağlı bulunduğu düşman devletlerden herhangi birine gözdağı verici bir durum aldığını kabullenmemiş; yalnız yasaya uygun kutsal haklarına el uzatılmasını, kesin zorunluluk olursa, silâhla da önlemeye kararlı ve Hey’et-i Temsiliye’nin yabancılara protesto telleri göndermesinin yasaya uygun olduğunu; hükümet de bu denli durumlarda ulusla bir düşüncede olduğunu gösterirse, büyük yararlar sağlanacağını; oysa, hükümetin, Adana’ya düşmanın girişini bile protesto etmediğini söyledi. [42]
Oldu ya! Ne güzel dünya! Protesto bile etmeyeceğiz. Çünkü neden İngilizler kızıyormuş. Bu mu destek şimdi?
Ayan beyan ortada ki : Vahdettin asla İngilizlerin aleyhinde Milli Mücadeleyi desteklemedi. Kurduğu kabineler bunun böyle olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Anti-kemalist diyor ki: İngiliz baskısı vardı diyor. Hadi ya! İngiliz baskısı ile yapıyorsa. O halde adam sorarlar. Sevri baskıya rağmen niye imzalamadı. Demek ki sağlam durabiliyor muş?
Mustafa Kemal Paşa onun gözünde hükümdarına baş kaldırmış bir asi, bir isyancıydı. “Paşa’yı Anadolu’ya ben gönderdim ama o bütün talimatımın dışına çıktı. Kendi kararlarını kendisi verir oldu ve zamanla bağımsızlığını ilân ederek hükümdarlık otoritemi sarstı” diye düşünüyordu. [43]
Bakıyorsun hükümdarlık otoritesinden bahsediyor haşmetlimiz. Demek ki gücü var ve ne isterse onu yapabiliyor.
Buna nasıl cevap vereceğiz peki? İstanbulun bilfiil işgalinden bir gün sonra 17 martta Ferit’i başbakan yapmayın diyen Hüseyin Kazım’a ne diyor:
Vahdettin, Damat Ferit’in yeniden başbakan yapılmamasını ricaya giden Hüseyin Kazım ve Vecdi Beylere: “Ben istersem Rum patriğini de Ermeni patriğini de, hahambaşını da başbakan yaparım” [44]
İngilizler isterse mi demek istiyor acaba. O halde hangi hükümdarlık otoritesi bu. Kukla bir padişahın hangi otoritesinden bahsediyoruz.
Peki birde aşağıdakini okuyalım:
Bir süre önce, Savaş Bakanı Cemal Paşa, görevden çekilmeden önce, Mustafa Kemal’in askerlikten istifa etmiş olarak kabulü ve nişan ve madalyalarının ona geri verilmesi için 193 sayılı tezkere ile Padişaha başvurmuş; Padişah, 4 Şubat 1920 tarihli İrade-i Seniyye ile Mustafa Kemal’in nişan ve madalyalarını geri vererek onun askerlikten istifa etmiş olduğunu ilan etmişti. Böylelikle, Vahdettin, Kemalistlerle barışmış olduğu izlenimini yaratmaya çalışmış ve 1920 yılı Şubat ayında huzuruna kabul ettiği ulusçu milletvekillerinden Mazhar Müfit’e şöyle demişti: ‘Hey’et-i Temsiliye benim tacı saltanatımın pırlantasıdır. Allah sizden razı olsun; vatan ve milleti, saltanatı ve halifeliği kurtardınız’. Padişahın, yurdu düşmandan kurtarmak için nasıl bir çare düşünüldüğü sorusuna Mazhar Müfit şu yanıtı vermişti: ‘Efendimiz Anadolu’ya ve hatta Bursa’ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur… Halk, Padişahlarını başlarında görürse bir kıyam-i umumi olur ki, düşman buna mukavemet edemez’. Vahdettin öfkelenerek sert bir tavırla ayağa kalkıp, ‘Beyefendi, ecdad-i izamımın payitahtından bana firar mı teklif ediyorsunuz’ diye sorunca, Müfit şu yanıtı vermişti: ‘Hayır, milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında ecdad-ı izamınız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum’ [45]
Şimdi soru: Hükümdarlık otoritesinin devam ettiğini mi söylüyor burada. Yoksa İngiliz baskısı ile hiçbir kararı kendisinin vermediğini mi söylemek istiyor. Hadi buyrun! Demek ki : Vahdettin burada hükümdarlık otoritesinin devam ettiğini ve de kendi kararlarını kendisinin verdiğini söylemektedir.
