13 Haziran 1921 İnebolu Görüşmelerinde Mustafa Kemal İngilizlerle Anlaştı ve Onlardan Silah Aldı İddiasına Reddiye.
Ellerine geçirdiği her cımbız cümleyi Atatürk düşmanlığı için kullanan mal bulmuş mağribi tayfasının en iyi oyunlarından (palavra) biri de 13 Haziran 1921’de İnebolu görüşmelerinde Ulusçuların İngiltereden silah aldığı ve İngiltere’ye hizmet ettikleri iddiasıdır. Yazarken bile utanıyoruz bu iddianın komikliğini. Tek yöntemleri cımbızlamak. Asla gerisinde ve önünde ne var bakmazlar. Bulurlar getirirler ve çekilirler; okumuyorsan kafanı bulandırırlar ve bu da onların hoşuna gider. Çok iyi yöntem değil mi? Hadi bakalım bu iddianın gerçeği neymiş.
Şimdi biz cımbızlamayacağız. Çünkü tarih cımbızlanabilecek bir alan değil. Bobini biraz geri saracağız ve sizi olayların iç yüzüne götüreceğiz. Çünkü gerisini anlamazsak hiçbir şeyi anlayamayız.
Londra Konferansı:
Londra konferansı 21 Şubat 1921’de ilk oturumlarına başlamıştı. Konferansın amacı Türk tarafının Misak-ı Milli’yi savunmasına karşın Müttefiklerin Türk-Yunan savaşında “hakem” rolüne soyunarak Sevr’i küçük değişikliklerle kabul ettirmeye çalışarak sürüp gitmiştir ve hiçbir sonuca varılamamıştır. [1]
Zira ulusçular için hiç iyi gitmeyen bu konferansta; TBMM Dışişleri Bakan vekili Ahmet Muhtar, 3 Mart’ta Bekir Sami’ye gönderdiği gizli telgrafta özetle şöyle demişti: ‘Londra konferansındaki son gelişmeler bize olumsuz ve yararsızdır. Bağlaşıklar’ın ulusal haklarımızı kabulleneceklerini gösteren hiçbir belirti yoktur. Ayrıca, ana konulardan yan konulara sapmışlardır. Bu bir çıkmaz yoldur. Bizi, konferansı bozmakla suçlamaya çalışacaklar ve konferanstan, ulusumuzun gözünde düşük olarak, Yunanistan ise güçlü olarak çıkacaktır. İngilizler aynı nakaratı sürdürüyor; kötü örnek oluşturmadan antlaşmayı imzalamamızı ve savaş tutsaklarını değiş tokuş etmemizi istiyorlar. Böylece, İngiltere, kendi saygınlığını korumuş olacaktır… İzlenecek yöntemler: Sevr Antlaşması’nın, Türkiye’nin bağımız bir ülke olarak yaşama hakkını tanımadığını haykırarak söyleyiniz. Türkiye’ye, öteki ülkelere verildiği gibi, yaşama hakkı tanınmalıdır. Konferansta kesinti olacaksa, bu nokta üzerinde olmalıdır… Sevr Antlaşması kökten değiştirilmelidir… Bağlaşıklar’ın amacı bizi aldatmak ve ulusumuzu mahvetmektir. [2]
Görüldüğü gibi İngilizlerin ve Bağlaşıkların tutumu çok net. Çözümsüzlük olacağı belliydi. Çünkü İngiltere hükümetinin azılı politikası yunan tarafındaydı.
Londra Konferansı, Doğu Sorununa, tüm yanların kabullenecekleri biçimde bir çözüm bulamamıştı. Amaç ve çıkarları çelişen İtilaf devletleri, yanlara bir çözüm kabul ettirmek istek ve gücüne sahip olmadıklarından, uzlaşamayan yanlar arasında hakemlik yapmaya çalışıyor, ama bu görevi de esaslı biçimde yerine getiremiyorlardı, çünkü İngiltere, Yunanistan’ın koruyucusu rolüne bürünüyor; Fransa ile İtalya ise Türkiye’yi tutuyorlardı. [3]
Londra Konferansı Genel Sekreteri Sir Maurice Hankey, Yunan ordusunun güvenliği tehlikedeyse, bu ordunun Mustafa Kemal’e karşı saldırıya geçmesine konferansça karşı çıkılmayacağını 9 Mart’ta İngiliz Başbakanı Lloyd George adına Yunan Başbakanı Kalogeropulos’a bildiriyordu, Lloyd George, 18 Mart’ta Yunan önderleriyle Londra’da görüşürken, onları, silahlı çatışmayı sürdürerek daha fazla kan dökülmesinden Türklerin sorumlu olduklarını Batılı devletlere açıkça anlatmaya çağırıyor; Yunan ordusu başarısızlığa uğrarsa, Ankara hükümetinin daha inatçı bir siyaset uygulamasına yol açacağına değiniyordu, İngiliz Başbakanı, sorunun, Doğu’ya barış getirecek ve Yunanistan’ı daha güçlü yapacak biçimde çözümlenmesini umut ediyor; “İngiltere’nin kalbinde Yunan halkı için daima sıcak bir köşe olduğunu” bildirerek, “Yunanistan’ın yeniden yararlı ve onurlu bir ülke olmasını” diliyordu. Lloyd George, Yunanlılara esenlik dilemekle kalmıyor, Başbakan yardımcısı Gunaris’ten, Anadolu’daki askerî harekâtı finanse etmek amacıyla, İngiliz Maliye Bakanlığına sunulacak bir muhtıra kaleme almasını istiyor; bu davranışı, Atina’da, Yunanistan’ı “kışkırtma” olarak niteleniyordu. Gunaris, 1921 Haziranında İngilizce Daily Telegraph gazetesinin muhabiri Beaumont’la gizlice görüşürken, Yunanlıların Anadolu’da “vakitsizce giriştikleri saldırıdan ötürü” suçu İngiltere’ye yüklüyor, İngiliz hükümetinin, Yunanlıların saldırıya geçmelerinden yana olduğunu; başarı sağlanırsa, Yunanlılara yardımda bulunacağını anladığını bildiriyordu. [4]
Görüldüğü gibi İngiliz hükümeti açıkça Yunanistan tarafındadır. Londra konfresansından sonra bu tutum değişecek mi, hayır asla değişmeyecek.
Peki! İngiltere de hiç tam tersi istikamette olan yok mu? Tabii ki var. [5] Ancak bu bir şey değiştirmiyor. Çünkü İngiliz hükümeti net bir şekilde Lloyd Gheorge tarafından yönetiliyor.
Şimdi Londra konferansı böyle sonuçlanınca ortada İngilizler adına yürütülmesi gereken bir tarafsızlık ilkesi var ve bir de özel şirketlerin malzeme satması olayına getirdikleri kısıtlamalar var. Şimdi gelin bir de ona bakalım.
2. İnönü Savaşı ve Müttefik Devletlerin Tarafsızları ve Özel Şirketlerin Askeri Malzeme Satması Olayı.
II. İnönü Savaşı’nın ardından E. G. F. Adam ve H. W. Malkin tarafından hazırlanan rapor İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na sunuldu. İlgili raporda yeniden tahta çıkmasıyla birlikte Kral Konstantin’e uygulanan yaptırımlar kapsamında askerî malzemelerin Yunanistan’a satışının askıya alınmasına değinilmekte ve Londra Konferansı’ndan itibaren Müttefiklerin Türk-Yunan Savaşı’nda tarafsız kalma konusunda şifahi bir uzlaşmaya vardıkları tespitinde bulunulmaktaydı. Ayrıca gerek özel şirketlerin gerekse İtalyan Hükümeti’nin Milliyetçilere askerî malzeme sağlamasından dolayı İngiliz Hükümeti’nin İtalyan Hükümeti’ne sert protestosundan beri İngiliz Hükümeti ve İstanbul’daki Müttefik yetkililerin Milliyetçilere askerî malzeme gönderilmesini engelledikleri bahsi geçen raporda vurgulanmaktaydı. Bununla birlikte 24 Mart 1921 tarihinde İngiliz Ticaret Kurulu tarafından Board of Trade Journal’de ülkeden lisansla ihraç edilebilecek muhtelif askerî malzemelere dair bir liste yayınlandı. Bu liste ile İngiltere, yabancı devletlere askerî malzeme satışına sınırlandırma getirdi. Bu sayede İngiliz Hükümeti muhasım devletlere eşit mesafede duracağını, Fransa ve İtalya’nın da bu kararı desteklediğini ileri sürmekteydi.
Yeri gelmişken bu mesele hakkında açıklama yapmak gerekiyor. İngiltere’de gerek devlet gerekse ruhsat/lisans alabilen özel şirketler, İngiliz Ticaret Kurulu tarafından hazırlanan ve Hükümet tarafından onaylanan bir liste doğrultusunda askerî malzeme ihraç hakkına sahiplerdi. Hangi askerî malzemelerin hangi devletlere/gruplara satılacağına da İngiliz Hükümeti karar veriyordu. İngiliz Hükümeti tarafından onaylanan yeni liste her türlü bomba, patlayıcı, mayın, top, fişek, dinamit, makineli tüfek, torpido, füze vb. askerî malzemeleri ile diğer savaş gereçleri ve onlar için gerekli parçaların İngiltere’den ihracını yasaklamaktaydı. Yeni listede at arabası ve binek hayvanları ile bunlar için gerekli her türlü malzemenin ihracı da yasak kapsamındaydı, Liste dışında tutulan ulaşım ve haberleşme araç-gereçleri (uçak, tank, kamyon, muhtelif ulaşım vasıtaları, gezici mutfaklar, telefon malzemeleri vs.) ile kara ordusu için gerekli diğer sarf malzemelerinin satışı için ise bir engel yoktu. Bu malzemelerin Türklere satılmasını engelleyen açık bir hüküm bulunmasa da teknik olarak savaş hali devam ettiğinden olağan ticari ilişkilerin başlaması henüz mümkün görünmüyordu.
II. İnönü Savaşı’nın ardından İngiliz basınının neredeyse tamamı Yunanların büyük bir bozguna uğradıklarına, büyük bir hüsranla geri çekildiklerine, mahvolduklarına ve Milliyetçilere İstanbul yolunun açıldığına dair haber ve değerlendirmeler yaptı. L. George da Avam Kamarası’nda henüz doğrulanmamış olmakla birlikte Anadolu’nun kuzey ve güneyinde Yunanların ilerledikleri hattan geri çekildiklerini açıkladı. 13 Nisan 1921 tarihinde C. Townshend’in İngiltere’nin Türk milliyetçileri ile savaşta olup olmadığına dair sorusuna karşı Harmsworth’un açıklamaları bundan sonraki dönemde İngiltere’nin Türkiye’ye yönelik tavrı ve politikası hakkında fikir vermekteydi. Harmsworth, barış antlaşması onaylanıncaya kadar Türkiye ile teknik açıdan savaş halinin süreceğini, fakat Türk-Yunan Savaşı’nda izledikleri politikalarının tarafsızlık olacağını beyan etti. L. George da tarafsızlık konusunda müttefikleriyle uzlaşmaya vardıklarını açıkladı. [6]
Anlaşıldığı gibi 2. İnönü yenilgisinden sonra İngiltere hükümeti tamamıyla tarafsızlık politikasına döndüğünü ve özel şirketlerin her iki tarafa da askeri malzeme satmasını yasakladığını duyurmuşlardı.
Bakın burası önemli. Çünkü İnebolu görüşmelerinde Atatürk düşmanlarının İngiltere’nin Ulusçulara silah verdiğini iddia ediyorlar. Zincirin tüm halkalarını tek tek size sunacağız.
Ankara Hükümeti, Yunanlılara karşı Nisan 1921 başında II. İnönü Savaşı’nı da kazandığı sırada, İtilaf Devletlerinin sempatisi iki tarafa da bölünmüş durumdadır. Fakat savaşa bulaşmamağa da kararlıdırlar
Lordlar Kamarası’nın 21 Nisan’daki oturumunda, Lord Lamington, Londra Konferansı’nın hemen ardından Yunanlıların Türklere karşı saldırıya geçmesini, Müslümanların, “İngiltere’nin teşvikiyle yapıldığı” biçiminde yorumlamalarına hükümetin ne dediğini sorar. Lord Curzon adına cevap veren Earl of Crawford, Londra Konferansı’nda önerilen değişikliklerle bir anlaşma yapılıncaya kadar, Müttefiklerin, her iki tarafı da, kendi güvenliklerini arttırmak ve ordularını güçlendirmek için hareketlere girişmekten alıkoyamayacaklarını; yani bu konuda sorumluluk kabul etmediklerini taraflara bildirdiklerini söyledi. “Ancak, böyle bir harekete girişen tarafın da bütün sorumluluğu tek başına yüklenmiş olacağı açıkça belirtilmiştir” dedi. Earl of Crawford, Yunan saldırısıyla ilgili bilgileri verdikten sonra, Müttefiklerin “sıkı tarafsızlık” uyguladıklarını söylüyordu. İngiltere, ne Yunanlılara, ne de Türklere silah ve malzeme vermemektedir. İstanbul’daki Müttefik askeri makamları da, Anadolu’da denetimleri altındaki demir-yollarından yararlanılmasını durdurmuştur. General Harrington, İzmit yarımadasındaki Yunan kuvvetleri nezdindeki İngiliz irtibat subaylarına da artık tavsiyelerde bulunmamaları ve hiçbir biçimde müdahale yapmamaları yolunda talimat vermiştir. Ayrıca, İstanbul’un, her iki tarafça da, mevcut çatışmalarda bir askeri üs olarak kullanılmaması için gerekli önlemler alınmış bulunmaktadır. Mali yardım konusunda da aynı tutum izlenmektedir. Bu açıklamalara, soru sahibi Lord Lamington, teşekkür etmiş ve bu önlemlerin İngiltere’nin Yunan tarafını tuttuğu yolundaki kanıyı Müslümanların zihninden sileceğine inandığını belirtmiştir. [7]
Zannediyorum anlamayan yoktur. Askeri malzeme satışı yok. Bu konuda Harrington’a net bir yükümlülük getiriliyor. Türk-Yunan savaşında İngiltere kesinlikle tarafsız kalacaktır. Ancak Yunanlılar için bu tarafsızlık asla işlemeyecektir.
