,

Stefan Ihrig Eleştirisi: Naziler ve Atatürk 

Öncelikle, Türkiye’nin bir örnek teşkil etme durumu üzerinden Türk Kurtuluş  Savaşı’nı inceleyelim. Ihrig’in kitabının ilk bölümünde, Türk Kurtuluş Savaşı’nın  Alman milliyetçileri üzerinde derin bir etkisi olduğu ve bu etkide İtalyan  milliyetçilerinden daha başarılı oldukları belirtilmektedir. Savaş sonrası Versailles  Antlaşması’na duyulan yoğun öfke nedeniyle, merkez, liberal ve sosyal demokrat  yayınların milliyetçilerle Türkiye konusunda ortak bir söylem geliştirdiğini ifade  ederken, yazar bu durumu şaşırtıcı bulmaktadır. Sol-liberal medyanın bir parçası  olarak, yazar Türkiye’nin Almanya’da “tehlikeli” bir şekilde önem kazandığını dile  getirmektedir[1]. 1920’lerde, Türkiye, İtalya’nın aksine, Müttefik Devletler  tarafından dayatılan I. Dünya Savaşı sonrası antlaşmasını (Sevr Antlaşması) başarılı  bir şekilde reddetmesiyle öne çıkmıştır. Benzer bir şekilde, Türk Kurtuluş Savaşı da  bağımsızlığını kazanamamış birçok ülkede büyük bir ilgi uyandırmıştır. Versailles  Antlaşması’na verilen tepkiler Almanya’da o kadar yoğundu ki, aşırı milliyetçi  yayınlar Gandhi’nin pasifist direnişini bile örnek göstermiştir[2]. Ihrig’in  yazılarında, Alman aşırı milliyetçi basının Türkiye hakkında pek çok sahte haber  yaptığı anlaşılmaktadır. Örneğin, bir gazetede Mustafa Kemal’in 1919’da 300.000  askeri olduğu belirtilmiştir[3]. Yazar, Misak-I Milli’nin kabul tarihini Ocak 1921  olarak veren bilgilere herhangi bir düzeltme eklememiştir[4]. Türkiye’nin işgal  altındaki İzmir’I kurtarma girişimi “Türk İrredentizmi” olarak tanımlanmıştır.  1922’de Türklerin Yunan kuvvetlerine karşı kazandığı zaferin ardından, aşırı  milliyetçi Alman basını, Mustafa Kemal’in imajını demokrasiye karşı karizmatik  liderliği savunmak için yanlış bir şekilde kullanmış ve Türk Bağımsızlığını savaşçı  politikaların doğuşu olarak sunmuştur; bu, Mustafa Kemal’in savaşlar arası  dönemdeki barışçıl politikalarına tamamen zıttır[5]. 

Türk Kurtuluş Savaşı, sadece Nazi Almanya’sında değil, dünya genelinde olumlu  karşılanmıştır[6]. Ancak, bu hareket, Alman aşırı milliyetçileri tarafından kendi  siyasi amaçlarına hizmet edecek şekilde yanlış bir biçimde yorumlanmıştır. Bu  bağlamda, Kemalist Türkiye’nin Nazi Almanya’sı için ideolojik bir model  oluşturduğu iddiası da dikkat çekmektedir. Koloğlu’nun bu konudaki dengeli  analizine göre, Nazi yanlısı basın, Türkiye’yi nasıl sunduğunu şöyle değerlendiriyor: 

“Nazi basını, Atatürk’ü yüceltmek için ortaya konan tüm nedenlerin, Hitler  hükümetinin adalet sağlama amacı doğrultusunda belirlediği argümanlar olduğuna  inanıyordu. Bu eğilim o kadar güçlüydü ki, Hitler’in ulusun kaderini yönlendirmek  üzere ilahi bir güç tarafından gönderildiğini iddia ettiler. Aynı şekilde, Atatürk’ün de  milleti bu önemli anlarda yönlendiren bir figür olarak tasvir edildiği belirtildi.  Ayrıca, Hitler’in parti güçlendirme ve başkanlığı tek çatı altında toplama 

temalarının, Atatürk tarafından benzer şekilde uygulandığı ve bu durumun ‘onurlu’  bulunduğu ileri sürüldü.”[7] 

