Lozan’da itilaf devletlerinin bize Laikliği dayattığı, dini emirlerin yasaklandığı ifade edilir lakin durum hiç de öyle değildir. Lozan zabıtlarını incelediğimiz vakit itilaf devletleri; azınlıkların haklarının ihlal edilmemesini, azınlıkların kendi dini hukuklarına göre yargılanmasını istiyorlardı. 13 Aralık 1922 tarihli oturumda İsmet İnönü “Azınlıkların hakları, Türk Hükümetince, son zamanlarda Avrupa’da yapılmış olan antlaşmalarda belirtilen aynı esaslar üzerinde ve ancak komşu ülkelerdeki Müslümanların da aynı haklardan yararlanmaları şartıyla, kabul edilecektir.” [1] diyerek azınlıkların haklarına sahip olmalarını istiyorlarsa aynı şekilde yabancı ülkedeki Müslümanların da bu ayrıcalıklara mensup olması gerektiğini diretti.
14 Aralık 1922 tarihli oturumda Lord Curzon, İsmet İnönü’nün bir gün önce dile getirdiği Fatih Sultan Mehmet hakkındaki söyleneni hatırlatarak “İsmet Paşa, dünkü söylevinde, önce tarihe başvurmuş, özellikle eski Osmanlı Padişahlarının Türkiye’de oturan azınlıklara karşı cömert davranışlarından uzun boylu söz etmiş ve II nci Mehmed’in İstanbul’daki Rum Patrikliğine özel bir lütufta bulunduğunu örnek olarak belirtmiştir. Oysa nüfus mübadelesi konusunu incelemekle görevli alt-komisyonun son oturumunda, Türk Temsilci Heyetinin, İstanbul’daki Rum nüfusunun orada bırakılmasını kabul etmek için birinci şart olarak, Patriklikle buna bağlı bütün kurumların başkentten uzaklaştırılmasını ileri sürmüş olduğunu öğrendim. Şimdi, Türk Hükümeti, İKİnci Mehmed’in verdiği örneği, bakın, nasıl göz önünde tutmaktadır. ” [2] dedi ve devamında “İslam hukukunda da Osmanlı İmparatorluğundaki Müslüman-olmayan toplulukların yararına, din ve öğretime ilişkin bir takım çok özel ayrıcalıkların bulunduğunu, Türk Temsilci Heyetine hatırlatmak istemektedir. Bu ayrıcalıkların kaldırılmaması ya da onların yerine, daha önce yapılmış azınlık antlaşmaları hükümlerinde kabul edilmiş genel hakların konulmaması çok istenir bir şeydir. Sultan Abdülmecid’in 1839’da ilan ettiği ve Türkiye’de din topluluklarına daha önceleri tanınmış olan ayrıcalıkları yeniden doğrulayan ünlü Gülhane Hattı Hümayununu belirtti. Azınlıklara verilecek garantiler bütünü içine alınmak amacıyla, İslam hukukunun bu hükümlerine alt-komisyonun dikkatini özel olarak çekmek istemekteyim.” [3] diyerek aslında azınlıklara verilen dini ayrıcalıkların dışına çıkılmaması gerektiğini savundu.
Bu sözlere karşı Rıza Nur Bey ise 18 Aralık 1922 tarihli oturumda Türkiye’nin laik, çağdaş ve modern bir devlet olacağını buna hiçbir devletin mâni olamayacağını uzun uzun anlatmıştı. [4] Venizelos 22 Aralık 1922 tarihli oturumda “Hristiyanların da kendi bakımlarından, aynı konulara, Hristiyanlık kanunları ve görenekleri uyarınca bakacak, özel mahkemeleri olmaması ve bu gibi konularda her zamanki Osmanlı mahkemelerine gönderilmeleri kabul edilemez” [5] dedi ve 23 Aralık 1922 oturumlarında “Hristiyanlık uyarınca evlenmeler özü bakımından dinseldir. Bu, Hristiyanlığın kutsal saydığı işlerden biridir… Hristiyanların evlenmesine, Müslüman din makamlarının her türlü karışmasını önlemektir. Hristiyanları ilgilendiren evlenmelere engel olan nedenler üzerinde, Hristiyanlık hukukuna göre karar verilmelidir, başka bir hukuka göre değil.” [6] 10 Ocak 1923 oturumunda da “Evlenmenin Ortodoks kilisesince yapılan kutsal bir tören sayıldığını ve bu yüzden evlendirmeye ve evliliğe son vermeye yalnız kilise makamlarının yetkili bulunduğunu belirtmek gerekir.” [7] ifadelerini kullandı. 8 Ocak 1923 oturumunda Yunan heyeti “Rumlara verilmiş hakların tanınması, fethedenlerle fethedilmiş ulus arasındaki din ayrılığından doğmaktaydı. Türk Devletinde, aile hukuku yalnız Şeriatla-din hukukuyla yönetildiğinden, İslam hukukunu Hristiyanlara uygulamak mümkün değildi. Bu yüzden, Sultanlar, kendilerine yalnız meşru ruhani makamca -başka bir deyimle, Evrensel Patrikçe -uygulanabilecek olan eski Kilise hukukunu kullanmaya devam etme hakkını tanımışlardı” [8] diyor ve Türkiye’nin eskiden olduğu gibi azınlıkların kendi din ve törelerine bağlı bir hukuk sistemi istediklerini belirtiyorlardı.