İngilizler, Bolşeviklerden askerî ve mali destek alan Milliyetçilerin İtalyanlardan da malzeme temin ederek üstünlüğü ele geçirmesine elbette karşıydılar. Fakat İngilizler bu mesele nedeniyle müttefikleriyle ve Bolşeviklerle de karşı karşıya gelmek istemiyorlardı. Fransızlar Yunan savaş gemilerinin, İngiliz donanması ile müşterek operasyonlarla Anadolu kıyılarını abluka altına almalarına dahi karşı çıkıyorlardı. Müttefikler, abluka kararını onaylamasalar da Anadolu’da bozguna uğradıkça daha da agresifleşen Yunanlara ait savaş gemileri Karadeniz’de Milliyetçilere karşı saldırılarını artırdılar.
21 Nisan 1921 tarihinde Yunan Dışişleri Bakanı Baltazzis, İngiliz Büyükelçisi Granville ile görüşerek; Fransa ve İtalya’nın Milliyetçilere silah satarken İngiliz Hükûmeti’nin kendilerine askerî malzemelerin satışını yasaklayan kararını eleştirdi. İngiliz Büyükelçisi, Londra’ya gönderdiği telgrafında Yunan Dışişleri Bakanı’na hak verse de İngiliz Hukumeti, “biz tarafsızlığımızı ilân ettik. Yunanlara da Türklere de askerî malzeme gönderme izni vermeyeceğiz. Mustafa Kemal Paşa’nın askerî malzeme satın almak için İngiliz şirketleri ile görüşmesine izin vermeyiz. Yunanlılara karşı da farklı bir tavır sergilemeyiz” şeklinde mukabelede bulundu. [8]
Açık bir şekilde beyan ediyor İngilizler. Her iki tarafa özellikle İngiltere’nin ulusçulara silah sevkiyatı kesinlikle yasaktır. Çünkü 2. İnönü’den sonra belli zamana kadar tarafsızlık politikalarını koruyacaklardır.
Peki ne oluyor da bu Atatürk düşmanları İngilizlerin ulusçulara silah sattığını söyleyebiliyorlar. Kendileri biliyor sadece. Neyse biz devam edelim.
Peki bu tarafsızlık politikası tam işliyor mu? Hayır! İngiltere’nin vazgeçemediği Yunan politikası bu tarafsızlığı tam manasıyla işletmiyordu.
Müttefiklerin Türk-Yunan Savaşı’nda Tarafsızlık ilânı ve Pratiği
Karadeniz’de abluka kararı aldıktan sonra Marmara ve Ege Denizi’ni de kapsayacak şekilde açık denizlerde Milliyetçilere giden yardımları engellemek maksadıyla ticaret gemilerini denetime tabi tutan Yunanistan’ın eylemleri Müttefik Orduları Başkumandanı Harington tarafından kaygıyla izleniyordu. Harington, bilhassa Boğazlar bölgesinde Yunanistan ile Milliyetçiler arasında bir çatışma meydana gelmesini önlemeye çalışıyordu. İki taraf arasındaki bir çatışmaya İngilizlerin müdahil olmasını istemeyen Harington, II. İnönü Savaşı’nın ardından bir Yunan bölüğünün İstanbul’dan İzmit’e geçerek Anadolu’da yapılacak yeni operasyonlara katılmasına izin vermedi. Hatta Harington, İzmit’e geçmeleri hâlinde Yunan kuvvetlerini durduracağını ve onları İstanbul’a geri göndereceğini bildirdi.
Harrington, Yunan bölüğüne milliyetçilere karşı operasyonlara katılmakta kararlı iseler Yunanistan’a dönmelerini ve oradan Anadolu’ya geçmelerini de tavsiye etti. Yunan yetkililerin piyasanın üstünde fiyatlarla askerî malzeme satın alabileceklerini bildirerek Harington’ı ikna etmeye yönelik çabaları da sonuçsuz kaldı. Aksine Harington, bu teşebbüsten bir süre sonra kısa bir bildiri yayınlayarak İtilaf Devletlerinin Milliyetçilere yönelik operasyonlarda Yunan kuvvetlerine destek sağlamadıklarını açıkladı.
Anadolu’dan gelen galibiyet haberi üzerine Tevfik Paşa Hükümeti de İngiliz Yüksek Komiserine başvurarak, Yunan kuvvetlerinin Boğazlar bölgesini askerî bir üs olarak kullanmalarına, Osmanlı tebaasından (Rumlardan) asker toplamalarına ve Türk bandıralı gemilere yönelik uygulamalarına karşı tedbir alınmasını istedi. Gelinen aşamada Rumbold da Harington da Yunanlıların bahsi geçen uygulamalarını kendi konumları açısından sakıncalı görüyorlardı. Her iki yetkili de İstanbul’un Yunanlar tarafından askerî bir üs olarak kullanılmasına karşıydı. Yunanlıların Osmanlı uyruğu Rumlardan asker toplamasına özellikle karşı çıkan Harington, sadece Osmanlı uyruğu olmayan Rumların askere alınmaları gerektiğini düşünüyordu. 12 Nisan 1921 tarihinde Rumbold; Londra’ya gönderdiği yazıda “İstanbul mütareke rejimi ve işgal altında olduğundan, Türk Hükümeti’nin Yunanlılara karşı herhangi bir tedbir almasına izin veremeyiz. Bu nedenle Yunanların İstanbul’da asker toplamalarına veya onların İstanbul’u askerî bir üs olarak kullanmalarına da müsaade etmemeliyiz” demek te ve Hükümetinden gerekenin yapılması için talimat istemekteydi.
İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon da Yunan kuvvetlerinin Boğazlar bölgesindeki eylemlerine karşı sergilenecek politika konusunda Harington ve Rumbold ile aynı görüşteydi. 16 Nisan 1921 tarihinde Savaş Bakanlığı’na gönderdiği mektubunda Curzon, “İtilaf Devletlerinin Türk-Yunan Savaşı’nda tarafsızlık ilân etmeleri ve İstanbul bölgesi sınırları içerisinde her iki tarafın asker toplamasına izin verilmemesini” önerdi. İngiliz Savaş Bakanlığı, onayladığı takdirde Curzon’un önerisi Fransız ve İtalyan Hükümetlerinin bilgisine sunulacaktı. [9]
Burada belli olan bir şey var ki; Tarafsızlığı işletmek çok zor İngilizler için; çünkü Yunanlılar İngiltere’nin müttefiki gibi davranmaktalar ve yaptıkları eylemleri İngiltere hükümetinin yönetemediğini görüyoruz. Aslında istedikleri çok açık. Tarafsızlık politikası ve silah satımını gevşetin. Ben ulusçulara atfedilen silahları bombalayacağım diyor. Bakalım mı?
İtalyan ve Fransız Hükümetleri hatta İstanbul’daki Müttefik temsilcileri tarafsızlık kararının her iki tarafa da objektif bir şekilde uygulanmasını yararlı görürken; İngiliz Hükûmeti, ittifak bağlarından dolayı Yunan gemilerinin Boğazlar bölgesinden geçme hakkına halel getirilmemesinden yanaydı. Ancak pratikte sorun sadece bu değildi. Gerek İstanbul’da gerekse İzmit’te Yunan kuvvetleri bulunuyordu. Ancak İngiliz yetkililer, pratikte tarafsız ilân edilen bölgelerdeki Yunan birliklerinin Müttefik kuvvetlerine bağlı olduklarına dair bir bahanenin arkasına sığınmaya çalışacaklardı.
Türk-Yunan Savaşı’nda tarafsızlık kararı alan ve bunu Batı cephesinde uyguladığını ileri süren İngiliz Hükûmeti’ne karşı Ormsby Gore, İstanbul’un müdafaası amacıyla Kuzeybatı Anadolu’da (Marmara Denizi çevresinde) bulunan Yunan birliklerine mühimmat yardımı yapılıp yapılmadığının ya da teknik danışman sağlanıp sağlanmadığının da açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bilhassa Albay Repington’ın Anadolu’daki Yunan ordusunda İngilizler tarafından askerî ataşe olarak görevlendirildiğine dair iddialara da cevap verilmesi bekleniyordu. L. George Yunanlara hiçbir şekilde mühimmat yardımı yapmadıklarını, teknik danışman sağlamadıklarını, sadece Atina’da bulunan askerî ataşenin Yunan cephesini ziyaret için bölgeye davet edildiğini, hatta o sıralarda ayrılmak üzere yola çıkmış olabileceğini ileri sürerek tarafsızlık ilkelerine uyduklarını savunuyordu. Bu açıklamalar kısmen gerçeği yansıtıyordu. Ama bunlardan daha vahimi tarafsızlık kararının ardından Boğazlar bölgesini üs olarak kullanmayı sürdüren Yunan savaş gemilerinin Karadeniz limanlarına yönelik operasyonlarını artırmalarıydı. İşte bu aşamada Müttefikler tarafından ilân edilen tarafsızlık kararının pratikte nasıl uygulanacağı merak konusuydu.
Müttefiklerin Tarafsızlık İlânından Sonra Yunanlıların Karadeniz Limanlarını Bombardımanı
9 Haziran 1920 tarihinde Yunan Kılkış zırhlısı ile Panter torpidosu İstanbul’dan Milliyetçilere kaçak askerî malzemeleri ulaştığı gerekçesiyle İnebolu’yu bombaladı. Bombardıman esnasında küçük deniz araçları ve cephane depoları ile birlikte hastane, hususi haneler, işyerleri, fabrikalar ve bankalar dâhil olmak üzere sivil yerleşim birimleri hedef alındı. Yunanların Karadeniz’de sivil halka ve yerleşim birimlerine yönelik saldırıları tepki çekince İstanbul İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, Yunan savaş gemileriyle birlikte Anadolu kıyılarını abluka altına aldıklarına dair haberleri yalanladı. Yunan deniz kuvvetleri, sivil can kayıpları ile beraber maddi zarara yol açan bombardımanı bundan sonraki süreçte -muhtelif gerekçelerle- tekrarladılar. 20 Temmuz 1921 tarihinde Yunanlar, Çarlık döneminde Karadeniz limanlarında kalan askerî malzemeleri tahrip etmek ve Milliyetçilere Bolşevik limanlarından yapılan nakliyatı engellemek maksadıyla Trabzon’u bombaladılar. Bu kapsamda Yunanların hedefinde Bolşeviklerden, Karadeniz limanlarına askerî malzeme taşıyan Rüsumat 4 No’lu motoru vardı. Temmuz ayından itibaren Rüsumat 4 Nolu motoru bombalayarak batırmaya çalışan, Yunanlar, birkaç saldırı teşebbüsünün ardından 14 Ekim 1921 tarihinde hedeflerine ulaştılar. [10]
Şimdi gelelim İnebolu meselesine
İNEBOLU SEVKİYAT MERKEZİ
İnebolu’yu anlatmadan önce Karakol grupları hakkında bilgi vermemiz gerekiyor. Zira meseleyi daha iyi anlamak için Karakol bilgisi şarttır.
İstanbul – Ankara Arasında Haberleşme:
İstanbul ile Ankara arasındaki haberleşme de önemli bir sorundu. Bu konunun çözümünde, İstanbul – Ankara arasındaki telgraf haberleşmesinin sağlanmasında, Felâh Grubu başarılı hizmetler görmüştü.
Bu haberleşme başlangıçta, İstanbul Büyük Postane Müdürü İhsan (Pele)’ın büyük yardım ve desteği ile, Büyük Postanenin bodrum katında kurulmuş olan gizli bir haber merkezinden sağlanıyordu.