Ihrig’in Hitler’in Atatürk’e duyduğu büyük ilgiyi bulması, literatüre önemli bir  katkıdır. Ancak, Hitler ve Nazilerin Atatürk’e yaklaşımı, onu ideolojik bir rehber  olarak görmektense, ideolojik bir stratejiyi uygulamak gibi görünmektedir. Bu ayrım  analitik olarak büyük önem taşır çünkü Atatürk ve fikirleri, Naziler tarafından  sistematik bir şekilde yanlış bir biçimde sunulmuştur. Daha önce belirttiğimiz gibi,  Ihrig bu çarpıtmalara zaman zaman sessiz kalmaktadır. Bahsetmediği noktalar  önemlidir ve okuyucular Atatürk ve onun görüşleri hakkında eksik bilgiye sahiptir.  Örneğin, Atatürk, hazırlanan yurttaşlık bilgisi ders kitabında demokrasiyi diğer  yönetim biçimlerine üstün kılmıştır[8]. Ayrıca, onun görüşlerini yansıtan lise tarih  ders kitaplarında, ırkların tarih açısından bir değeri olmadığı belirtilmiştir[9].  Kemalist rejim, demokrasiyi bir misyon olarak savunmaktaydı[10]. Ihrig’in de  belirttiği gibi, Atatürk irredentist ya da emperyalist politikalar izlememiştir[11].  Atatürk, çeşitli ittifak antlaşmaları ile bölgesel barışa katkıda bulunmuş ve Musul  meselesindeki olumsuz tavrına rağmen, Türkiye Milletler Cemiyeti’nin sadık bir  üyesi olmuştur; bu, Hitler’in Almanya’sının aksine bir tavırdır. Atatürk, eski rakibi  Yunan Başbakanı Eleftherios Venizelos tarafından 1934’te Nobel Barış Ödülü’ne  aday gösterilmiştir[12]. 1938’de ölümünden sonra Milletler Cemiyeti, onu “dahi bir  uluslararası barış yapıcı” olarak anmıştır[13]. Türkiye’nin dış politikası “barış” iken,  Hitler’in dış politikası “savaş” idi. Atatürk, tüm uluslar arasında önyargıları ortadan  kaldıracak ve insancıl ideallere uygun bir eğitim sistemini savunurken[14], Hitler’in  Almanya’sı ırkçı bir rejim ve siyasi gündem oluşturmuştur. Hitler yönetiminde  Alman üniversitelerinden atılan Yahudi profesörler, Atatürk’ün Türkiye’sinde davet  edilmiştir[15]. Hitler, İspanya İç Savaşı’nda Franco’yu desteklerken, Türkiye yıllarca  Cumhuriyetçi hükümeti tanımaya devam etmiştir. 

Bu bağlamda, kitapta işaret edilen diğer sorunlu noktaları da ele almak gerekir.  Ihrig’e göre, Atatürk, rol model olma konusunda kronolojik olarak Mussolini’den  önce gelir. Alman aşırı sağ basını, Almanya’nın bir “Alman Kemal Paşa”ya ve bir  “Ankara Hükümeti”ne ihtiyaç duyduğunu propaganda ediyordu. Hitler’in 1923’teki  darbe girişiminde, yabancı ilham kaynaklarından pek söz edilmemişti; ancak  “Mustafa Kemal örneği” “Roma Yürüyüşü”nden daha etkili olmuştu. Hitler,  Atatürk’ün ulusun kurtuluşu için yaptığı devrimle paralellik kurarak, bazen ulusun  kurtuluşu için yaptığı eylemleri “hainlik” olarak nitelendirenlere yanıt vermeyi  düşünmüştür[16]. Ancak yazarın verdiği bilgilerin yetersizliği nedeniyle, bu  bölümdeki yazılar tam anlamıyla açıklayıcı değildir. Almanya’da, Birinci Dünya  Savaşı’nın hemen ardından darbe amacıyla örgütlenen aşırı sağcı gruplar vardı.  Örneğin, 1920-1921 yıllarında, Bavyera Başbakanı Gustav von Kahr’ın hoşgörülü 

politikaları nedeniyle Bavyera, yaklaşık 15 “sağcı cunta” için bir sığınak olmuştu.  Mart 1920’de Wolfgang Kapp’ın liderliğindeki başarısız darbe girişimi de iyi  bilinir[17]. Bu nedenle, Hitler’in eylemleri için yabancı bir ilham kaynağına ihtiyaç  duymuyordu. Hitler’in Atatürk’ün başarısını ve prestijini yorumlaması ve buna  dayanarak halkı etkilemeye çalışması, önemli bir çarpıtmadır. Hitler’in Atatürk’ün  etkisi iddialarına rağmen, yazar, Hitler’in kitabı Mein Kampf’ta (Kavgam)  Atatürk’ten hiç bahsedilmemiş olmasına dikkat çekmektedir. Mein Kampf’ta,  “dünyanın büyük adamlarından biri” olarak kabul edilen Mussolini’den kısaca  bahsedilmiş olması[18], yazarın bu konunun önemsiz olduğunu düşündüğünü  gösterir. 