Vahdettin’in yakınlarından biri ve eski Ferit kabinesinde Savaş Bakanı olan Süleyman Şefik Paşa İstanbul’daki İngiliz öğeleri ile temas etmişti ve gizli bir plan gereğince, herhalde Ferit’in başkanlığında yeni bir kabine kurulması için çalışıyordu. Padişahın da bundan bilgisi vardı. Bu plan şöyleydi:
‘Bağlaşık Devletler ve özellikle İngiltere onaylarsa, dışarıdan hiç bir yardım gerekmeksizin ulusal akıma karşı etkin ve başarılı önlemler alınabilir. Bu konuda güvence verilirse, Padişah, güçlü bir kabineyi iş başına getirebilir. Padişahın tek dileği, Osmanlı makamları ulusal akıma karşı gerekli önlemleri alırken, İngiltere’nin, öteki Bağlaşık Devletler’in karışmalarına engel olmasıdır. İngiltere bunu onaylarsa, Padişah, güçlü bir kabine kurulması için gerekli hazırlıkları yapmaya başlayacak; geçici bir süre için, “renksiz” bir kabineyi erke getirecektir. [46]
Ve İstanbul’un bilfiil işgali:
İngilizlerin İstanbul Genel Karargâhı’nın raporuna göre Padişah, İstanbul’un işgalinden ötürü memnun! Çünkü böylece İstanbul’daki milliyetçilerden kurtulmuş bulunuyor. Yoksa, onlardan kurtulma işini, daha küçük kuvvetlerle kendisi yapmak zorunda kalacaktı. Yüksek komiserlerin, işgalin geçici olduğunu ve Sultan’ın otoritesini sağlamlaştırmak amacını güttüğünü açıklamaları da Saray’da memnunluk yarattı. [47]
İnsan bir protesto eder. Hiçbir şey yok aksine çok memnun padişah hazretlerimiz. Demek ki tüm derdi Milliyetçilerden kurtulmaktı. Zaten Cemal Paşa’nın derdi de bu değil miydi?
Padişah Kuvayi Milliye taraftarı olduğunu söylerken bile başka anlamlarda söylediğini açık bir şekilde bizlere göstermiş olmuyor mu? Sultan’ın otoritesi demek ki Mustafa Kemal’in tanımadığı hükümdarlık otoritesini İngilizler sağlıyormuş?
İngiliz Haberalma raporuna göre, İstanbul’un işgal edildiğini haber veren Fransız Yüksek Komiseri’ne Padişah şunları söylemiş: “İtilaf temsilcileri ile her zaman işbirliği yapmak isterim. İşgalden üzüntü duydum ama işgalle ilgili bildiride yetkimle ilgili güvenceyi takdir ettim. Kemalistleri siz tutuklamasaydınız, ben tutuklayacaktım.” İngiliz Askerî Haberalma İstanbul Kolu’nun raporuna göre, Salih Paşa’nın istifa etmesi, Damat Ferit’in yeniden başbakan olma ihtimali var. Padişah İstanbul’daki tutuklamalardan rahatladıysa da, Meclis Başkanı Celalettin Arifin Anadolu’ya geçmesine üzüldü. Yüksek Komiser Robeck, raporunda, barışın geciktirilmesine tamamen karşı olduğunu bildirdi. [48]
İngiliz baskısı ile mi söylüyor? Yoksa Hükümdarlık otoritesi?
Kemalistleri siz tutuklamasaydınız, ben tutuklayacaktım.
Mesela bu sözü söylemese ne kaybederdi Padişah. Ya da İngilizler bu sözü Padişah’a zorla mı söylettirdiler. Çünkü asla yapamayacağı bir şey bu. Peki yapamayacağı bir şeyi niye söyler. Tamamıyla İngilizlere şirinlik olsun diye. Ve kendi iradesiyle söyledi.