16 mart 1920’de İstanbul’un işgal kuvvetleri tarafından işgalinden kısa bir süre sonra, İngilizlerin Postaneye baskın yapacakları İstanbul Merkez Komutanı Albay Esat (Tuğgeneral) tarafından Felâh Grubuna bildirilmişti. Bu haber üzerine, haberleşme merkezi bir gece içinde telgraf müdürü İhsan’ın evinin bodrum katına taşınmış, böylece İngilizlerin baskını etkisiz kalmıştı. Daha sonra da Anadolu yakasında, Bostancı’da Kurmay Binbaşı Ekrem (Korgeneral Baydar)’in evinin bodrum katına taşınan muhabere merkezi ile İstanbul – Ankara bağlantısı aralıksız ve düzenli bir şekilde sağlanmıştı.
Felâh Grubundan başka aynı amaçlarla şu gruplar da kurulmuştu.
(Ref: Harp Tarihi Arşivi, No. 1/7895, Dlp. 26, G. 4, Kls. 1533, Dos. 2, F. 65-4., Harp Tarihi Arşivi, No. 1/7895, Dlp.22, G. 2, Kls. 1312, Dos. 1-A, F. 2-2 ve 4.,Harp Tarihi Arşivi, No. 1/7895, Dlp. 16, G. 3, Kls. 963, Dos. 6, F. 5-6.,Harp Tarihi Arşivi, No. 1/4282, Dlp. 17, G. 5, Kls. 1039, Dos. 125, F. 2-1.)
M. M. Grubu (Milli Müdafaa Grubu)
Karakol Grubu
Namık Grubu
Bizci Grubu
Kaynarca Grubu
Ferhat ve Kerimi Grubu
Bu gruplar; işgal ordularının izledikleri politika ve sindirme hareket ve davranışlarına bir karşı tedbir olmak üzere daha ziyade kişisel teşebbüslerin oluşmasından meydana gelmiş bulunmakta idi.
Anadolu’da Milli Hükümetin kurulmasından sonra, bu gruplar beliren ihtiyaçlara göre yeniden ve daha faydalı çalışma düzeyine sokulmuşlardı. Ankara Hükümetince belirli bir yön verilen gruplar birbirlerinin teşkilât ve çalışmaları hakkında yeterli bilgilere sahip değildiler. Bu nedenle gruplardan bazıları diğer grupların çalışmalarını, gizlilik ve disiplin bakımından yetersiz birer faaliyet olarak bir elden yönetilmelerinin daha faydalı olacağı hakkındaki görüşlerini raporlarla Ankara Hükümetine duyurmuşlardı. Fakat, Ankara Hükümeti bu gibi teklifleri ya cevapsız bırakmış veya sadece diğer gruplarla ilgilenilmemesi şeklinde kısa bir cevap vermekle yetinmişti.
Bu grupların kuruluş nedenleri ve yaptıkları işler:
M.M.Grubu:
İşgal makamları İstanbul ve yöresi halkını sindirmek ve başkaldırmalarını önlemek amacıyla silahlandırdıkları Rum çeteleriyle etrafa dehşet ve Türk vatanseverlerini yakalayarak tutuklamalara başlamışlardı.
Bu çetelere karşı Türklerin mal, can, ırz ve namuslarını korumak ve Rum patrikhanesinin İslâm köylerine musallat ettiği siyasî Rum çetelerinin sorumsuz hareketlerini önlemek için bir karşı teşkilât kurmak kaçınılmaz bir ihtiyaç halini almıştı.
Süvari Yarbay Hüsamettin ve Yüzbaşı Emin Ali’nin gayreti ile, Bursa’da Albay Bekir Sami’den alınan Müdafaayi Hukuk Nizamnamesinden faydalanmak suretiyle Topkapı semtinde bir müdafaayi hukuk şubesi açılmıştı. Bu şubenin kurucuları arasında Kasımpaşa İtfaiye Bölük Komutanı Deniz Yüzbaşısı İsmail Hakkı, Mehmet Çetin, Topkapılı Mehmet ve Sezerli Niyazi de bulunuyordu.
Bundan sonra Albay Besim, Kurmay Albay Muğlalı Mustafa (Orgeneral), General Nidayi ve arkadaşları Bayezit şubesi; Binbaşı Şevket ve Asım (Mareşal Çakmak’ın emir subayı) ve Topçu Teğmen Muhlis de Emi-nönü şubesini açmışlardı.
Daha sonra İstanbul’un çeşitli semtlerinde birçok şubeler açılmış bu şubelere, manavlar, sandalcılar, hamal başları da katılmak suretiyle güvenilir ve güçlü bir duruma giren bu teşkilatın mücadelesi ile Rum çetelerinin taşkınca hareketleri önlenmişti.
Anadolu Hükümetinin kuruluşundan sonra da M. M. Grubu milli ordunun silah ve cephane ihtiyaçlarının sağlanması yönünde yeni ve yoğun bir çalışma dönemine girmişti. Ayrıca, Mondros Mütarekesinden sonra İstanbul’da toplanmış bulunan subayların Anadolu’ya gönderilmeleri ile milli ordunun subay noksanlığının giderilmesinde de faydalı hizmetler görmüşlerdi.
Subayların Anadolu’ya gönderilişi sırasında Padişah ve Damat Ferit taraftarlarının Anadolu’ya sızmalarını önlemek için M. M. Grubu ile gönderilen subaylara K. G. rumuzu ile onaylı birer belge verilmesi usulü benimsenmiş, bu belgelerin Anadolu iskele ve limanlarında aranması suretiyle bozguncuların Anadolu’ya girmelerini engelleyici tedbirler de alınmıştı.
İşgal ordularının gizli haber servislerinin günden güne yoğunlaşan kovuşturmalarının sonucu olarak M. M. Grubunda çalışmakta olan personelden yakalananlardan bir kısmı idam ve diğer bir kısmı da sürgün edilmişti.
Bu nedenledir ki, bu Grubun gizli servisinde ön planda yer almış bulunan Süvari Yarbay Hüsamettin daha fazla barınamayarak Anadolu’ya gitmek zorunluluğunda kalmıştı. Süvari Yarbay Hüsamettin 25 mart 1921′ de Samsun’da bulunduğu sırada, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’dan yeni bir grup teşkili ile ilgili olarak şu emri almıştı:
“1. Genelkurmayca İstanbul’da teşkil edilen, eski adı ile Mücahit, yeni adıyla Muharip Grubu ile Muğlalı Yarbay Mustafa’nın karşılık beklemeksizin çalıştığı eski Karakol Cemiyeti, Anadolu’ya subay, silah ve cephane sağlama ve gönderme işlerini yürütmektedirler. Bunlardan ayrı olarak da kendi çıkarları yönünde hareket eden kişisel teşebbüsler de vardır.
Genelkurmayın resmî teşkilatı olan Muharip Grubu ile yarış ve daha fazla subay gönderme hevesine kapılan Karakol Grubunun kimlik incelenmesine yeterince önem vermediğini sanmaktayız. Yollanan subay grupları arasında amacımıza bağlı ve sadık olmayan bazı kimselerin bunlar arasın-da geldiği kanısı hasıl olmuştur. Özellikle, düşmanlarımızın gözetimleri altında yapılmakta olan bu gibi çalışmalarım gerektirdiği çok dikkatli ve titiz bir incelemenin yapılmadığı görüşüne varılmıştır. Bu nedenle de, İstanbul’da Anadolu hesabına çalışan grupların güvenilir bir yönetimde birleştirilmesi ve yeni baştan teşkili gerekli görülmüştür.
2. Kişiler ve çeşitli toplanma yerlerini ana çizgileri ile tanımış, Anadolu için gerekli esliha, cephane, teçhizat ve öteki gereçler kaynaklarını bilen, Muharip ve Yarbay Mustafa’nın gruplarından bilinçli ölçüler içinde hareket eden kimselerin kabul edilip edilmemeleri görüşünüze bağlı olmak üzere; başkanlığınız altında esası bir grubun yeni baştan teşkili ve öteki teşkillerin lağvı düşünülmektedir.
3. Anadolu’ya gönderilecek subayların çok titiz bir seçimle ismen ayrılmaları ve ara verilmeden kovuşturmalarının sürdürülmesi amacı ile sonradan bildirilecek bir zamana kadar yollanmalarının durdurulması ilgililere duyurulmuştur.
Muharip Grubuna verilen diğer bir emirle, ilk önce personel dairesindeki sicil ve kayıtlara başvurularak elverişli subay isimlerinin alınması, buradan verilecek emre göre tertip ve saptanacak listenin Ankara’ya gönderilmesi duyurulmuştur.
4. Istanbul depolarından kaçırılan savaş gereçlerini aracı ellerle milli hükümete satmak gibi vurguncu teşebbüsler olağan hallerdendir.
Yukarıda belirtilen kişiler ve gereçlere ait sakıncaların önlenmesi ve pek değerli görülen istihbaratla ilgili hizmetlerinizin devam ettirilmesi düşüncesi, İstanbul’a gitmenizi ve bu önemli vatan görevi sorumluluğunu kabul etmenizi gerekli kılmaktadır.
5. Teşkil buyuracağınız grubun pek dikkatli davranması ve varlığının çevreden saklı tutulması başarınızı kolaylaştıracak nedenlerdir.
Diğer grupların lağvı olayını harice karşı, amaca ulaşıldığı ve Anadolu’nun bu gibi teşkillere ihtiyacı kalmadığının üstü kapalı bir şekilde etrafa yayılması faydalıdır. Cevabınızı beklerim”.
Genelkurmay Başkanının bu emriyle, görülen aksaklıkların giderilmesi ve İstanbul yardımlarının daha düzenli bir şekle bağlanması ve bu düzeyde çalışmaların bir elden yönetilmesi amacıyla süvari Yarbay Hüsamettin’in başkanlığında yeni bir grubun teşkili öngörülmüştü.
Ancak; ikinci bir emirle, Yarbay Hüsamettin Ankara’ya çağrılmış. yeniden teşkil edilecek grubun örgütlenmesiyle ilgili çalışmalara başlanmıştı. Bu çalışmalar sonucunda M. M. Grubu teşkil edilmiş bulunmaktaydı.
M. M. Grubunun Teşkilât ve Görevleri:
Genelkurmay Başkanlığınca onaylanmış teşkilât planına göre M. M. Grubu, görevlerini iki servis halinde yürütmüştü.
Birinci Servis; M. M. Grubunu (Müdafaayi Milliye Grubu), İkinci servis; M. M. Teşkilatı (Müdafaayi Milliye Teşkilatı) ‘nı kapsıyordu. Bu iki servisin çalışmaları şu şekilde planlanmıştı.
Birinci Servisin Görevleri:
Siyasî ve askerî istihbaratın sağlanması.
Merkezi Istanbul’da bulunan ve bazı Anadolu şehirlerinde kurulmuş olan fesat cemiyetleri mensuplarının koğuşturulması ve adlarının tespiti.
Milli ordunun ihtiyacı olan silah, cephane ve öteki eşya ve malzeme ile ilâç ve sıhhi âletleri Istanbul depolarından tedarik ve Anadolu’ya göndermek.
İkinci Servisin Görevleri:
İstanbul’da, milli cephe yararına her türlü gizli propaganda ve çalışmaları yürütmek;
İstanbul’da Müslüman olmayanların muhtemel tecavüz ve taarruzlarına karşı Müslüman Türklerin mal, can ve ırzlarını korumak;
Gerektiğinde Genelkurmay Başkanlığınca verilecek emirlere göre İtilâf Devletleri askerî karargâhlarına baskınlar yapmak, erzak ambarlarını ve cephaneliklerini tahrip etmek üzere, silah ve bombalarla donatılmış baskın ekipleri teşkil etmekti.
M. M. Grubunda görevli personelin çalışmaları Genelkurmay Başkanlığınca takdir edilmiş ve haziran 1921 tarihli bir emirle bunlara Milli Savunma kadrosunda çalışan subaylara uygulanmakta olan işlemin aynen uygulanacağı da bildirilmişti.
Bu Gruptaki asker ve sivil personelin başarılı çalışmaları, özellikle Fevzi Paşa tarafından takdir edilmiş, aynı zamanda Fransız nakliyat şirketinin yardımları da teşekkürlerle karşılanmıştı.
M. M. Grubunun teşkilinden önce İstanbul’da ve Grubun yeniden teşkili, silah ve malzeme tedariki ve istihbarat alanındaki başarıları nedeniyle süvari Yarbay Hüsamettin de Genelkurmay Başkanlığınca takdir ve taltif edilmişti.
M. M. Grubunun da Anadolu’ya gönderdiği silah, cephane ve diğer ihtiyaç maddeleri bu konunun sonunda gösterilmiştir. Ancak bunların tedariki, yüklenmesi ve kontrollerden geçirilmesi, Anadolu iskele ve limanlarına yollanması çok çetin koşullar altında gerçekleştirilmiş bulunmaktaydı.
Karakol Grubu:
Karakol Grubu 3 kasım 1919 tarihinde kurulmuştu. Bu Grubun kurucuları arasında;
Kurmay Albay Kara Vasıf, Kurmay Albay Galatalı Şevket, Kurmay Yarbay Kemalettin Sami (General), Kurmay Yarbay Edip Servet, Avukat Refik Bey.