Başka bir eleştiri noktası, yazarın, Almanya basınının Türkiye’yi Milli Mücadele’nin  neredeyse başından itibaren bir diktatörlük olarak tanımlamasıyla ilgili verdiği  bilgileri göz ardı etmesidir. 1921 ve 1924 Anayasaları, herhangi bir diktatörlük  içermiyordu; Bağımsızlık Savaşı sırasında Meclis, Başkomutan Mustafa Kemal’e  geçici olarak olağanüstü yetkiler vermişti. Kurtuluş Savaşı döneminde Ankara’da tek  parti yönetimi bulunmuyordu. Yazarın bu bilgileri fazla detaylandırmaması anlaşılır  bir durumdur, çünkü Türkiye ve Atatürk hakkında oldukça garip bir yorumda  bulunmaktadır: “Nazilerin Atatürk’ün hikayesinden tam anlamıyla yararlanmış  olmaları şaşırtıcı değil. Bir yazarın vurguladığı gibi, Yeni Türkiye ve Atatürk,  Avrupa’da giderek daha yaygın hale gelen otoriter rejimlerin öncüsü ve yolunu açan  kişi haline gelmişti.”[19] Bu yorum karmaşıktır; çünkü 1923 Ekim’ine kadar  Türkiye’nin hükümet rejimi belirlenmemiş ve tek parti hükümeti kurulmamışken,  Mussolini çoktan iktidara gelmiş ve General Primo de Rivera 1923’te darbesini  gerçekleştirmişti. Dahası, Atatürk’ün aydınlanmış otoriter yönetimi, bu  hükümetlerden ve onların hedeflerinden önemli ölçüde farklıdır[20]. 1923’te  Türkiye’de bir darbe değil, Cumhuriyet’in kurulduğu bir siyasi devrim yaşanmıştır.  Atatürk, milletvekillerinin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Avrupa’ya örnek  olma meselesi ise farklı bir konudur; 1929’da Türkiye, Milli Eğitim Bakanı Taray’ın  belirttiği gibi, üzerinde “Küçük Asya” yazılı mektupları reddederek hâlâ Avrupa’nın  bir parçası olarak kabul edilmeye çalışıyordu[21]. Yazarın Atatürk’ü bir rol model  olarak kabul etmesine ilişkin görece kabul edilebilir görüşü ise şudur: Atatürk’e  yönelik övgüler, Hitler kültünü tehdit etmemiştir[22] çünkü Türkiye, Hitler  Almanya’sının Avrupa ve dünya politikasındaki olası rakipleri arasında yer  almıyordu. Bu durum, Ihrig’in “Türkiye’nin bir rol model olarak” önem atfetmesiyle  çelişmektedir. 

İkinci olarak, Ihrig’in Ermeni meselesi ve Nazi’lerin Atatürk ve Türkiye hakkındaki  imajını etkileyen azınlık politikaları konusundaki görüşlerini ele alacağız. Yazarın  “Ermeni Soykırımı” hakkındaki tutumu, kitabın genel yaklaşımının bir örneği olarak 

değerlendirilebilir. Öncelikle, yazar “Üçüncü Reich’ın başlarında Türkiye’deki  ‘azınlık meselesi’ esasen ‘çözülmüştü.’ Anadolu’nun çoğu Ermeni’si ya Ermeni  Soykırımı sırasında ölmüş ya da sonradan ülkeyi terk etmişti”[23] ifadesiyle  “Ermeni Soykırımı”nı kabul ettiğini ima etmektedir. Ancak, bir sayfa sonra, “Ermeni  Soykırımı’nın gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmanın anlamı yok”[24]  diyerek bu konu hakkında net bir görüş belirtmemektedir. Yazar, bu ifadeyi tırnak  içinde kullanmadan “Ermeni Soykırımı” terimini kullanmaya devam etmektedir.  Ayrıca, yazar, 19. Yüzyıldaki modern anti-Semitizm ile Alman anti-Ermeniizminin  benzer kökenlere sahip olduğunu belirtir ve Ermenileri “Doğunun Yahudileri”  olarak tanımlar. 

İkinci olarak, yazar, Nazi’lerin hem Ermeni Soykırımı hem de Türk Kurtuluş  Savaşı’ndan etkilendiğini ifade etmektedir. Nazi’lerin Ermeni Soykırımı’ndan ilham  aldığı ve Kemalist zaferlerden bir ders olarak ülkenin “etnik temizliği”ni aldığı  belirtilmiştir[25]. Ancak, Atatürk’ün Ermeni Göçü’nde herhangi bir rolü olduğuna  dair akademik bir kanıt bulunmamaktadır. Ihrig, Nazi’lerin Yeni Türkiye için  kullandığı “modern völkisch devlet” tanımını geçerli görmemekte ve bunu  Avrupaileşme ile değiştirmeyi önermektedir[26]. Atatürk’ün milliyetçilik  anlayışındaki önemli farklara dair bilgi verilmemekte; 1935 Genel Seçimlerinde  seçilen dört Ermeni, Yunan ve Yahudi kökenli milletvekili hakkında bilgi  sunulmamaktadır[27]. Ayrıca, medeni hukukun kabulü ve din fark etmeksizin  verilen eşit haklar ele alınmamaktadır.  