Ankara, İstanbul’daki işgalin neticelerinin nerelere uzanabileceğini meşhur fetvalardan öğrendi: Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi 10 Nisan 1920’de verdiği beş adet fetvada Kuvâ-yı Milliye mensuplarının kafir, öldürülmelerinin farz, kitle halinde öldürülmelerinin meşru, bunlara karşı çarpışmanın vacip, çarpışmadan kaçmanın günah, Kuvâ-yı Milliyecileri öldürenlerin de gazi olacağını söylüyordu. İmparatorluk Birinci Dünya Savaşına girdiği sırada çıkarılan fetva nasıl Alman imalatı ise, Ankara’ya karşı verilen fetva da İngiliz malıydı. Hatta İşgal İstanbul’unun İngiliz istihbarat subayı Bennett’e göre fetvalar İngiltere’nin, elçilik baş tercümanı Andrew Ryan’ın baskısıyla alınmıştı. Fetvayla beraber bir de hükümet bildirisi yayınlandı. İngiliz işgal kumandanlığı bildiri metnini tam üç defa değiştirmiş zira ilk ikisinin ifadesini hafif bulmuştu. Ferid Paşa bu arada daha da ileri gitti, İngilizlerce fetvayla bildirinin Hindistan’da da dağıtılmasını ve Anadolu’da da İngiliz uçakları vasıtasıyla havadan atılmasını teklif etti ama fetvanın Türkiye’deki etkilerini beklemek taraftan olan Londra, Paşa’nın isteğini sessizce geçiştirdi.
Fetvalar Ankara’nın başına İstiklâl Savaşı boyunca neredeyse Yunan birlikleriyle mücadele kadar büyük dert açacaktı. Dürrizade’ye 16 Nisan günü başta Ankara Müftüsü Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi İle (sonraların Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi) 81’i il ve ilçe müftüsü, üçü kadı, onu ulemadan milletvekili ve 52’si de müderris olmak üzere 147 kişinin imzasını taşıyan bir karşı fetvayla cevap verildi. “Düşmana karşı elden gelen gayretin gösterilmesinin farz, bu mücadelede can verenlerin şehid, hayatta kalanların gazi olacakları” müjdelendiyse de, Dürrizade’nin fetvaları harbin sonuna kadar Ankara’nın sıkıntılarından biri olmaya devam etti.
Anadolu hareketinin maksadının esir padişahı kurtarmak olduğunu o sıralarda ısrarla vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, iki hafta sonra bu fetvalar hakkında “Zât-ı Şahanenin ağzından işitsem, bunun zorlayarak ve tazyik altında olduğuna hükmederim” diyecekti. [49]
Şimdi sorumuz şu: Fetvalar İngiliz malı ise; ki Mustafa Kemal bile öyle düşünüyor. O halde Mustafa Kemal nasıl İngiliz ajanı oluyor? Bu birinci cevaplanması gereken soru. Eğer Hükümdarlık otoritesi varsa; Sevr-i geçiştirmek için imzalamayan (ki o vakitte baskı vardı üzerinde) Burada niye geçiştirmek için hiçbir şey yapmaz. Bütün bunlar Anti-kemalistlerce cevaplanması gerekiyor.
Bir diğer sorun: Bütün bunlar Sevr’den yumuşak bir anlaşma bekleyen Sarayın İngiliz politikalarıydı. Ancak Vahdettin savaşın sonuna kadar İngilizlerin kendisini koruyacağını ve Saltanat makamı için güvence vereceğini asla anlayamadı.
Ve Mustafa Kemal tüm bunlara rağmen Vahdettin tarafını tutuyordu. Ama Vahdettin hiçbir zaman Mustafa Kemal’i anlamadı. Çünkü onun derdi Silahlı Milli Mücadele olmadı. Şimdi şöyle bir soru soralım. Vahdettin yukarıda anlattığımız şekliyle İstanbul’dan ayrılıp MM liderliği yapsaydı daha iyi olmaz mıydı? Ve şöyle de bir soru daha çıkar bundan. Mustafa Kemal kafasındaki Cumhuriyeti kurabilir miydi? Vahdettin nereden bakarsan bak çok yanlış bir tercih yaptı. Ve Ulusçular için söylenmeyecek sözler söyledi:
Vahdettin, Rumbold’u 21 Mart’ta kabul ettiği sırada: “Bir avuç eşkıya tam bir nüfuz kurmuşlar… Ankara’nın liderleri bu memlekette dikili ağacı olmayan; kan irtibatı veya bir rabıtası bulunmayan kimseler… M. Kemal menşei belli olmayan bir Makedonyalı ihtilalci.. daha çok Sırb’a benziyor (!)… onların arasında hakikî bir Türk mevcut değil… Hakikî Türk özüne sadıktır, fakat kendi esirliğinin hikâyesi gibi hayalî, yanlış tasvirlerle aldanarak yıldırıcı usullerle korkutulur. Bunlar o şakilerdir ki, kendilerine teslim olacak şikâr ararlar.” [50]
Eminiz ki bunu da İngiliz baskısı ile vermiştir Sultan. Kafasına silah sıkılarak söylenen cümleler çünkü bunlar. Hal böyle olunca Vahdettin’in MM taraftarıydı diye göstermek en basit tabiriyle cahillikten başka bir şey değildir.