Birinci Dünya Harbinde Teşkilatı Mahsusa mensuplarından Baha Sait Bey, Levazım Dairesi Sirkeci Askerî Sevkiyat Müdürü Binbaşı Ali Rıza bulunmaktaydılar.
Karakol Cemiyeti; İtilâf Devletlerinin silahlandırdıkları Rum çetelerine karşı İslâm halkının mal, can ve ırzlarını güvenlik altına almak Rum Patrikhanesinin İslâm köylerine musallat ettikleri siyasî Rum çetelerini etkisiz hale getirmek ve İstanbul halkının bozulmuş olan morallerini düzeltmek ihtiyacından doğmuştu.
Bu amacın gerçekleşmesi, İstanbul’da silahlı bir örgütün kurulmasına bağlı bulunuyordu. Ayrıca Anadolu’nun ihtiyacı bulunan silah ve cephanenin sağlanması da teşkilatın hedefleri arasında yer almaktaydı. Bu hedeflerin gerçekleşmesi için ilk önce İstanbul’un çeşitli semtlerinde şubeler açılmış ve Kocaeli yarımadasındaki Hıristiyan çetelerinin faaliyetleri etkisiz hale getirilmişti. Böylece Istanbul’dan Anadolu’ya gönderilecek silah ve cephanenin karayolu güvenliği de sağlanmıştı.
Üsküdar şubesi, Anadolu’ya yollanacak silah işinde aracılık yapmış, Kocaeli istikametinde yapılmış olan gizli ikmal işini başarıyla yürütmüştü. Bu grubun başında Yenibahçeli Şükrü (Uğur) Bey olmak üzere ve diğer kimseler bulunuyordu.
İşlerin daha başarılı olması için Şükrü Bey Kocaeli bölgesi Kuvayi Milliye Komutanlığını da üzerine almıştı.
Kurmay Yarbay Muğlalı Mustafa da Grubun ileri gelenleri arasında bulunmaktaydı. Topkapı şubesini de süvari Yarbay Hüsamettin yönetmiş ve faydalı hizmetler görmüştü.
Karakol Cemiyetinin hedefleri başlangıçta Kurmay Albay Kara Vasıf ile Albay Kara Kemal tarafından planlanmış ve tasarlanan ilkeleri kapsayan bir teşkilât nizamnamesi, Karakol Cemiyeti Görev Yönetmeliği de hazırlanmıştı. Bütün ordulara komutan ve subaylara gönderilmiş olan bu yönetmelikte isimleri açıklanmayan gizli ordu, kolordu ve tümen komutanları ile kurmay heyetlerinden söz edilmekte ve idamlara kadar cezai müeyyideler bulunmakta idi.
Kara Vasıf, İngilizler tarafından yakalanacağı korkusu ile Anadolu’ya kaçmış ve Sivas’a gitmişti.
Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa, bu yönetmelikte adları açıklanmayan başkomutan, ordu, kolordu ve tümen komutanları ile kurmay heyetlerinden sözü edilen maddeleri beğenmediğini Kara Vasıf’a söylemişti.
Atatürk büyük Nutkunda da bu konuya değinerek:
“Bu talimatı okuyanlar bana en yakın komutanlar dahi bu teşebbüsü bana mal ederek birçok şüphe ve tereddütlere düşmüşler, benim kongrelerle açık ve müşterek çalışmalarda bulunduğum bir sırada bir taraftan da esrarengiz ve müthiş bir komite teşkili ile meşgul olduğum kanısına kapılmışlardır.
Gerçek halde teşkilâta yeltenenlerin başları İstanbul’da bulunuyormuş ve yaptıkları işleri benim adıma yapmakta imişler” demişti.
Açıklamalarına devam ederek; bu cemiyetin adını muhafaza etmek suretiyle çalışmalarını sürdürdüğü anlaşıldıktan sonra, teşkilinde ve bu konuda kendisine verilmiş olan bilgide samimiyet bulunmadığını ifade buyurmuştu.
Daha sonra Albay Kara Vasıf İstanbul’a dönmüş ve Karakol Cemiyeti nizamnamesinin İngilizlerin eline geçmesi üzerine Malta’ya sürgün edilmişti. Bu olayın sonucu olarak ilk Karakol Cemiyetine dahil bulunanlardan bir kısmı Istanbul’dan uzaklaşmak zorunda kalmışlardı.
Yüzbaşı Emin Ali ile Diyarbakır milletvekili Cizreli Lâmi ve Kurmay Albay Edip Servet, Abdülkadir (sonradan Ankara valisi), Tolcalı Süleyman, Topçu Teğmen Muhlis tarafından 2 nci Karakol Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyetin tedbirsizlik ve gafleti yüzünden Ankara’ya kadar gitmiş bulunan İngiliz casusu Mustafa Sagir nedeniyle de cemiyet üyeleri Ankara’ya çağırılmış ve böylece bu cemiyet de dağılmıştı.
Bunun yerine de 1920’de Kurmay Yarbay Muğlalı Mustafa ve arkadaşları tarafından “Yavuz Grubu” adıyla yeni bir grup kurulmuştu. Bu kez Yavuz Grubu adıyla çalışmalarını sürdüren Karakol Grubu, İngiliz Generali Harrington’un bir beyannamesiyle, İstanbul hükümetinden teslim edilmelerini istediği 24 kişi arasında grup başkanı Muğlalı Mustafa’nın adının bulunması nedeniyle, Muğlalı Mustafa 1921 yılı eylül ayında İzmit üzerinden Anadolu’ya geçmiş ve yerine Yüzbaşı Kemal’i vekil bırakmıştı.
Bu Grup oldukça güç koşullar altında çabalarını yine de devam ettirmiştir.
Silah ve cephaneden ayrı olarak milli ordunun ihtiyacı bulunan kilit personelden; 1920 yılında 1.500, 1921 yılında 500 olmak üzere toplam olarak Anadolu’ya 2.000 subay yollamıştı.
(Harp Tarihi Arşivi, No. 1/7895, Dip. 26, G. 3, Kls. 1533, Dos. 2, F. 64-1. Harp Tarihi Arşivi, No. 1/7895, Dlp. 23, G. 4, Kls. 1397, Dos. 35, F. 11. Harp Tarihi Arşivi, No. 1/4299, Dlp. 30, G. 2, Kls. 1722, Dos. 609, F, 2-1, 3-1.)
Karakol Grubunun İstiklâl Harbi süresince Anadolu’ya gönderdiği, si-lah ve cephane kitabın sonunda gösterilmiştir.
Namık Grubu:
Bu Grup, Genelkurmay Başkanlığının müsadesiyle, İmalatı Harbiye dairesinde görevli Topçu Yüzbaşı Halil İbrahim, Jandarma Üsteğmen Ahmet Naci, İstihkâm ambarından Üsteğmen Mehmet ve ağır topçu malzeme ambarında görevli Binbaşı Mustafa tarafından 30 ocak 1920 tarihinde kurulmuştu. (Harp Tarihi Arşivi, No. 1/4382, Dlp. 11, G. 2, Kls. 639, Dos. 496, F. 14.)
Grup, Istanbul depolarından silah, gereç ve çeşitli yedek malzeme sağlayacağı vaadinde bulunmuştu. Çobançeşme’deki cephane deposundakileri kaçırabildiği takdirde Grup mensuplarının parayla taltif edilecekleri kendilerine vaat edilmişti. (Harp Tarihi Arşivi, No. 1/7895, Dlp. 22, G. 2, Kls. 1312, Dos. 1-A, F. 1-34. Albay Hüsamettin Ertürk, Milli Mücadelede Teşkilatı Mahsusa, (basılmamış müsvette eser) s. 305, Fevzi Çakmak’ın açıklaması.)
Ancak bu Grup, çalışmalarında yeterli bir duruma ulaşamamıştı. Gruptan Topçu Yüzbaşı Halil İbrahim ile kardeşi Üsteğmen Naci ve motorcu, istifa suretiyle ayrılmış, bu Gruba sonradan katıldığı tahmin edilen Yüzbaşı Murat’ın ticari amaçla hareket ettiği şikayet konusu olmuştu. Bununla beraber Genelkurmay Başkanlığınca İnebolu irtibat subaylığına gönderilmiş olan bir yazıda, bu kişilerin dar zamanlarda Anadolu’ya cephane yetiştirdikleri belirtilmekte ve işbirliği tavsiye edilmekteydi.
Gerçekten de Namık Grubu, Karaağaç ambarlarından sağladığı 8.880 atım 7,5’luk sahra mermisini bir Anglo-İtalyan şirketiyle anlaşmak suretiyle yine İnebolu’ya getirmişti. İstanbul’daki ulaştırma masraflarından ayrı olarak her atım için bir lira istenmişti. Bu grubun taahhüt ettiği cephane vesaireyi tamamıyla göndermemesi nedeniyle hakkında yapılan koğuşturmalar sonunda aldığı paralardan bir kısmını geri vermek zorunluluğunda kalmıştı.
1. Bizci Grubu:
Bu Grup Fethiye’de gizli istihbarat işleriyle görevliydi. Grup personelinin, kimliklerini saklamadıkları ve görevleri gereği olan gizliliğe önem vermedikleri etrafın dikkatini çekmiş ve durumları, Muğla Mutasarrıflığınca İçişleri Bakanlığına duyrulmuştu. Bu hal İçişleri Bakanlığı tarafından Milli Savunma Bakanlığına bildirilmiş ve Milli Savunma Bakanlığı da 22 mayıs 1921 tarihli bir emriyle Bizci Grubuna gerekli uyarıda bulunmuştu. Açıktan açığa sürdürülen hareket ve çalışmaların Grubu teşkilindeki amaca ters düştüğü, Gruptan beklenen görevlerin başarıyla sonuçlanabilmesi için, görevin gerektirdiği gizliliğe önem verilmesi istenmişti.
15 haziran 1920 tarihinden geçerli olmak üzere Bizci Grubuna “İhtiyat Grubu” adı verilmiştir.
Ferhat ve Kerimi Grubu:
2 mart 1921’de Ferhat Grubunun teşkiline Kurmay Yarbay Mustafa İzzet ile Kurmay Yüzbaşı Ağustoslu Mehmet’in, Kerimi Grubuna da Kurmay Yarbay Hayri’nin görevlendirilmeleri Genelkurmay Başkanlığına arz ve teklif edilmiştir.
Şimdiye kadar ismi geçen grupların Anadolu’ya kaçırdıkları silah, cephane ve gereçler kronolojik sıraya göre ilgili muharebe dönemlerinde gösterilmiştir.
Kişisel Teşebbüsler:
Kişisel teşebbüslerle ilgili görüldüğünden İstanbul ve yöresinde bulunan depoların bulundukları yerlerle durumlarına değinmek gerekir. Osmanlı ordusunun en önemli depoları şuralarda bulunuyordu.
Istanbul civarında bulunanlar:
Karaağaç Mühimmat Ambarı,
Tophane Ambarı,
Maçka Silahhanesi,
Zeytinburnu Cephaneliği,
Hadımköy Topçu Mühimmat Deposu,
Nadirağa Cephaneliği,
Çoban Çeşmesi Cephaneliği.
Çanakkale ve Bolayır Yöresiyle 14 ncü Kolordu Bölgesinde:
Bolayır Piyade Cephane Deposu,
Barator Piyade Cephane Deposu,
Karapınar Piyade Cephane ve Sahra Mermisi Deposu,
Alibey Çiftliği Piyade Cephane ve Sahra Mermisi Deposu,
Gaziler Piyade Cephane ve Top Mermisi Deposu,
Maydos (Eceabat), Akbaş, Hasanoba, Tüvecik, Ezine, Ayvacık piyade cephanesi ve top mermisi depoları.
İşgal kuvvetlerinin kontrolü ve güvenliği altında bulunan bu depolar işgal makamları tarafından mühürlenmiş, anahtarları cephanelik memurlarına teslim edilmişti. Kontrollerini kolaylaştırıcı bir tedbir olmak üzere, bazı depoların istif durumları fotoğraflarla tespit edilmişti. Böylece, bu depolardan silah ve cephane kaçırılmasının önleneceğini sanmışlardı. Yalnız, Türklerin engelleri yenmedeki buluşlarını, kudret ve cesaretlerini hesaba katmamışlardı.
Nitekim, İstanbul’da teşkil edilen gruplarla kişisel girişimler, engelleyici olan bu tedbir ve koşulları yenmiş ve başarıya ulaşmışlardı. Yabancı nöbetçileri zararsız hale getirmek, mühürleri taklit etmek, delikler açarak cephaneliklere girmek, istif şekillerini bozmadan silah ve cephane kaçırmak, bu yola gönül vermiş ve canlarını adamış insanlar için güç olmadı. Örneğin Maçka deposu ilgililerinin korkusuz ve fedakârca gayretleri ile geceleyin pencerelerden sarkıtılan silah ve cephaneler, aşağıda bekleyen vatanseverler tarafından adeta kapışılarak, Teşvikiye’deki okula taşınmış ve oradan Anadolu’ya yollanmıştı.