Yazar, Nazi’lerin “Ermeni Soykırımı” ile büyüdüğünü belirttiği halde, Hitler’in  Ermeni olaylarından önce anti-Semitist ve ırkçı olduğu bilgisi mevcuttur. Hitler bu  görüşlerini Mein Kampf adlı kitabında ifade etmiştir. Yazar, Hitler’in ırkçı  duygularının Viyana’nın kozmopolitizmine karşı geliştiğini bilmektedir[28].  Dolayısıyla, Avrupa’daki ırkçı duyguların etkisiyle, Hitler’in Viyana  kozmopolitizmine karşı bir tepki geliştirdiği söylenebilir[29]. Nazi görüşlerini  yansıtan metinlerde, Atatürk’ün İstanbul’un kozmopolitizmine karşı tepkisi ile  Hitler’in Viyana’nın kozmopolitizmine karşı tepkisi arasında bir paralellik  kurulmaya çalışılmıştır, ancak yazar bu konuyu düzeltme gereği duymamıştır.  Ancak, Atatürk’ün İstanbul’daki kozmopolitizmin etkisiyle Hitler benzeri görüşler  geliştirmediği, kesinlikle Atatürk’ün kişisel yaşamı hakkındaki düzeltmelerden çok  daha önemli bir meseledir. 

Son olarak, yazarın İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin dış politikası  hakkındaki iddialarına değineceğiz. Yazar, Türkiye’nin Nazi Almanya’sına, İtalya’nın  Almanya’ya olan yakınlığı kadar yakın olmadığını savunmaktadır. Almanların  Türkiye’de gördüğü ideolojik benzerlik, henüz dış politikalara tam olarak  yansımamıştır. Savaşın başında, Türkiye’nin Britanya ve Fransa ile yaptığı ittifak 

anlaşması gereği Almanya’ya karşı savaşa katılması gerekiyordu. Ancak Türkiye,  Almanya ile daha da yakınlaştı, Almanya’nın savaşı kazanmasını destekledi ve  Boğazlar üzerindeki kontrolünü Almanya’nın lehine kullanma eğilimindeydi.  Atatürk döneminde baskı altında kalan Turancı örgütler[30] tekrar ortaya çıktı.  Görünüşe göre, İsmet İnönü dışında devlet içindeki herkes pro-Almanya olarak  değerlendiriliyordu. Ihrig, “ne yazık ki bu konuyu ayrıntılı olarak ele almak için  uygun bir yer değil” derken, sınırlı kaynaklarla revizyonist bir bakış açısı  benimsiyor. Türkiye, statükoyu koruyan bir ülke olarak, revizyonist güçler olan  Almanya ve İtalya’yı tehdit olarak algıladığından, 1930’ların ikinci yarısından  itibaren Britanya ile ilişkilerini güçlendirdi. Atatürk döneminde başlayan bu  yakınlaşma, 1939’da Britanya ve Fransa ile imzalanan ittifak anlaşmasıyla zirveye  ulaştı. Ancak, yazarın belirttiği gibi, bu anlaşma Türkiye’nin savaş başladığında  otomatik olarak savaşa girmesini gerektirmiyordu. Türkiye, bu konuda üç önemli  şart öne sürdü. Birincisi, anlaşma üç ülke ile imzalanmıştı; ancak Fransa savaş  dışında bir ateşkesle bulunuyordu. İkincisi, Fransa ve İngiltere ile imzalanan “Özel  Protokol”ün altıncı maddesine göre, Türkiye yalnızca bu ülkelerden savaş  malzemeleri aldıktan sonra savaşa girebilirdi, fakat yeterli malzeme yardımı  sağlanmadı[31]. Üçüncüsü, Türkiye anlaşmaya bir çekince koydu. “Protokol No.2”ye  göre, Türkiye’nin üstlendiği yükümlülükler, Sovyetler Birliği ile silahlı bir çatışmaya  yol açamazdı. Almanya ve Sovyetler Birliği, Polonya’yı paylaştıkları bir saldırmazlık  paktı imzaladı. Türkiye savaşsa, Polonya ile aynı sonu paylaşabilirdi. Ancak bu  olasılığı ortadan kaldıran faktörler şunlardır: Ağustos 1939’da imzalanan Almanya Sovyetler Birliği Saldırmazlık Paktı, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile yapmayı  planladığı anlaşmanın Boğazların ortak savunmasını içeren talebi ve Sovyetlerin  Almanya ile olası bir silahlı çatışmayı önlemek için anlaşmaya çekince koyma  talebi[32]. 

Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası Almanlardan Boğazları talep etmesi, Türkiye’nin  Sovyetlere karşı duyduğu şüpheyi artırdı. Bu bağlamda, Türkiye’nin stratejisi  savaştan her türlü şekilde uzak durmak oldu. Bu konuyu ele alan uzman Selim  Deringil, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türk dış politikasını incelediği önemli  çalışmasında şu ifadeleri kullanmaktadır: 

“İncelenen dönemdeki Türk dış politikası, son uluslararası ilişkiler tarihinin en  büyük diplomatik deneme yanılma başarılarından biri olarak kalmaktadır. (…) 1941  yılında çizilen haritada, Türkiye, tamamen Mihver güçleri tarafından çevrilmiş ve  ‘kötü gelişmiş topraklardan oluşan büyük bir dikdörtgen şerit’ şeklinde  görülmektedir. Çevresinde yıkım ve kışkırtmalara rağmen, Türkiye, etrafını saran bu  felaket ortamından uzak kalma temel amacını başarmıştır.”[33]

Bu bölümde, yazar Nazi-Sovyet Paktı, Sovyetlerin Polonya’yı Almanya ile  paylaşması, Sovyetlerin Finlandiya’ya saldırısı ya da Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile  ittifak kurmasını neredeyse imkansız hale getiren kabul edilemez talepler hakkında  bilgi vermemektedir. Ayrıca, Türkiye sürekli olarak İngiltere ile ittifakını ilan  ediyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yarı-resmi yayını olan Ulus gazetesi, Hitler ve  Mussolini’nin emperyalist politikalarını eleştirip, işgal altındaki ülkelerle dayanışma  gösterdi[34]. Almanya ile imzalanan saldırmazlık anlaşması, Türkiye’nin sınırındaki  Alman ordusundan korunmakla doğrudan ilişkilidir. İnönü, Hitler’e yazdığı  mektuplarda, Türkiye’nin savaş durumunda Almanya’ya karşı koyma kararlılığını  dolaylı olarak ifade etmiştir[35]. Anlaşma imzalanmadan kısa bir süre önce,  Ribbentrop’a Türkiye’nin amacını şu şekilde belirttiği yazılmıştır: “Türkiye Almanya  ile bir anlaşma yapmak istiyor, böylece kendisini Almanya’nın saldırısından  koruyabilir, ancak aynı zamanda İngiltere ile ittifakını sürdürmek ve gerektiğinde  dolaylı olarak da olsa onunla politik ve askeri işbirliği yapma olasılığını korumak  istiyor.”[36] 

Savaşın bitimine daha 2,5 yıl varken, Ulus gazetesinin köşe yazısında yeni dünya  düzeninin Atlantik Paktı çerçevesinde şekilleneceği belirtilmiştir[37]. Ancak  Türkiye’nin en büyük endişelerinden biri Avrupa’nın savaş sonrası  Sovyetleştirilmesi ve Türkiye’ye Boğazlar konusunda baskı yapılmasıydı. Avrupa’nın  Sovyetleşme endişesi, W. Churchill tarafından da paylaşılmıştı. Bu nedenle, Churchill  İnönü’yü savaşa sokmayı başaramasa da, İngiltere Türkiye’ye silah yardımlarını  sürdürmüştür[38]. Ayrıca, Tahran Konferansı’nda[39] Roosevelt, “eğer Türk  Cumhurbaşkanı’nın yerinde olsaydım, böyle bir talebi öyle bir miktarda uçak, tank  ve ekipmanla yapardım ki, bu talebi kabul etmek, Overlord’u belirsiz bir süre  erteletirdi” demiştir.[40] 

Ihrig, Kemalizmin faşizm olmadığını savunanlara karşı çıkmıştır; ancak bunu “bir  eğitim diktatörlüğü” olarak tanımlamıştır[41]. Yine de, çalışmasında Kemalizmin  faşizm olup olmadığını detaylı olarak incelemeyeceğini belirtmiş ve Kemalizm ile  faşizm arasındaki ilişki hakkında kendi görüşlerini ifade etmiştir. Bu çelişkili tutum,  

hem Kemalizm hakkındaki yorum ve bilgilerini kullanmaktan kaçınmadığını hem de  çarpıtmaları tam olarak göstermediğini göstermektedir. Sonuç olarak, Nazilerin  Atatürk ve Kemalizmi kendi çıkarları doğrultusunda çarpıttığı bir gerçektir. Ancak  yazar, bu bilgileri, Ermeni Meselesi/“Ermeni Soykırımı” ve Türkiye’nin Almanya  yanlısı dış politikası gibi iddialarla birlikte sunmaktadır. Bu süreçte, Kemalizmin  gerçek doğası üzerine yetersiz bir literatür taraması yapılmakta ve Nazilerin Atatürk  ve Kemalizm hakkındaki çarpıtmalarına karşı belirsiz bir tutum sergilenmektedir.  Bu durum, okuyucuların konuyu doğru bir şekilde anlamasını zorlaştıran bir tercih  oluşturmaktadır. Dolayısıyla, çalışma, bilimsel işlerde gerekli nesnelliği sağlama 

açısından ikna edici olmamakta ve ciddi metodolojik ve analitik sorunlar  içermektedir. 