Yunan delegelerinden Caclamanos “Türk Hükümetine, dilediği gibi kanun koyma hakkı tanınırsa, azınlıkların göreneklerine saygı gösterme ilkesinin, özü bakımından sarsılmış olacağını düşünmektedir… Öte yandan, bu kanun [1917 kanunu] 9 yaşını dolduran kadınların evlenmelerine izin vermektedir. Bu konularda Müslüman görenekleriyle Hristiyan görenekleri arasında ayrılıklar öylesine derindir ki, kendisi, ayırım yapmaksızın herkesin isteğini yerine getirebilecek yasalar düşünmenin imkansızdır.” [9] diyor ve hem Müslüman hem Hristiyanların aynı kanunla yönetilemeyeceğini nitekim iki tebaanın da farklı adetlerinin olduğunu belirterek ikili hukukun, yani şerri ve Ortodoks kilisesinin benimsediği kanunların, devam etmesinden yana olduğunu belirtiyor.
Türk delegemiz Münir Bey ise “Türk Temsilci Heyetinin inanılmasını bir kaç kez istediği gibi, bu yasalar yerine, tümüyle çağdaş yasalar konulacaktır. Türk Temsilci Heyeti, herkese uygulanabilir bir kanun hazırlamanın imkansız olmadığını düşünmekten.” [10] vazgeçmemektedir. Böylece Münir Bey dini ayrıcalık isteyen Yunanistan’a ne olursa olsun laik hukuktan vazgeçmediklerini dile getirdi.
İngiliz delegesi Ryan 30 Aralık 1922 yılındaki oturumda “Hem Müslümanlara hem de Hristiyanlara uygulanabilecek herhangi bir ilke bilmemektedir. Öyle görünüyor ki, Türk Temsilci Heyeti, başka hiç bir devlette bulunmayan bir durum yaratmaya çalışmaktadır. Kendilerine bağlı ülkelerde Müslüman urukları olan İngiltere, Fransa, İtalya gibi Avrupa devletleri, bu uyruklarını kendine özgü kanunların uygulanmasından yoksun bırakma yoluna hiçbir zaman gitmemiştir.” diyerek Türkiye’nin nasıl laik, çağdaş ve modern hukuk tasarlayacağını bilmediğini belirtti.
Bunun üzerine Rıza Nur ise “Hükümetinin, salt dünya işleri niteliğinde bir temele dayanan yeni yasalar çıkarma niyetinde olduğunu.” [11] belirterek çağdaş yasaların oluşturulma niyetinde olduklarını hatırlattı. Bunun üzerine Ryan “Hem Müslümanlara hem de Müslüman olmayanlara aynı kanunun uygulanmasında bir yarar görmediğini” söyledi ve devamında ”Böyle bir tedbir, Müslümanlar kadar Hristiyanları da kendi özel göreneklerinin uygulanmasından yoksun bırakma sonucunu doğuracaktır. Bu ise, azınlıkların göreneklerine saygı gösterilmesini isteyen antlaşmaların özüne aykırıdır. Hindistan’da uygulanan İngiliz politikası bu ilkenin bir örneğidir.” [12] diyerek laik, çağdaş ve modern Türk hukukunun var olamayacağını, Müslüman ve Hristiyanların kendi geleneklerinden mahrum kalacaklarını ifade etti.