İşgal sıralarında Maçka silahhane müdürü Bahattin (albaylıktan emekli) İngiliz askerlerinin güvenlik ve kontrolünde bulunan bu silah deposundan 215 makineli tüfek, 800 sahra telefonu ve 55.000 adet doksan sekiz modeli tüfek mekanizmasını gizli yollardan kaçırarak Anadolu yakasına geçirmiş, bir kısmı İnebolu’ya bir kısmını da Bilecik’e, milli kuvvetler emrine göndermişti.
Sirkeci nakliyecileri, Galata ardiyecileri, Seyrisefain kaptanları, gümrük hamalları ve mavnacılar, mütareke yıllarında gizli servislerde görevli Korsan Murat adıyla ün salmış Sağır Murat gibi yurtseverler, Kocaeli bölgesi komutanı Yenibahçeli Şükrü’nün cephanesinin tükendiği bir sırada Piyade Okulunu basmışlar ve kaçırdıkları cephaneleri bu bölge komutanlığına götürmüşlerdi.
Murat Bey, ayrıca, Üsküdar semtinde Selimiye kışlasının cephane ambarlarını da basmış, bir gece içinde kaldırdığı silah ve cephaneleri Selimiye açıklarında demirli bulunan Alemdar vapuruna yükleyerek Zonguldak’a götürmüştü.
Albay İsmet’in Batı Cephesi Komutanlığına geldiği tarihlerde Harbiye Nezaretinde görevli subaylar, askerî ambarlara emir vererek Batı Cephesinin, piyade cephanesi ve tüfek mekanizması ile bomba ihtiyaçlarını sağlamaya çalışmışlardı.
Sevkiyatçı Rıza adıyla anılan Piyade Binbaşı Rıza, Anadolu’ya giderken beraberinde götürdüğü cephane ve sürgü kollarından başka, İzmit yolu ile de çok sayıda kaputluk kumaş ve Amerikan bezi göndermişti.
Karadeniz’in azgın ve karanlık bir gecesinde silah ve malzeme yüklü Ladil vapuru İnebolu kıyısında demirlemiş, boşaltılması için denizin sükûnet bulması gerekli görülmüştü. Bu sırada Ladil vapurunun düşman donanması tarafından kovuşturulduğu haberi alındığından, liman ve İnebolu mevki komutanları, denizin dinmesini ve sabahı beklemeden geminin he-men boşaltılmasını kararlaştırmış ve uygulamaya geçmişlerdi. İnebolu halkının sabaha kadar aralıksız devam eden üstün çabaları sonucunda gemi boşaltılmış, silah ve malzemeler kıyıdan uzak saklı yerlere taşınmıştı.
Ertesi günü sabahı Ladil vapurunu kovuşturan bir düşman kruvazörü ile üç torpido İnebolu’ya gelmiş, silah ve cephanenin teslimini istemişlerdi. Teslim edilmediği takdirde karaya asker çıkaracakları tehdidi karşısında sertleşen komutanlar, İnebolu’ya silah ve cephane çıkarılmadığını bildirmiş ve İnebolu’ya yapılacak çıkarma teşebbüsünden doğacak olaylardan sorumlu olmayacaklarını açıklamışlardı. Bu kesin direniş karşısında çıkarmadan vazgeçilmiş İnebolu top atışına tutulmuştu. [11]
Evet uzunca bir yazı da size bilmemiz gereken yapıyı yani Anadolu ile ulaşım ve teçhizat malzemelerinin nasıl taşındığını anlattık. Burada önemli olan konu. Bütün bunların Yunan bombardımanı altında ne zorluklarla yapıldığıdır. Ve Atatürk düşmanı utanmadan bütün bunların İngilizler tarafından yapıldığını iddia ederek Türkü ve Türkün azametini yok saymaktadır. Tüm bunlar Mustafa Kemal’e atılan çamurun getirileridir.
Şimdi gelelim İnebolu meselesine.
İNEBOLU
İstiklâl Harbinde lojistik destek hareketleri birçok bölgelerde yoğun bir şekilde sürdürülmüştü. Bu arada lojistik görevlerde en çok rol oynayan bölge, İnebolu ve Kastamonu yöresiydi.
Bu bölgede halkın ve askerî birliklerin büyük fedakârlıklarla yaptığı görev, herkes tarafından takdir edilmiş ve millî duyguları yükselten birçok kahramanlık olayları cereyan etmişti.
Bu konuda bir kitap yazmış olan Nurettin Peker, çok ilginç ve duygusal olan bu konuları gayet güzel canlandırmıştır. Bu bakımdan bir örnek olmak üzere bazı kısımlar aşağıya çıkarılmıştır.
“İnebolu’da başlayan teşkilât, İnebolu kayıkçıları, silah ve cephane ihtiyacı karşısında:
“Mütarekeden sonra askerlik şubelerindeki silahları teslim almaya gelen İngiliz subaylarına, ileriyi gören askerlik şube başkanları arızalı ve eski tüfekleri vermişlerdi. Saklanan iyi tüfekler ilk mücadelede o yerlerin ihtiyacında kullanılmış veya kaçakçılardan alınan silahlarla birleştirilerek Milli Müdafaa Vekâleti (Milli Savunma Bakanlığı) emrine gönderilmişti.
“İnebolu’da silah ve cephane taşıma işlerini askerlik şubesi yapmakta iken, İnebolu’da oturan Emekli Binbaşı Zeki, Kastamonu ve Havalisi Komutanlığının emriyle İnebolu silah ve cephane komisyonu başkanlığına ve ayrıca menzil nokta komutanlığına 19 aralık 1920’de atanmış ve işlerine başlamıştı. İnebolu’da ikmal işleri arttıkça askerî teşkilât da genişlemiştir.
“Trabzon’dan nakliye işleri vapurla başlayınca, İnebolu iskelesi Ankara’nın en yakın ve önemli bir ikmal üssü haline geldiğinden 1920 ağustos ayında yükleme ve boşaltma komutanlığı kurulmuş; Yüzbaşı Mehmet Ali komutan olarak atanmış ve Umuru Bahriye Müdürlüğü emrine veril-mişti. Bununla beraber, Sinop ve Zonguldak’ta da biret mevki komutanlığı kurulmuştu. Önceleri İstanbul’da tüccar eşyası olarak markalı, ambalajlı gelen tek tük harp gereç ve sağlık araçları, daha çok Istanbul piyasalarından alınarak İnebolu’ya gelen elbise, kaput bezi, ayakkabı ve deri gibi orduya yarayacak eşyalardan başka, Ruslarla nisan 1920’de yapılan anlaşma girişiminden sonra, 1920 yılı boyunca Doğu Karadeniz’den gelmeye başlayan savaş malzemelerinden çoğu bu silah komisyonuna gelir, eşya ambarlara, cephane ise şube deposuna gönderilirdi.
Deniz cihetinden yükleme ve boşaltma komutanlığının tayin ettiği Mustafa Reis ve iki arkadaşı gözcülük ederler, gece, el ayak çekilince motor, gemi veya vapurlardan gizlice kayıklara yüklenir; kürekçiler kıyıya getirir ve baştankara ederlerdi. Bu loncanın (kayıkçılar loncası) geceli gündüzlü yaptığı fedakârlıklar şükranla anılmağa değer.
Kara cihetinden; ambar ve depolardaki eşya, silah ve cephane ilk günlerde atlı, öküzlü ve mandalı kira arabaları ile Ankara’ya gönderiliyordu. Araba başına kesin olarak 25 lira ile Ankara’ya kadar gıda maddeleri verildi. Sonraları, İnebolu Ankara arası batman hesabıyla (bir batman sekiz kilo kadar) batmanı 50 kuruştan ödendiği için, o günün para değerlerine göre halkı sevindirdiğinden, Kastamonu ve diğer şehirlerde dört tekerlekli ağaç ve demir dingilli araba yapımı çoğalmıştı. Köylerde ve pazarlarda koşum hayvanları pahalıya satılıyordu.
İnebolu Ankara arasında yeniden hanlar yapılmaya, kahveler açılmaya başlamıştı. Bu şosenin yapıldığı yüz yıldan beri yaylı, yaysız arabalarla, öküz, manda arabalarının yaz-kış süratlerine göre yol boylarında yapılmış hanlar vardı. Bu hanlar ihtiyacı karşılamadığından şehirlerde ve yol kenarlarında da yeni yeni hanlar ve oteller kuruldu. Bunların çoğu şahısların, bir miktarı da köylünün ortak mallarıydı; hepsi kazanıyorlar, bol bol yatak yorgan bulunduruyorlardı.”
1921-1922 yılları İnebolu Ankara yolundaki taşımaların arttığı ve yolları tıkayacak hale geldiği kış aylarında bu hanlar, birer kervansaray halini almış, ilkel koşullara rağmen, insan ve hayvan hayatını korumuslardı.
1. Cepheye Gönderilen Çeşitli Cins ve Sürgüsüz Tüfeklerin Doğurduğu Sorunlar:
Milli Müdafaa Vekâletinin silah ve cephane istekleri karşısında her tarafta bir canlılık görülüyordu. Milli cephenin ilk kuruluşunda Birinci Dünya Harbinden artan beşli muaddel mavzer tüfekleri, sonradan kurulan birliklerle milli kuvvetlerde anahtarlı mavzer, kasalı mavzer, dokuzlu mavzer, İngiliz kasalı, Rus, Japon, Fransız, Bulgar, Yunan gra, Amerikan ve vincister (vincheister), martinahanri, muaddel martin, muaddel Rus, Romanya Şinayderden başka cinsleri belli olmayan birçok silahlar vardı. Cephede koleksiyon halindeki bu silahlara göre fişeklerini bulmak, ayırmak, istek yerlerine yetiştirmek o kadar zor idi ki, ne kadar dikkat edilse savaş sırasında tüfeği olmayan fişeklerin çıktığı olağan işlerden ve cephedeki Mehmetçikleri üzen hallerdendi.
Sivil halkın elinden alınmış olan bu silahlar, süngüsüz, hatta bazıları gümüşlü ve sedefli idi. Şubelerin ele geçirdikleri, kaçakçılardan satın al-dıkları da tabii süngüsüz olarak alınıyor ve gönderiliyordu. Süngü yerine subay ve erler evlerinden, köylerinden kamalar ve bıçaklarla geliyorlardı. Veya çarşıdan satın alıyorlardı. Çarşı ve pazarlarda gümüşlü tabanca ve kamalarla gezmek yasak değil, hatta bir iftihar ve gurur vesilesi idi. Hele subayların yanlarında Birinci Dünya Harbinden kalma barabellum, mavzer, brovnik, vebley, şinayder tabancaları bulunuyordu. [12]
Zannediyorum İnebolu’nun önemini kavramışsınızdır. Çok hareketli ve liman kenti bir yer. Ve Ankara’ya çok yakın bir yerde ve Ulusalcılar tarafından büyük öneme sahip ve güvenlikli bir yer. Şimdi esas meseleye gelelim.
Mustafa Kemal – Harrington Görüşmesine Dair:
Şimdi meselemiz şu: Aslında zerre kadar önemi olmayan bir meseledir bu. Ama işin içinde Anti-kemalistin iddia ettiği bir mesele var ki; o da silah meselesi. O yüzden bu meseleye derinlikli olarak dalmamız gerekiyor.
İddia: İnebolu görüşmelerinde Henry adlı eski bir asker gelmiş ve 7880 adet obüs mermisi getirmiş. Bu! Tüm mesele bu! Alındığına dair ne bir fikir ne bir gelişme ya da başka bir şey… YOK!
Obüs mermisini niye getirmişler. Dolayısıyla görüşme yapılmış, daha doğrusu Henry ve Refet Paşa anlaşmış, silahlar alınmış hatta ve hatta Hilafet pazarlığı yapılmış… ve dolayısıyla Mustafa Kemal İngilizlerin askeridir. Al sana iddia…
Obüs mermilerini getiren kişi kim Henry.. Kim bu? Bileniniz var mı?
Hemen bakalım.