DİPNOTLAR 

[1]: Ihrig, Atatürk in the Nazi İmagination, s. 10-15, 68. 

[2]: Ihrig, a.g.e, s. 77. Hintli araştırmacı Sinha, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı sırasında  Hindistan’da “Türkiye’ye duyulan heyecan”I buluyor. Sinha ayrıca şu gerçeklere  dikkat çekiyor; Gandhi, Türk Kurtuluş Savaşı’nı güçlü bir şekilde destekliyor ve  Türkler ile Yunanlar ve Ermeniler arasındaki çatışmaların Türk düşmanlığı  nedeniyle çarpıtıldığını ve bu çarpık görüntünün Batı kamuoyuna aktarıldığını  düşünüyor. R. K. Sinha, Kurtuluş Savaşı, Devrimler, Mustafa Kemal ve Mahatma  Gandi (1919-1928), Milliyet Yayınları, İstanbul, 1972, s. 150, 174-175, 180. 

[3]: Ihrig, Atatürk in the Nazi Imagination, s. 21. 

[4]: Ocak 1920’de kabul edilmiştir. 

[5]: Ihrig, Atatürk in the Nazi Imagination, 52-54.59, 149-150. 

[6]: Türk Kurtuluş Savaşı’nın çeşitli ülkelerdeki algısını çok çarpıcı bir şekilde  vermek için, Çekoslovakya’nın Münih Anlaşması ile bölünmesinden sonra, o ülkede  yayınlanan Ceska Slova dergisi, Atatürk’ün ölümünü şöyle yazdı: “Türkiye’yi  kıskanıyoruz çünkü bu yüksek yaratımda onlara bir adam verilmiş. Çünkü biz de  Mustafa Kemal’in dünya sahnesine çıktığı zaman Türkiye’nin yaşadığı duruma  benzer bir durumda bulunuyoruz.” Bkz. Orhan Koloğlu, Mazlum Milletler Devrimleri  ve Türk Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul 2004, s. 177-178. 

[7]: Koloğlu, a.g.e, s. 155-156. 

[8]: A.Afetinan, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk Tarih  Kurumu Yayınları, Ankara, 1998, s. 51. 

[9]: Tarih I: Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941), Kaynak Yayınları,  İstanbul, 2014, s. 17. 

[10]: Çağdaşlarından bazıları Atatürk’ü döneminin önemli güçlü insanları arasında  görmüştür. Örneğin, 1932-1933 yılları arasında Türkiye’de Amerikan Büyükelçisi  olan General Charles H. Sherrill, F. D. Roosevelt, Benito Mussolini ve Mustafa Kemal’I  o dönemin büyük adamları olarak karşılaştırmıştır. Bakınız: General Sherrill, *Üç  Adam: Kemal Atatürk, Roosevelt-Mussolini*, çev. Cemal Büyükerman, Cumhuriyet 

Matbaası, İstanbul, 1937. Bir diğer örnek, Mustafa Kemal’I Türk Kurtuluş  Savaşı’ndan beri tanıyan Kont Carlo Sforza’nın eseridir. Kont Sforza, Mustafa Kemal’I  Avrupa diktatörlerinden biri olarak görse de, Türk durumunun farklılıklarını  vurgulamış ve “Türkler, genellikle Doğuluların yanılmayan içgüdüsü ile Kemal’in,  kendini yenileyen özgür bir ulusun kendini yönetiminde otokratlar ve diktatörleri  imkansız kılmayı hedefleyen gönülsüz bir diktatörlük olduğunu hissediyorlar”  demiştir. Bakınız: Kont Carlo Sforza, *European Dictatorships*, George Allen&Unwin  Ltd, Londra, 1932, s. 195-208. Ancak, Kont Sforza ılımlı yaklaşımına rağmen  eleştirilerden muaf olmamıştır; zira Türk entelektüelleri ve Türk liderler, Türk  rejimini tanımlamak için “diktatörlük” teriminin kullanılmasına karşı hassasiyet  göstermişlerdir. Örneğin, bakınız: Mahmut Esat Bozkurt, “Yeni Türk Rejimi ve  Diktatörlük”, Tan (29 Mayıs 1935). 