29 Aralık 1922 oturumunda Fransız delegesi Fromageot ”Hristiyan görenekleri 16 yaşında olmayı öngörürken, Türk kanunu da 10 yaşında olma öngörülmektedir örneğin böyle bir sorunun, ancak bu görüş ayrılığını saptamakla yetinme durumunda olan ve sorunu, tarafların birinden ya da ötekinden yana çözüme bağlama bakımından hiçbir yetkisi olmayan hukuk danışmanlarının görüşüne göre nasıl aydınlatılabileceğini anlayamamaktayım.” [13] diyerek dini farklılıkların olduğunu, iki milletin tek bir hukuk sistemine göre yargılanamayacağını bildirerek Türkiye’de azınlıklar için dini ayrıcalık istemişti. İtalyan delegesi Montagna ”Ayrım yapmaksızın bütün Türk uyruklarına uygulanabilecek genel bir kanun çıkartmanın mümkün olmaz… Müslümanlar arasında yürürlükte olan görenekler, Hristiyanlar arasında yürürlükte olan göreneklerden, özü bakımından, farklıdırlar; çünkü, bunlar, her şeyi ile, hatta birtakım fizyolojik başkalıklarla bile ayrı olan halkların, yüzyıllardır süre giden alışkanlıklarının ürünüdürler. Gerçekten, Batı yurttaşlar hukukunun [medeni hukukunun] ilkelerine uygun davranmış olmak üzere, 10 yaşında evlenebilen bir Müslüman kadının, meşru bir evlenme yapabilmesi için 18 yaşına kadar bekletilmesi, mantığa aykırı görünmektedir.” [14] diyerek hem Müslümanların hem de Hristiyanların fizyolojik farklılıklarını dile getirmiş, dini farklı iki tebaanın aynı hukuk sistemince yargılamayacağını bu yüzden şeriatın olması gerektiğini savunmuştu.
Kadir Mısıroğlu “Lozan Zafer mi Hezimet mi?” isimli eserinin 3. cildinin ilk baskısında Hilafet ve din hürriyetine değiniyor. Mısıroğlu “Müttefikler, Hristiyan olan bir unsurun İslami bir kanuna tâbi olmasını -haklı olarak- arzu etmiyor ve bunlara dinlerine göre bir kanun yapılması hususunu bizimkilere teklif edip duruyorlardı. Bu hususta kraldan kralcı bir üslupla batılı zihniyet taşıyan Türk murahhaslarının… Avrupa medeni kanunlarından birinin kabul edileceği, bundan dolayı da Hristiyanlar için ayrı bir kanunun yapılmasını istemeye mahal olmadığı yolundaki beyanları inandırıcı olmuyordu.” [15] diyor. İslam’dan uzaklaşma sürecinin sorumluluğunu doğrudan İngiltere’ye atfeden Mısıroğlu, aynı eserinde, İngilizlerin Türkiye’de laik bir hukuk düzeninin yerleşeceğine ve azınlık haklarına riayet edileceğine dahi ihtimal vermediklerini ifade etmektedir. Bu durum, yazarın tarihsel kurgusunda ciddi bir içsel tutarsızlık doğurmakta; kendi iddialarını bizzat kendisi çürütmektedir.
Rıza Nur ”Ben daha evvelden ağızlarını tıkamak için Türkiye’nin din ve hükümeti ayırıp lâik devlet olduğunu, bir kanun-u medenî yapacağını ve bunu da bu esas üzerine pek yakında yapacağını ve Avrupa’dan aynen alacağını söylüyorum. Zaten padişahlığı lağvederken takririme bu esası da sokuşturmuştum. Din ve hilâfeti devletten ayırmıştım.” [16] ve devamında ”Bizim sûkomisyonda Hristiyanların evlenme, miras işleri vesâire hakkında Yunanlılar ve diğerleri kıyamet koparıyorlar. Ben bunlara Avrupa kanunu medenisini aynen tatbik etmek üzere olduğumuzu söyleyerek cevap veriyorum.” [17] diyor. Rıza Nur’un her sözüne iman edercesine sarılan Mısıroğlu, Rıza Nur’un ”Hilafeti ben kaldırdım. Dini devletten ben ayırdım” tarzı sözlerine itibar etmeyerek [18] suçu Atatürk’e atmaktadır.