İNEBOLU görüşmeleri, 13 haziran 1921 günü, Refet Paşa’yla eski İngiliz subaylarından Binbaşı J. Douglas Henry ve arkadaşları arasında yapılmıştı. İngiliz ordusundan ayrılmış Binbaşı Stourton da görüşmelere katılmıştı. Her iki eski İngiliz subayı ordudan ayrılıp Türkiye’de iş tutmuş olan kişilerdi. Bunlar hakkında İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde yeteri kadar bilgiye rastlayamadım. General Harrington, Binbaşı Henry’den söz ederken, onun «terhis edilmiş bir subay olduğunu, daha önce orduda başarılı hizmetlerde bulunduğunu ve şimdi ticaretle uğraştığını» belirtmekteydi. Ordudaki «başarılı hizmetlerini» andığına göre, General Harington’un bu eski Binbaşı hakkında olumlu kanaat beslediği anlaşılmaktaydı. İnebolu’ya giderken de kendisini kabul etmiş ve ona bazı talimat vermişti. Yukarıdaki telgrafında, Harington, Binbaşı Henry’ye, Anadolu’daki İngiliz esirlerinin durumlarıyla Mustafa Kemal’in askerî niyetleri hakkında bilgi toplama talimatı verdiğini açıklamaktaydı. Daha sonraki bir telgrafında ise, «İngilizlere yaklaşmak istiyorsa Mustafa Kemal’in ilk adımı atması gerektiğini de Binbaşı Henry’ye söylediğini bildirmekteydi. [13]
Kimmiş peki? Terhis edilmiş bir subay. Yani resmi bir görevi yok. Harrington’da zaten Londra’ya bilgi vermeden bu adamı sadece aklındakileri soruşturması için yolluyor. Yani öyle git silah ver bize hizmet etsinler gibi saçma salak bir ifade ile gitmiyor İnebolu’ya Henry. Çünkü zaten İngilizlerin tarafsızlık politikası gereği her iki tarafa da askeri malzeme verilmemesi net bir yükümlülüktü. Harrington bunun farkında biridir ve bu sorumluluğu asla çiğneyemez. Dolayısıyla İnebolu’ya giden obüs mermileri Henry’nin kendi teşebbüsleridir. Harrington ile doğrudan yakından alakası yoktur bunların ve göreceğimiz gibi BUNLARI PARA İLE SATAN BİRİDİR.
Dolayısıyla Fransız temsilci Franklin-Bouillone aşağıdaki ifadeyi kullanır.
(Sömürge ve Parlamento işleri yazarı) Bay W. J. Childs (Dışişleri Bakanlığı Doğu Dairesi’nde geçici katip) ve Bay Headlam-Morley’nin (Dışişleri Bakanlığı Tarih Danışmanı) hazır bulunduğu toplantı. Bay Childs’ın tutanağında (E 1179/5/44), ‘M. Franklin-Bouillon’un akıcı ve neredeyse mükemmel bir İngilizceyle verdiği uzun ve sık sık ateşli söylevinin’, ‘Müslüman Doğu’daki durum, Bolşevizm, Ankara Antlaşması, Antlaşmadaki kendi payı, Anadolu’daki Fransız politikası, Türk Milliyetçileri ve Anadolu ve Kilikya’daki koşullar’ konularını uzun uzadıya ele aldığı, Bay Franklin-Bouillon’un şöyle dediği bildirilmektedir: ‘Milliyetçi ordu yaklaşık 200.000 kişiden oluşuyor. Tüfekleri var, ancak çok az giysileri veya çizmeleri var. Önemli miktarda mühimmat birikmiş. İstanbul’daki mühimmat depolarından mermiler elde ediliyor; “uykulu İngiliz polisi tarafından korunuyor”. Rapor şöyle devam ediyordu: “Bu kaynaktan “buharlaşan” iki mermi sevkiyatının Milliyetçilere ulaştığını biliyordu; biri 8.000, diğeri 45.000 mermi. Bunlar Fransız vapurlarıyla taşınıyordu. M. Franklin-Bouillon kötü niyetle, Binbaşı Henry’nin İneboli’ye gittiğini ve bu depolardan çıkan ilk 8.000 mermiyi Milliyetçilere sattığını söyledi. M. Franklin-Bouillon, Fransız üniformalarının, silahlarının ve mühimmatının Milliyetçilere teslim edilmesini, aksi takdirde yeni jandarma teşkilatının paçavralar içinde olacağı ve Hristiyan halka eşkıya oldukları izlenimini vereceği gerekçesiyle haklı çıkardı. Fransızlar tedarik etmedikçe jandarmaya tüfek de verilmeyecekti. On adet olan uçaklar, ulaşım imkânlarından yoksun bir ülkede bilgileri hızla iletecekti. [14]
Bakın burası önemli. Burada İngiliz hükümetinin ve Harrington’un silah satımından bahsetmiyoruz. Anti-kemalist burayı asla istediği gibi yorumlayamaz. Bu net bir şekilde Henry’nin kendi operasyonudur. Ancak ifadeye bakarsanız şunu anlayacaksınız. Bu silahlar zaten bizim silahlarımız. Muhtemelen ele geçirdi bu silahları.
Peki gerçekten böyle mi oldu dersiniz. Meclis zabıt tutanaklarına bakalım şimdi de.
MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Ankara) — Hatırımda kaldığına göre İngilizlerin kabul ettikleri noktalar bizim Misakı Millî dâhilinde olduğundan hususatı saire hakkında General Harrington ile diğer Amiral ile görüştüm, İngiltere’ye bildirdim, henüz bir haber yok. Hariciye Vekâletimizin malûmatı bundan ibarettir ve binaenaleyh ben alenî şeyimde bu şayiatın, yani ismini vermeyerek şimdi göreceksiniz. İstanbul ve Avrupa ajansından deveran eden havadislerden Hariciye Vekâletinin hiçbir haberi resmî yoktur. Yani size Hariciye Vekili… Haber yoktur. Erkânı Harbiye’ye geliyor. Anglo İtalyano şirketi bahriyesiyle… (Telgraf okundu) (7880 artım sahra obüs cephanesini İnebolu’ya getirdim ilâ… Okundu) [15]
Anti-kemalist sadece bu kısmı gösteriyor. Burada alındığına dair herhangi bir ibare var mı? Hayır yok. Niye kendi kendine gelin güvey oluyorlar akıl sır ermiyor gerçekten. Burada alındığına dair hiçbir şey yok. Telgraf özet şeklinde yazılmış ve okundu bilgisi alınıyor.
Bir de Rıza Nur ne diyor ona bakalım.
Lâkin ihmal cihetine gelirse tümen tümen. Çok zaman ben burada mevcut değilim, yalnız betaet ve ihmal tümen tümen mevcuttur. Tekâsül Müdafaai Milliyede bütün dehşetiyle mevcuttur. Meselâ silâh meselesi silâh alınıyor. Silâhın bir kısmını biliyorsunuz ki, bedava aldık, Ruslar verdiler. Cephane bol bol verdiler. Cephane ve silâh tedarikinde bir aciz mutasavver değildir. Diğer taraftan satın almak için menba da vardır. İngiliz karargâhının kumandanının yaverleri; bilmem neleri, bol bol silâh satıyorlar. Kumandan da demek müşterektir. Yaveri bilmem nesi yaparsa, işittim ki yüzlerce mitralyöz ve binlerce tüfek satılıyor. Bizim Osmanlı mitralyözlerinden bile iki bin tane varmış. Ben Müdafaai Milliye Vekili olsaydım her şeyden evvel bunu satın alırdım. Bir tanesi yüz tane nefer demektir. Bunlarla teçhiz edilen kuvvetli bir ordu meydana getirirdim. Şimdi o adamlar teklif ediyorlar. Parayı veriniz, size istediğiniz noktada teslim edelim. Meselâ İnebolu’ya, güzelce İngiliz gemisiyle almışlar, çok zaman bunlarla uğraşmışlar. Son zamanda almışlar. Elli lira fazla idi, değildi diye sebep bunu göstermişler, almamışlar. Son zamanda sıkışınca yine alıyorlar. Evvelce bilmiyorum, bu sefer parasını vermiyorlar. Verdik diyorlar, bankaya gidiyorlar, bankada yok. Bir takım müşevveş işler. [16]
Rıza Nur, İnebolu’ya getirilen silahları satın almamışlar diyor. Ben olsam alırdım diyor. Açık ve net değil mi? Yani sorun şurda aslında PARASINI VERİP SATIN ALDIĞIN BİR ŞEY ARTIK SANA AİT BİRŞEY OLMUYOR MU? yani burada diyelim ki satın alındı. Parasıyla alıyorsun.
Bakalım Fevzi Paşa ne diyor?
NUSRET EFENDİ (Erzurum) — Biz, düşmandan bir şey almadık mı?
FEVZİ PAŞA (Devamla) — Biz düşmandan top almadık. Fakat birkaç muharebede düşmandan biz de bir kaç tüfek, bir kaç sandık cephane aldık; otomobil aldık ve onlar içinde birçok mühimmat aldık. [17]
Şimdi şuraya önem verelim. Fevzi paşa diyor ki; bir kaç muharebede düşmandan tüfek, birkaç sandık cephane aldık ve otomobil aldık diyor. Bunları İngilizlerden değil Fransız ve İtalyanlardan aldık. Zaten bahsedilen zaman aralığı; Henry’nin İnebolu da olması: Sakarya savaşından biraz önce. Yani Kütahya-Eskişehir ve diğer muharebeler sonuçlanmış. Yani zamansal olarak zaten Henry’nin getirdiği obüs mermileri satın almadığımız net görünüyor. Zaten Harrington kendi anılarında bu silah alışverişinden zerre bahsetmez. Bu konuya tekrar döneceğiz.
Şimdi biz Harrington-Mustafa Kemal paşa olayına geri dönelim.
İngiliz ordusundan terhis edilmiş olan Binbaşı Henry, bir İngiliz firması adına Kemalistlerden ayrıcalık hakları sağlamak ve İstanbul’daki İngiliz işgal gücü Başkomutanı Tümgeneral Sir Charles Harington’un buyruğuyla, Anadolu’daki İngiliz savaş tutsakları ve Mustafa Kemal’in amaçları konularında bilgi toplamak amacıyla, 10 Haziran’da Anadolu’ya gitmiş; onu, resmî olmayan bir İngiliz elçisi sanan Kemalist öğelerinden Refet [Bele] karşılamıştı. Bu yanılgıdan yararlanmaya çalışan Binbaşı Henry, Mustafa Kemal’le Harington’u bir konferans masasına getirmek için tüm ustalığını kullanmış; bu iki öndere ayrı ayrı başvurarak, ilk davranışın ötekinden geldiği izlenimini yaratmaya çalışmıştı. (DBFP XVII/1, s. 594-596: Paris görüşmeleri, 19.6.1921) Binbaşı Henry’nin bu planlı davranışı kimi gelişmelere ve Bağlaşıklar arasında yazışmalara yol açmış; sonunda, İngiltere Dışişleri Bakanlığı, yapılacak görüşmede temsil edilmek isteyen Fransızlarla İtalyanların iznini alarak, Harington’a, Mustafa Kemal’le görüşme yetkisi vermişti, (IDA, FO 371/6471/E 7266: İngiliz Kabinesi Tutanakları, Londra, 21.6.1921; a.g.k., belge E 7128; DBFP XVII/1, s.18-19: Curzon’dan Hardinge ve Buchanan’a gizli telgraflar, Londra, 22.6.1921; belge E 7288: Buchanan’dan Curzon’a gizli telgraf, Roma, 25.6.1921; E 7502; FO 371/6471/E 7199; DBFP XVII/1, s. 291-292: Hardinge’den Curzon’a gizli telgraf, Paris, 23 ve 30.6.1921; Cab.P. 51(21), 22-23.6.1921; Cab.P. 23/26: Montagu’den Curzon’a özel mektup, Londra, 23.6.1921; Robeck belgeleri, 6/27) Siyasal sorunları daha iyi bildiği sanılan İngiliz Yüksek Komiser vekili Frank Rattigan da Harington’la birlikte gidecek; her iki elçi, Mustafa Kemal’in söyleyeceklerini dinleyecek, ama onunla resmî görüşmelerde bulunmayacaktı, (DA, FO 371/6471/E 7656: İngiltere Savaş Bakanlığı’ndan Harington’a gizli telgraf, Londra, 2.7.1921; a.g.k., belge E 7622; DBFP XVII/1, 8.299-300: Curzon’dan Rattigan’a gizli telgraf, Londra, 6.7.1921,)
Bunun üzerine, Harington, 5 Temmuz’da Mustafa Kemal’e gönderdiği ve ona ‘Sayın Lord’ [Your Lordship] olarak hitap eden telgrafta, Mustafa Kemal’in kendisiyle [Harington’la] ‘bir asker olarak görüşmek istediğini Binbaşı Henry’den öğrenmiş olduğunu; onunla İnebolu veya İzmit’te Ajax’ adlı İngiliz savaş gemisinde görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti (IDA, FO 371/6471/E 7690: Harington’dan Mustafa Kemal’e telgraf, Istanbul, 5.7.1921; a.g.k., belge E 7713; DBFP, XVII/1, s. 296-297: Rattigan’dan Curzon’a gizli telgraf, İstanbul, 5.7.1921.) , Buna yanıt veren Mustafa Kemal, iki yan arasında bir görüşme yapılması önerisini kendisinin öne sürmediğine; bunun bilâkis General Harrington tarafından öne sürüldüğüne inandırılmış olduğuna değinmiş; bununla birlikte, Misak-ı Millî’yi önceden görüşme esası olarak kabullenirse, Harington’la görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti. (ÍDA, FO 371/6471/E 7728; DBFP XVII/1, s. 297-299: Rattigan’dan Curzon’a gizli telgraf, İstanbul, 5.7.1921. Mustafa Kemal’in yanıtı için bkz. FO 371/6471/E 7808; DBFP XVII/1, s.303-305: Rattigan’dan Curzon’a gizli telgraf, 7.7.1921.) Mustafa Kemal’in bu yanıtını ‘mantık dışı’ olarak niteleyen İngiliz Yüksek Komiser vekili Rattigan, İzzet Paşa ve İstanbul’daki Kemalist temsilcisi Hamit Bey’le görüşürken, ‘Kemalistler bu denli bir istemde bulunmak ile akıllarını oynatmış gibi görünüyorlar’ demiş (ÍDA, FO 371/6472/E 7866; DBFP XVII/1, s. 305-306: Rattigan’dan Curzon’a gizli telgraf, 8.7.1921.) ; 8 Temmuz’da Curzon’a gönderdiği gizli telgrafta, Ankara’nın vermiş olduğu yanıtın, tüm amaçlarını gerçekleştirmek dayancında olan Kemalistlerle herhangi bir uzlaşmaya varmanın ne denli olanaksız olduğunu ve Ankara’da ‘dizginlerin aşırı eğilimlilerin elinde bulunduğunu gösterdiğini’; Bağlaşıkların, her sorunda büsbütün teslimiyet göstermelerinden başka hiçbir şeyin Ankara’yı tatmin etmeyeceği gibi, İzzet Paşa’nın daha ılımlı bir siyaset uygulanması için yapmış olduğu önerilerin de başarı sağlamasının beklenemeyeceğine inandığını bildirmişti. [18]
Ey Anti-kemalist arkadaşım ne oluyor burada? Hani anlaşılmıştı. Ne diyor bunlar. Kemalistlerle anlaşamayız artık diyorlar. Hani Henry gibi ne idüğü belirsiz terhis edilmiş birinin peşinden giderseniz olacağı o. Silah aldık, anlaştık dersiniz. Palavra! Yok öyle bir şey. İngilizler savaşın sonuna kadar Yunanlıları desteklemeyi asla ve asla bırakmadılar ve Kemalistlerden yana olmadılar.