[11]: Lozan’dan sonra gerçekleşen değişikliklerde (Boğazlar Meselesi ve Hatay),  Türkiye diplomatik yolları tercih etti ve bu değişiklikler, revizyonist bir politikanın  parçası olarak gelmeyen, revizyonist olmayan revizyonlardı. 

[12]: Richard Clogg, A Concise History of Greece, Cambridge University Press,  Cambridge, 1997, s. 109. 

[13]: Joan Bird, “Atatürk”, in New Makers of Modern Culture, Vol. 1, Ed. Justin  Wintle, Routledge, New York, 2007, s. 59. 

[14]: İlhan Başgöz-Howard E. Wilson, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk,  Dost Yayınları, Ankara, 1968, s. 241. 

[15]: Arnold Reisman, Turkey’s Modernization: Refugees From Nazism and  Ataturk’s Vision, New Academia Publishing, Washington, 2006; Emre Dölen, Türkiye  Üniversite Tarihi 3: Darülfünun’dan Üniversiteye Geçiş-Tasfiye ve Yeni Kadrolar,  İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2010. 

[16]: Ihrig, Atatürk in the Nazi Imagination, s. 88-99. 

[17]: See Howard M. Sachar, The Assassination of Europe 1918-1942, University of  Toronto Press, Ontario, 2015, s. 145-147. 

[18]: Adolf Hitler, Mein Kampf, Hurst and Blackett, London, 1939, s. 519-520. [19]: Ihrig, Atatürk in the Nazi Imagination, s. 166. 

[20]: Stephen Lee’nin belirttiği gibi: “Diğerleri, özellikle milliyetçiliğin rolü, tek parti  sisteminin meşruiyeti, kişilik kültü ve popülist bir tür korporatizmin Mussolini’nin  İtalya’sı ile benzerlikler bulmuşlardır. Ancak Kemalizm ile Faşizm arasında  benzerliklerden daha fazla fark bulunmaktadır. Faşizm, Mussolini tarafından 

yönlendirilen popüler bir hareketti; buna karşılık Kemal, büyük ölçüde kayıtsız bir  nüfusa değişikliklerini getirdi. Kemal’in genişlemeci bir programı da yoktu; aksine,  onun tüm mantığı, geçmiş bir imparatorluğun çöküşünü kabul etmek üzerineydi,  gelecekteki bir imparatorluğu yaratma girişimi üzerine değil. Bu düşünceyle,  Kemal’in Batı fikirleriyle olan yakınlığı da göz önüne alındığında, Türkiye’yi  herhangi bir şekilde faşist olarak değerlendirmek açıkça yanlıştır.” Stephen J. Lee,  European Dictatorships 1918-1945, Routledge, London&New York, 2016, s. 360. 

[21]: Bkz. “Biz Asyaî Bir Hükümet Değiliz”, Cumhuriyet (18 Ağustos 1929) [22]: Ihrig, Atatürk in the Nazi Imagination, s. 167. 

[23]: Ihrig, a.g.e, s. 175. 

[24]: Ihrig, a.g.e, s. 176. 

[25]: Ihrig, a.g.e, s. 177-179. 

[26]: Ihrig, a.g.e, s. 203. 

[27]: 1935 Genel Seçimleri için bkz. İhsan Güneş, Atatürk Dönemi Türkiye’sinde  Milletvekili Genel Seçimleri 1919-1935, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,  İstanbul, 2017. 

[28]: Sachar, a.g.e, s. 142-144. 

[29]: Aslında, Nazi’ler “Namibya Soykırımı” ile “büyümüşlerdi”: “Göring’e 1914  öncesi hayatı hakkında kısaca konuşması sorulduğunda, daha sonra gelişimiyle ilgili  önemli birkaç noktayı belirtti. Mahkemeye [Nürnberg’de] babasından, ‘Güney-Batı  Afrika’nın ilk Valisi’ olarak bahsetti ve bu görevde yaşlı Göring’in ‘o dönemde Cecil  Rhodes ve yaşlı Chamberlain ile bağlantıları olduğunu’ belirtti. (…) Herero-Nama  Soykırımı’ndan on sekiz yıl sonra, Hitler, bu çatışmanın bir gazisi ile yakından  ilişkilendirildi. 1922’de, Herero ve Nama’ya karşı Almanya’nın savaşlarında teğmen  olarak görev yapmış olan, karizmatik General Franz Von Epp’in dolaylı olarak  komutasındaki aşırı sağcı bir milisyaya katıldı.” Olusoga ve Erichsen ayrıca Nazi  ideolojisi ve uygulamalarını Avrupa tarihindeki “daha uzun bir eğilimin” parçası  olarak incelemeyi önerirler: “(…) Nazi’lerin yeni bir canavarlar düzeni olduğu ve  suçlarının bir öncesi veya örneği olmadığına dair rahatlatıcı bir hayal. Öyle değildi.  Nazi ideolojisinin büyük kısmı ve bu ad altında işlenen birçok suç, Avrupa  tarihindeki daha uzun bir eğilimin parçasıydı. Nazizm, on yıllarca süren Alman ve  Avrupa tarihinin ve felsefesinin hem bir zirvesi hem de bir sapmasıydı. Kısmen,  Avrupalıların son aşamada uzak köşelerde geliştirdiği ve mükemmelleştirdiği  teoriler ve uygulamaların nihai dönüşüydü.” David Olusoga-Casper W. Erichsen, The 