Ahmet Anapalı kitabında Lozan’da kararlaştırdığımız ve bizim dayattığımız laik ilkeleri sanki İtilaf devletleri bizden istemiş gibi göstererek Lozan’ı küçük düşürmektedir. [19] Anapalı’nın Lozan’da bizim getirdiğimiz hukuki düzeni yorumlama biçimine bir bakalım. a- Hukuk sistemini tamamen değiştirmeyi ve Avrupa ile uyumlu bir sisteme geçileceğini kabul etti. b- Bu madde Avrupalılar tarafından Türkiye’nin bir sömürge devleti halinde görüldüğüne dair maddedir zira bu maddenin kabulü ile İsmet Paşa ve heyeti; Türkiye’deki hukuk sisteminin değiştirilmesinde Milletler Cemiyeti’nin atadığı hukuk müşavirlerinin görüşlerine uymayı ve Türk Hukukçularını yabancı hukuk adamlarının emir ve görüşlerine amade kıldığını kabul etti. c- Bu Avrupai tarzda kanunların Türkiye’de uygulanmaya başlayacağı ana kadar Türkiye’de yaşayan Hristiyan azınlık Türk mahkemelerine yargılanamayacak ve seçkin zümre olarak Türkiye’ye dokunulmaz olmanın hazzını yaşayacaklardır. Anapalı’nın yaptığı bu yorumlar çarpıtma ve yanlışlıklar içeriyor. Neden mi?
1) Lozan Antlaşmasında hukuk sistemini değiştirip çağdaşlaşmayı ve laik olmayı biz istedik. Yani İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyal devletlerin bizim hukuk sistemimizi değiştirdiği, onların sömürgesi olduğumuz iddiası yalandır.
2) Lozan Antlaşması’nda Milletler Cemiyeti’nin atayacağı hukuk müşavirlerinden söz edilmez.
3) Lozan Antlaşmasının maddelerine bakacak olursak azınlıkların hiçbir şekilde Türk mahkemelerinden muaf tutuldukları belirtilmediğini görürüz. [Madde 37-45 arası]
4) Lozan Antlaşması gereği tüm vatandaşlar eşit hukuka tabi olacaklardır.
Mustafa Kemal konuyla alakalı 1929 yılındaki demecinde İtilaf devletlerinin Türk hukuku hakkındaki görüşlerini şöyle açıklıyor “Lozan’da hâlâ müşkülat çekiyoruz. Orada bize ‘Sizin yapacağınız kanunlar yine fıkıhtan ve kurandan alınan kanunlarla oluşturulacaktır.’” [20]
Belgelerde aktarılanlara baktığımız vakit Lozan Konferansı, yalnızca siyasi bir antlaşma değil, aynı zamanda Türkiye’nin hukuk anlayışının da şekillendiği bir dönüm noktasıdır. İtilaf Devletleri, Osmanlı’dan miras kalan dini temelli hukuk sisteminin sürmesini isterken, Türkiye modern ve bağımsız bir devlet olma yolunda laik hukuk düzenini savunmuştur. Bu durum, iki taraf arasında yalnızca teknik bir farklılık değil, aynı zamanda bir zihniyet çatışmasıdır. Türkiye, dinin devlet işlerinden ayrıldığı, tüm vatandaşların eşit olduğu bir hukuk sistemiyle geleceğini inşa etmek istemiştir. Sonuç olarak, Lozan’da verilen bu hukuk mücadelesi, laikliğe dayalı yeni bir hukuk düzeninin habercisi olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarından birini oluşturmuştur.
REFERANSLAR:
1- Seha L. Meray, “Lozan Konferansı, Tutanaklar ve Belgeler”, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, s. 213
2- Seha L. Meray, A.g.e, s. 214
3- Seha L. Meray, A.g.e, s. 225
4- Seha L. Meray, “Lozan Konferansı, Tutanaklar ve Belgeler”, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, Sayfa 158 -160
5- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 193
6- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 202
7- Seha L. Meray, “Lozan Konferansı, Tutanaklar ve Belgeler”, Takım 1, Cilt 1, Kitap 1, Sayfa 329
8- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 339
9- Seha L. Meray, “Lozan Konferansı, Tutanaklar ve Belgeler”, Takım 1, Cilt 1, Kitap 2, Sayfa 233
10- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 233
11- Seha L. Meray, A.g.e Sayfa 231
12- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 232
13- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 229
14- Seha L. Meray, A.g.e, Sayfa 232
15- Kadir Mısıroğlu, Lozan Zafer mi Hezimet mi, Cilt 3, Sayfa 345, İstanbul, 1975
16- Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Cilt 3, Sayfa 1046
17- a.g.e, Sayfa 1056
18- Mısıroğlu, a.g.e, Sayfa 346. Rıza Nur’un belirttiğimiz sözlerini alıntılayarak ”Bu suretle ortaya çıkan tavizlerin bir numaralısı ’din hürriyeti’dir. Bunu gayri tabii addetmiyoruz.” demektedir.
19- Ahmet Anapalı, Masada Kaybedilen Vatan, Sayfa 227
20- Milliyet, 20.12.1929, Sayfa 1
Yazan: Halit Turgut