Ne diyorlar? Bizim gemimizde olacak görüşme başka yerde olamaz diyor. Sebep? Neyse bunu Yusuf Hikmet Bayur ifadelerinde yazacağım.
Şimdi gelelim bu Hilafet pazarlığı meselesine…
Öyleyse İnebolu görüşmeleri, biri Mustafa Kemal Paşa adına diğeri de General Harrington adına konuşabilecek iki kimse arasında yapılmıştı. Görüşmelerde neler konuşulduğuna gelince, bu konuda yalnız eski Binbaşı Mr. Stourton’un bir raporuna rastlayabildim. İngiliz Dışişleri arşivlerinde Binbaşı Henry’nin görüşmelerle ilgili bir raporu yok. Binbaşı Stourton, daha çok Refet Paşa’nın konuştuklarını etraflıca anlatmaktadır. Buna göre: İnebolu’da dış politikadan iç politikaya kadar birçok konudan söz edilmişti. Refet Paşa, Ankara Hükümeti’nin dış politikasını anlatmıştı. Ankara Hükümeti, Türk nüfus çoğunluğunun bulunduğu toprakların Türkiye sınırları içinde kalmasını istiyordu. Bunun için sonuna kadar savaşacak. Savaşabilecek durumdaydı. İyi teşkilatlı büyük bir ordu kurmuştu. Ordu iyi silahlanmıştı. Son olarak 600 top sağlanmıştı. «Anadolu’da dört cephane fabrikası vardı.» İzmir ve Trakya bölgeleri için Türkiye plebisit yapılmasını istiyordu. Çünkü plebisit sonucunun Türkiye lehinde olacağından emindi…
İnebolu’da Refet Paşa’nın İngilizlere anlattıkları bu görüşler, genel şeylerdi. Refet Paşa ayrıca, Ankara Hükümeti’nin Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Fransa ve İtalya’yla ilişkilerine, Hilafet konusuna, Orta Doğu sorunlarına kısa kısa değinmişti. Ama en çok İngiltere’yle ilişkiler konusu üzerinde durmuştu.
İngiliz Binbaşısı Stourton’un raporuna göre, Refet Paşa İnebolu’da, Ankara – Londra ilişkileriyle ilgili olarak özetle şunları söylemişti: Ankara Hükümeti, dış politikasının temeli olarak, İngiltere ile bir ittifak yapmayı düşünmekteydi. Ama bu konuda oyuna gelmeyi, kendisiyle oynanmasını istemiyordu. Önce İngiltere ile uyuşmaya varılmalıydı ve bu uyuşma gelip geçici değil, sağlam ve sürekli olmalıydı. Böyle bir uyuşma için Ankara’da yeteri kadar iyi niyet vardı. Ankara Hükümeti, Mezopotamya’yı yeniden işgal etmek arzusunda değildi. Boğazlar üzerinde Müttefiklerarası bir kontrolü kabul etmemeye kararlıydı ama bir Türk İngiliz ortak kontrolü üzerinde anlaşmaya varılabileceğini düşünüyordu. Sonra Ankara Hükümeti, Büyük Britanya İmparatorluğu’na karşı Panislamizm propagandasını kullanmak ve özellikle Hindistan işlerine karışmak, oradaki Müslümanları İngiltere’ye karşı kışkırtmak arzusunda değildi. Son zamanlarda Anadolu’da İngiltere aleyhinde bir propaganda görülmüştü, ama buna pek büyük önem vermemek gerekirdi. Çünkü Türk – Yunan cephesindeki duruma göre, askerin moralini yükseltmek için böyle propagandalara ihtiyaç duyuluyordu, ama bunlar gelip geçici şeylerdi…
O günlerde İngiltere’nin en çok üzerinde durduğu bir konu, esirler konusuydu. İngiltere, Ankara Hükümeti’nin elinde bulunan İngiliz esirlerini kurtarmaya büyük önem veriyordu. Bu esirlerin kurtarılmaları için İngiltere’de Hükümete baskı yapılıyordu. Londra Konferansı sırasında İngiltere’nin Bekir Sami Bey’le yaptığı tek anlaşma da esirlerle ilgiliydi. Malta’da bulunan Türk esirleri ya da sürgünleriyle Anadolu’daki İngiliz esirlerinin karşılıklı olarak serbest bırakılmaları için kısa bir anlaşma imzalanmış, ama bu anlaşma Ankara Hükümeti’nce onaylanıp yürürlüğe konmamıştı. General Harrington da İnebolu’ya yollanan Binbaşı Henry’ye bu konuda talimat vermiş ve Anadolu’daki İngiliz esirlerinin durumlarıyla ilgili bilgi toplamasını istemişti. Bunları göz önünde tutan Refet Paşa, İnebolu görüşmelerinde esirlerin değiş tokuşu konusuna da değinmiş ve bu konuda da İngilizleri yatıştırıcı sözler kullanmıştı. Söylediğine göre, yalnız esirlerin değiş tokuşuna ilişkin anlaşma olsaydı Ankara Hükümeti bunu onaylayıp uygulayacaktı. Ama Bekir Sami Bey, Londra’dan dönerken Paris ve Roma’ya da uğrayıp Fransa ve İtalya ile de birer anlaşma imzalamıştı. İngiltere’nin politikası iyice belli olmadan önce Fransa ve İtalya ile yapılan anlaşmaları onaylamak doğru görülmemişti. Bu nedenle Ankara Hükümeti, her üç anlaşmayı birden reddetmişti. Ayrıca İngiliz makamlarının Malta sürgünlerini serbest bırakmayı geciktirmeleri Ankara’da olumsuz yorumlanmıştı. Ama bütün bunlara rağmen bu konuda da uyuşmaya varılabilirdi, bu konuda da Ankara’da iyi niyet vardı.
Refet Paşa, İngilizleri yatıştırma amacı güden sözler söylüyordu. Ankara Hükümeti’ne karşı İngiltere’nin olumsuz ve sert tutumunu yumuşatmak istiyordu. İngilizlerin unutamadıkları, affedemedikleri bir nokta da Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında İngiltere’ye karşı savaşa girmiş olmasaydı. Refet Paşa bunu da, pek basitçe, şöyle anlatmıştı: Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken Türkiye, Rusya tehlikesini fark etmiş ve Fransa’ya başvurmuştu. Savaşın başlamasından altı ay önce Cevad Bey (Paşa) Paris’e gitmiş ve Fransa’ya işbirliği teklifinde bulunmuştu. Ama Fransa, Rusya’yla müttefik olduğu-nu ve müttefikinin rızası olmadan Türkiye’nin teklifini kabul edemeyeceğini bildirmişti. Onun üzerine Cevad Bey (Paşa) Petersburg’a yollanmıştı. Ama orada Türkiye’nin teklifi düpedüz reddedilmişti. Bu bakımdan Türkiye’nin Almanya’yla anlaşmasından başka çıkar yol kalmamıştı. [19]
Görüldüğü üzere herhangi bir veri olarak kabul edilemeyecek kadar anti-resmiyet ifadeler. Sohbet havasında geçen muhabbet gibi görünüyor. İzmirin plebisit ifadesi bile bunun geyik olduğunu ispatlıyor. Panislamism hilafet demek değil zaten. Kaldı ki İngilizlerin hilafetle hiçbir derdi yok.
Andrew Ryan: ‘Kemalistler, İngiltere’ye karşı düşmandırlar; Fransızları oyalıyorlar; İtalyanları ise dikkate almıyorlar. Bolşeviklerin yardımıyla Yunanlıları yenerlerse daha da inatçı olacaklardır. Onların dileklerine boyun eğmeyeceksek, onlara karşı önlem almamız gerekecektir. Ancak, askerî açıdan bu olanaksızsa, o zaman, Ulusçular tarafından yenilgiye uğratılmış olduğumuzu kabullenmeliyiz. Öte yandan, Kemalizmi yıkmak kararını alırsak, bunu, ancak Fransızlarla anlaşarak birleşmekle yapabiliriz. Kemalistlerle Fransızlar, Bekir Sami – Briand anlaşmasına karşı tutumlarını sürdürürlerse, Fransızlarla anlaşmaya varmak güç olmayacaktır. İtalyanlar, Bağlaşıklar’a karşı Kemalistlere o denli bağlanmışlardır ki, onları ne kadar erken elimine edersek o kadar iyi olacaktır. Yunanlılarla da işbirliği yapmalıyız, ama onların amaçlarını gerçekleştirmek için değil, Anadolu ve Trakya’daki işgallerine, bizim zararımıza en az reaksiyonla son vermek içindir. Ulusçuları yüreklendirmeyecek ve gelecekteki Türkiye’de kalacak olan azınlıkları kurban etmeyecek biçimde Yunanlılardan kurtulmalıyız. Amacımız, Kemalist şövenizmini yıkmak ve Padişahın önderliğinde, uzlaşıcı, ama oldukça küçültülmüş bir Türkiye kurmak olmalıdır.
Ancak, Ryan, Yunan hayranı Lloyd George İngiltere’de erkte kaldığı sürece, bu denli bir siyasanın İngiliz açısından olanaksız olacağına değinmemişti. [20]
Şimdi bir de cımbızladıkları Yusuf Hikmet Bayur’u yazalım.
13 Haziran 1921 de bir motörle İnebolu’ya Hanri ve Şturton isminde iki İngiliz binbaşısı gelir. Bunlar İstanbuldaki itilaf orduları Başkumandanı İngiliz generali «Harrington>>> un yakınlarındandırlar. Beraberlerinde bize teslim edilmek üzere bir miktar cephane getirmişler ve bu gibi sevkiyata adamları vasıtasıyla devam edeceklerini söylemişlerdir. [21]
Bu kadar! Anti-kemalist bu sayfayı getirir önüne koyar. İşte bu kadar onların işi. Sonrası sana kalmış. Bakalım Bayur sayfaların geri kalanında neyden bahsediyor.
Bundan maada bu iki binbaşı, general Harrington tarafından gönderildiklerini ve Mustafa Kemal Paşaya mühim tebligatta bulunacaklarını bildirdiklerinden o sırada İneboluda bulunan Refet Paşa kendileri ile görüşmüştür. Mükâlemede, Mustafa Kemal Paşa İneboludan bir torpido ile İstanbul’a gelip doğruca Boğaziçinde general Harringtonun yalısına inmesini ve kimse tarafından hissedilmeksizin sulh esasları üzerinde onunla anlaşmasını işbu başkumandan namına teklif etmişler, İngiltere’nin Türkiye’nin tam istiklâlini kabul ettiğini ve İngiliz müdahelesi sayesinde Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ifade ve ayni zamanda esirlerin mübadelesi meselesini mevzuu bahsetmişlerdir. Bundan maada binbaşı Hanri general Harrington’a bir mektup yazıp onun imzalı bir suretini bize bırakmıştır, bu mektupta yukarda mezkûr meseleleri Türklerle görüşmüş olduğunu kumandanına bildirmektedir.
Yunanlıların en büyük istinatgahı olan İngiltere ordusuna mensup iki zabitin bize cephane getirmesinin husule getirdiği hayreti bu zatların garip teklifleri bir kat daha arttırmıştır; bunların bu işi âmirlerinin hiç haberi olmadan yapmaları ihtimali tabiî yoktur. İlk bakışta mesela bir kaç cephane sandığı mukabilinde Türk milletinin başını esir etmeye matuf gülünç bir teşebbüsten ibaret addedilebilirdi.