Kaiser’s Holocaust: Germany’s Forgotten Genocide and the Colonial Roots of Nazism,  Faber&Faber, Londra, 2010, s. 3, 5-6, 11. 

[30]: Jamil Hasanli’ye göre, pan-Türkçülerin faaliyetlerine ilişkin yayınlar Sovyet  propagandasının bir parçasıydı ve bu konuda talimatlar verilmişti. Bkz. Jamil  Hasanli, Stalin and The Turkish Crisis of the Cold War 1945-1953, Lexington Books,  Lanham, 2011, s. 89. 

[31]: Tahran Konferansı’ndan önce, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve SSCB  arasında yapılan bir toplantıda, ABD Dışişleri Bakanı Cordell Hull, Türkiye’nin  savaşa girişini ve kendilerine yapılabilecek ekipman yardımını 28 Ekim 1943’te  değerlendirdi ve “Türkiye’nin askeri hareketliliği etkin bir şekilde sürdürebilmesi  için gerekli nakliye ve malzeme yok. Ayrıca, bu zamanda Türkiye’yi savaşta  destekleyecek yeterli Amerikan nakliye gemisi mevcut değil” dedi. Bkz. FRUS  (Foreign Relations of the United States), “The Conferences at Cairo and Tehran,  1943”, United States Government Printing Office, Washington, 1961, s. 124. 

[32]: Baskın Oran, “Dönemin Bilançosu [Savaş Kaosunda Türkiye: Görelik Özerklik-2  1939-1945]” başlıklı bölüm için bkz. Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından  Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 1- (1919-1980), Ed. Baskın Oran, İletişim  Yayınları, İstanbul, 2009, s. 394; Mustafa Aydın, “İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye  1939-1945” başlıklı bölüm için bkz. Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne  Olgular, Belgeler, Yorumlar Cilt 1- (1919-1980), Ed. Baskın Oran, İletişim Yayınları,  İstanbul, 2009, s. 418-421, 431-434. 

[33]: Selim Deringil, Turkish Foreign Policy During the Second World War: An  ‘Active’ Neutrality, Cambridge University Press, Cambridge, 2004, s. 1. 

[34]: Bkz. H. Seçkin Çelik, *İnönü Döneminde Kemalizm: Değişim ve Süreklilik  (1938-1950)*, Hacettepe Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Doktora Tezi, Ankara, 2016,  s. 505. 

[35]: Bkz. Zeki Kuneralp, İkinci Dünya Harbinde Türk Dış Siyaset: Dışişleri  Bakanlığı’nın Onbir Telgrafı, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1998, s. 51-64. 

[36]: Bkz. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı Arşivleri: Alman Dışişleri Bakanlığı  Belgeleri: Alman Politikasının Türkiye’deki Yeri, 1941-1943, Yabancı Diller Yayın  Evi, Moskova, 1948, s. 25-26. 1942’de Alman Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği  telgrafta Papen, “Anglo-Amerikan bloğu” hakkındaki “Türk görüşü”ne dair  düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir: “Türk görüşüne göre, Anglo-Amerikan  bloğunun ortaklarından Amerika yenilmezdir. Dolayısıyla, Mihver Devletleri  yalnızca Britanya dünya imparatorluğunu yok ederek lehlerine bir karar alabilirler. 

Bu imparatorluğun tamamen yok edilmesi, Türkiye’nin çıkarına değildir, bunu sıkça  belirttim.” Aynı eser, s. 50. 

[37]: Falih Rıfkı Atay, “Geçen Yılın Münakaşaları Arasında”, Ulus (2 Ocak 1943). 

[38]: Valentin Berojkov, Yeni Bir Dünyaya Doğru: Tahran 1943, çev. Hasan Âli Ediz,  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012, s. 117-118. 

[39]: Tahran Konferansı’nda Stalin, Türkiye hakkında şu ifadeleri kullanmıştı:  “Büyük Britanya’nın müttefiki ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ve  Sovyetler Birliği ile dostane ilişkileri bulunan bir ülke.” Bkz. FRUS, “The Conferences  at Cairo and Tehran, 1943,” s. 496. 

[40]: a.g.e, s. 496. 

[41]: Ihrig, Atatürk in the Nazi Imagination, s. 169.