Mustafa Kemal’i Anadolu’ya yollayan ve bağlı olduğu hükümetini sonradan tanımadığından dolayı cezalandırılması için askerî kuvvet gönderilmesine lüzum gösteren hükümetlere göz yummamda, sorumlu hükümet ile hükümdarlık makamının karşılıklı ilişkilerine aid meşrutiyet gereklerinden ayrılmamak arzusu ve bazı siyasi zaruretler sebep olmuştur. [51]
Görüldüğü üzere Vahdettin hükümetinin talimatını uyguladığını söylüyor. Yani Mustafa Kemal’i aslında Anadoluya milli mücadele için göndermediğini söylüyor. Çünkü onu Anadoluya gönderen hükümetler Damat Ferit hükümetidir.
Peki Sevr’i imzalamayan Vahdettin her ne hikmetse o saatten sonra yine MM tarafına sempati beslemez. Aksine ingilizlerle işbirliği içinde Mustafa Kemal’i devirmek için elinden geleni yapar. Gerçi o saatten sonra desteklese de iş işten çoktan geçmişti.
Sorulması gereken soru şu ki; İstediği zaman geçiştirme politikası güden bir Padişah ibre kendisine dönmeyipte – ki bunu sezebilir boyuttaydı- neden İngiliz politikası gütmeye devam ettiğidir. Örneğin: Kuvayi milliyeyi desteklediğini söyleyen zamanda bile fiili olarak desteklemediğini yazımız da gördük.
Hal böyle olunca. Mustafa Kemal bize karşı geldi demek yargısı boşa düşen bir yargı oluyor. Çünkü sizin politikanız İngiliz politikasıydı ve İngilizleri gücendirmemek adına güdülen politikaydı.
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon,
… Robeck’in bu tutumunu onaylarken, Damat Ferit’in, Türkiye’ye kabul ettirilecek barış koşullarının ılımlı olacağı sonucunu çıkarmamasını istiyordu. [52]
Pek tabii Vahdettin’in o gün doğrudan bundan haberi olmaması mümkün değildi. Ancak Ferit’in politikalarının kendisine ihanet ettiğini bilmemesi mümkün değildi. Hal böyle olunca Ferit’in asla MM taraftarı olmayan bir hükümet politikası gütmesi, Mustafa Kemal’in Anadoluya gönderilme nedeninin MM olması mümkün değildir.
Ve yazımızın sonunda:
Bu linke göz atarak Damat Ferit’in MM ile uzaktan yakından alakasının olmadığını okuyabilirsiniz.
Sonuç olarak: Vahdettin ile Mustafa Kemal’in MM düşünceleri taban tabana zıttı.
Referanslar:
1- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Yeni Türk Tarihinde Vesikacılık”, Belleten, 2/7-8. (1938), s. 368
2- Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Çev: Cemal Köprülü, 2. Baskı, Ankara 1991, s. 1
3- Murat Bardakçı, Şahbaba, Turkuvaz Yayınları, 2. Baskı, Eylül 2022, s. 309
4- Mikusch, Ölümsüz, İkarus Yayınları, s. 169-170
5- Derin Tarih, Genelkurmay Belgeleri Işığında Mustafa Kemal Samsun’a nasıl gönderildi?, Haziran 2015, Sayı 39 eki, s. 6
6- Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, Sebil Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 1976, s. 49
7- Bardakçı, a.g.e, s.251
8- Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, Kastaş Yayınevi, s.233-235
9- Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Türkiye İş Bankası Yayınları, Der: Turgut Gürer, 6. Basım, Ocak 2021, İstanbul, s. 94
10- Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Rafet Zalimler Yayınevi, 3. Baskı, 1958, s. 298-299
11- Şapolyo, a.g.e, s.302
12- Murat Bardakçı, Şahbaba, Turkuaz Yayınları, 2. Baskı, Eylül 2022, s. 143
13- Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, Timaş Yayınları, İstanbul, Ekim 2019, 3. Baskı, s. 210-211
14- Bardakçı, a.g.e, s. 179, Ref: Rıza Tevfik Bölükbaşı, Birazda Ben Konuşayım, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993, s. 109
15- Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2010, s. 41-42
16– Bardakçı, a.g.e, s. 180
17- Murat Bardakçı, Bir Devlet Operasyonu 19 Mayıs, Turkuaz Yayınları, s. 130
18- Jaeschke, a.g.e, s. 117
19- Jaeschke, a.g.e, s. 116
20- Jaeschke, a.g.e, s. 116-117
21- Naşit Hakkı Uluğ, Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, Milliyet Yayınları, s. 52-53
22- Turgut Özakman, Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, Bilgi Yayınları, 12. Basım, Ekim 2020, s. 271-274
23- Tarık Mümtaz Göztepe, Gurbet Cehennemi Mütareke Sonrası Hatırat, Kopernik Yayınları, Hazırlayan: Hasan Afşin Günaydın, syf: 670
24- İlhan Bardakçı, Vahdettin’den Mustafa Kemal’e, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 1993, syf: 133
25- Kadir Mısıroğlu, Lozan, Sebil Yayınları, Cilt 1, s. 108
26- Salahi R. Sonyel, Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (Yeni Belgelerle 1918-1923), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt 1, s. 243-244
27- Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, s. 45
28- Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, s. 49
29- Özakman, a.g.e, s. 275-276
30- Bardakçı, Şahbaba, a.g.e, s. 140
31- Baki Öz, Atatürk’ün Anadolu’ya Gönderiliş Olayının İç Yüzü, Can Yayınları, 2. Baskı, Eylül 1995, s. 73, Ref: İ. M. Kemal İnal, Osmanlılar Devrinde Son Sadrazamlar, s. 2059
32- Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1952, Yıl: 1, Sayı: 1, Vesika No: 11
33- Mazhar Müfit Kansu, Atatürkle Beraber, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Cilt 2, 7. Baskı, Ankara 2022, s. 482-483
34- Bardakçı, Şahbaba, s. 309
35- BOA, HR.SYS, 2608/6-20
36- İkdam, Zaman, Tasvir-i Efkâr, Sabah, Memleket gazeteleri, 27.7.1919 ayrıca bkz: Sonyel, Mustafa Kemal Atatürk, C:1, s. 305
37- Bardakçı, Şahbaba, a.g.e, s. 214
38- Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, s. 48
39- Naşit Hakkı Uluğ, Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, Milliyet Yayınları, s. 43
40- Salahi R. Sonyel, Yeni Belgelerle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt: 1, s. 424-425, Ref: Cemal Paşa’dan Mustafa Kemal’e gizli telgraf, İstanbul, 9.11.1919. Söylev I, s. 196; Speech, s. 246. Mustafa Kemal’den Cemal Paşa’ya gizli telgraf, tarihsiz, Sivas, belge no. 192, Söylev I, s. 196-197; Speech, s. 247, Mustafa Kemal’den Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine gizli telgraf, Sivas, 15.11.1919. TITE Arşivi, 38/4316; ATTB IV, s. 123-124
41- Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, s. 80-81
42- Salahi R. Sonyel, Yeni Belgelerle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt: 1, s. 425-426, Ref: Cemal Paşa – Mustafa Kemal tel yazışmaları, 9/11.12.1919. Söylev I, s. 207-209; Speech, s. 261-265. Çukurova olayları ve Türk-Fransız ilişkileri için bkz., aşağıda s. 586 v.d. Bu sırada, Damat Ferit, Kabine bunalımı yaratarak yeniden erke geçmek amacıyla, İstanbul’daki kimi Kürt öğeleriyle entrika çeviriyordu. İD A, FO 371/4161/164001: İngiliz gizli istihbarat raporu, no. 44, 28.11.1919.
43- Murat Bardakçı, Şahbaba, a.g.e, s. 214
44- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, Cilt 2, s. 434-435 Ref: Türkgeldi 1: 261, Alemdar: 18, ziyaret
45- Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, s. 85
46- Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, Gizli Belgelerde Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savaşı, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2010, syf: 88 Ref: İDA, FO 371/5165/E 2611: İngiliz Gizli İstihbarat Raporu, no. 58, 3.3.1920
47- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1994, Cilt 2, s. 446
48- Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, a.g.e, s. 449
49- Bardakçı, Şahbaba, a.g.e, s. 157-158
50- Gotthard Jaeschke, a.g.e, syf: 161
51- Bardakçı, Şahbaba, a.g.e, s. 309
52- Salahi R. Sonyel, Yeni Belgelerle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt: 1, s. 627, Ref: İDA, FO 371/5046/E 3072; Robeck’ten Curzon’a gizli telgraf, İstanbul, 11.4.1920