Bu zabitlere cevaben Mustafa Kemal’in meclise vermiş olduğu söz dolayısıyla işgal altında bulunan İstanbula gitmeyeceği ve general Harrington İneboluya gelip Refet Paşa ile görüşürse pek faydalı olacağı ve bütün Türk esirlerile bütün İngiliz esirlerini değiştirmeye hazır olduğumuz kendilerine bildirilmiş ve iki binbaşı İstanbula dönmüştür. Vukuatın tarih sırasıyla zikri bu meseleyi daha iyi aydınlatacağı için askerleri bırakıp diplomatların faaliyetine geçeceğiz.
İstanbuldaki itilaf memurlar ile milli hükümet arasında mutavassıtlık eden Hilâliahmer ikinci reisi Hamit Bey’den 18 Haziran tarihli bir telgraf alımmıştır. Bundan İstanbul’daki en büyük İngiliz makamı namına resmî sıfatı haiz bir zatın kendisine müracaat edip İngilizlerin çabuk sulha varmak için müzakereye hazır olduklarını ve Mustafa Kemal Paşa hazretlerine derhal münasebata girişmek istediklerini ve seri bir cevap beklediklerini ve bu hususta delâlette bulunmayı kendisinden rica ettiklerini söylediğini Hamit Bey bildirmiştir.
Bu müracaatı hummalı Yunan hazırlıklarını örtmek için bizi sulh ümidine düşürmeye matuf ve askerlerin teşebbüsüne muvazi bir hareket addetmemek imkânı yoktur. [22]
Yunanlıların en büyük istinatgahı olan İngiltere ordusuna mensup iki zabitin bize cephane getirmesinin husule getirdiği hayreti bu zatların garip teklifleri bir kat daha arttırmıştır; bunların bu işi âmirlerinin hiç haberi olmadan yapmaları ihtimali tabiî yoktur. İlk bakışta mesela bir kaç cephane sandığı mukabilinde Türk milletinin başını esir etmeye matuf gülünç bir teşebbüsten ibaret addedilebilirdi.
Bu ifadede Bayur, böyle bir girişimin olamayacağını hayret ifadesiyle açıklarken aslında Henry’nin ordudan terhis edilmiş bir ticaret erbabı olduğunu söylemez. Bu yüzden ifade sorunlu görünüyor bizim açımızdan. Ancak bahsetmek istediği şey aslında o silahların tarafımıza geçtiğini söylemez.
Bayur şöyle devam eder:
Hamit Beye cevaben derhal müzakereye hazır olduğumuz bildirilmiştir.
5 Temmuzda yani Yunan taarruzundan 5 gün evvel askerler malúm tarzdaki teşebbüslerini tazelemişlerdir. Filhakika işbu tarihte Zonguldağa gelen bir İngiliz torpidosu General Harringtonun Mustafa Kemal’e sureti aşağıda dercedilmiş bir mektubunu getirmiştir.
Binbaşı Hanri vasıtasıyla aldığım habere nazaran zatı âlileri bana bir askerin bir askerle görüşmesi kabilinden bazı mütaleat dermeyan etmek arzusunda bulunuyorsunuz. Böyle olduğu takdirde zatı âlilerince muvafık görülecek bir günde İneboluda veyahut İzmitte zatı âlilerine mülâki olmak üzere Ajaks zırhlısıyla azimet için Britanya hükümeti tarafından mezuniyeti haiz bulunuyorum. Arzu buyurulduğu takdirde vaziyet hakkında son derece vazih ve serbest bir surette teatii efkår eylemeye hazırım. Mütaleatınızı dinlemeye ve bunları berayı tetkik İngiliz hükümetine bildirmeye mezunum. İngiltere hükümeti namına ne icrayı müzakere ve ne de mükâleme için hiçbir sıfatı resmiyeyi haiz değilim. Mülakatın İngiliz zırhlısında vukuu lazımdır, zırhlıda zatı âlileri kendilerine lâyık bir tarzda kabul edilecektir. Karaya avdetlerine kadar hürriyeti kamileyi haiz bulunacaklardır. Bu suret kabul edildiği takdirde zatı âlilerine muvafık gelecek tarih ve saatin lütfen tayinini rica ederim.
Tercümesi derhal telgrafla Ankaraya bildirilen bu acayip mektuba
Mustafa Kemal ayni tarihle şu cevabı vermiştir:
Zonguldağa göndermiş olduğunuz mektubun tercümesini bugün Ankaraya bildirdiler. Aramızda vaki olacak mükâlematın bir suitefehhüm üzerine müesses olmaması için atideki husus üzerine dikkatinizi celbe mecburum. 13 Haziran tarihinde binbaşı Hanri ve rüfekası İneboluya gelerek zâtı âlilerinin, binbaşı Hanri tarafından Refet Paşa’ya teklif edilmiş olan esaslar üzerine, benimle görüşmek arzu ettiğini beyan etmişlerdi; nitekim bu cihetler binbaşı Hanri tarafından size hitaben yazılıp bir sureti tarafından mümzi olarak bize bırakılmış olan mektupta beyan edilmiştir. Aramızda başlayan doğrudan doğruya muharebenin mukaddimesi bundan ibarettir.
Metalibi milliyemiz zatı âlilerince malûmdur. Milli topraklarımızın düşmanlardan tamamile istihlâsı; hududu milliyemiz dahilinde siyasi, mali, iktisadi, askerî, adli, harsi istiklâli tammımız esası kabul edildiği takdirde müzakerata girmeye amade olduğumuzu beyan ederim.
Binbaşı Hanri tarafından size izah, edilen esbaba binaen müzakeratın zatı âli-lerine fevkalåde hüsnü kabul gösterilecek olan İnebolu kasabasında ve karada vaki olması tarafımızdan muvafık görülmüştür. Bu noktai nazarda aramızda mütabakatı efkâr olup olmadığını tasrih edecek cevabınıza intizar ediyorum. Maksadı âliniz sadece vaziyet hakkında teatii efkår ise bunun için rüfekamızdan birini memur edebiliriz.
İngiliz asker ve diplomatlarının garip teşebbüslerinin sonuncusu budur. Bu suretle takip edilen başlıca gayenin Yunan taarruzu hazırlıkları hummalı bir faaliyetle ilerlerken bizi sulh düşünce ve ümitlerile oyalamakla beraber İngilizlerin bir devlet reisi ve milli lider olan Mustafa Kemal’in bir ordu kumandanının nezdine, bir harp gemisine, gideceğini ve orada her ne şekilde ve her ne bahane olursa olsun alıkonulmak tehlikesine kendinin maruz bırakacağını, zan ve ümit edecek kadar Türkleri tanımadıklarını tahmin etmek belki mübalâğalı olur. [23]
Özet olarak şunları söyleyebiliriz ki: Bayur’da Silah alındığını söylemez. Silah getirmişler demek silah alındı demek değildir. Dahası bunun bir oyuna getirme oyunu olduğunu söyler. Ve Mustafa Kemal’i çağırdıkları Ajax zırhlısında onu muhtemelen tutuklayacaklarını söyler. Ki başka bir çıkarım asla çıkarılamaz.
Çünkü yazımızda net olarak söylediğimiz gibi: İngilizler 10 Ağustos’a kadar Özel şirketlerin silah satım olayını tarafsızlık politikası gereğince askıya almışlardır. Peki 10 Ağustos’ta ne oluyor peki.
Kütahya Eskişehir Savaşlarından sonra dahi Harington ve İngiliz Savaş Bakanlığı tarafsızlığa ilişkin kararın Yunanistan’a da objektif bir şekilde uygulanmasına dair görüşlerini değiştirmedi. Fakat Yunan galibiyetiyle umutlanan İngiliz Yüksek Komiser Vekili Rattigan, İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve Hükûmeti, Savaş Bakanlığı’nın uyarılarına kulak asmayarak tarafsız bölgede Yunanistan’a avantaj sağlayan statükoyu korumaya karar verdiler. İngiliz Hükümeti sadece bununla kalmadı. Kütahya-Eskişehir Savaşı’ndan yaklaşık bir ay sonra Sakarya Savaşı’ndan iki hafta kadar önce (10 Ağustos 1921 tarihinde) L. George’un önerisiyle Yüksek Konsey Türk-Yunan Savaşı’nda tarafsızlığa ilişkin kararı gözden geçirdi ve özel şirketlerin, muhasım devletlere askerî malzeme satışına izin verdi . Böylelikle Yunanistan ve Türkiye’nin özel şirketlerden askerî malzeme almasının önü açıldı. Kararın Yunanistan’ın askerî malzeme tedarik etmesi için alındığı gayet açıktı. Zaten Curzon Yunanistan için bu düzenlemeyi yaptıklarını daha sonradan itiraf edecekti. (Curzon, Gounaris, Baltazzis ve Rangabé arasında 27 Ekim 1921 tarihinde yapılan birinci toplantı tutanağı, saat 12.00, FO, 406/48, No. 13.) [24]
Çok açık Yunanistan’ın silah alımı için gevşetilmiş bir karar. Curzon bunu kendi itiraf ediyor. Çünkü Yunanistan’ın baskısına karşı alınmış bir karar. Tarafsız olmaları için. Ancak bu tarihten önce asla askeri malzeme satışı yok ve bu konuda netler. Bu yüzden silah satmaları mümkün görünmüyor.
Zira: Maliye vekili Hasan Bey, bakın 29 Ekim (aylar sonra) 1921 içtimasında ne diyor.
Bilhassa bizim ordumuzun teçhizini İngiltere gibi bir devlet arzu etmediğinden elinden gelen vasıtalarla mâni oluyor. [25]
Açık bir şekilde İngiltere’den silah almadığımızı beyan etmektedir. Daha ne diyelim biz.
Bütün her şey bir spekülasyondan ibarettir. Birde Henry ile Refet Paşa görüşmesi bir defa da olmuyor. İkinci görüşmeye bakalım birde.
4 Subaydan oluşan bir İngiliz Misyonu’nun Ankara’ya gönderildiği yönündeki bir söylentiyi destekleyecek şekilde tasarlanmış olmasıydı. Bu söylentinin kaynağı, Binbaşı HENRY’nin; Yaz başında General HARINGTON ile MUSTAFA KEMAL Paşa arasında yapılması planlanan görüşmede rol oynayan terhis edilmiş bir subay, anladığım kadarıyla birkaç gün önce İngiliz ordusundan diğer eski subaylarla birlikte İstanbul’dan İnebolu’ya hareket etti. Binbaşı HENRY’nin yolculuğunun tam olarak amacını bilmiyorum. Sanırım ilgilendiği ticari girişimlerle ilgili. Kesinlikle benim veya General HARINGTON adına Kemalistlerle konuşma yetkisi yok.
Ancak Binbaşı HENRY ve arkadaşlarının yolculuğu, özellikle “ILERI”de yayınlananlar gibi ifadelerle birlikte ele alındığında yanlış bir izlenim yaratacak şekilde tasarlandığından, bir bildiri yayınlamaya karar verdim ve bir kopyasını ekte sunmaktan onur duyuyorum. Majesteleri Hükümeti’nin Kemalistlerle ayrı müzakereler yürüttüğü fikrini ortadan kaldıracak bir açıklama için şu anın daha uygun olduğunu düşündüm. Zira İtalyan meslektaşım, Fransız-Kemalist anlaşmasının yayınlanmasına onay vermişti. Milliyetçi propaganda, İtalyan Hükümeti’nin Ankara Hükümeti ile benzer bir anlaşma imzalamak üzere olduğunu ve Majesteleri Hükümeti’nin de aynı şeyi yapmasının beklenebileceğini ileri sürüyor. Benim çabalarım, Majesteleri Hükümeti’nin Doğu’da genel bir çözümü hızlandırmak için çok istekli olduğunu ve Ankara’nın bakış açısının dikkate alınması gerektiğini kabul ettiğini, ancak Kemalist Hükümet ile ayrı müzakerelere girme niyetinde olmadığını açıkça ortaya koymaya yönelikti. [26]
Rumbold’un Curzon’a söylediği ifade çok net. Henry hakkında görüşmenin hiçbir resmiyeti yok. Hani aylar önce 13 Haziran 1921’de Kemalistlerle anlaşmıştık. Ne oluyor peki…
Harrington ne diyor peki.
Burada, beni Ankara ile bazı sözde müzakerelere bulaştırmak amacıyla çok aktif bir propaganda yürütülüyor; sanırım bunları sizin bilginize sunmalıyım.
İngiltere’deyken Kabine toplantılarına katıldığım, Sultan’a evi için teşekkür etmek üzere özel ziyaretim ve eski Binbaşı Henry ve diğer bazı iş adamlarının Rafet ile görüşmek üzere iş için İnebolu’ya gittikleri gerçeği, Türklerle müzakere etmek üzere baş kötü adam olarak gösterildiğim derin bir İngiliz komplosuna yorumlandı.
Gerçek şu ki, benim tarafımdan hiçbir eylemde bulunulmadı; bana ait olmayan bir işe bulaşma gibi bir isteğim veya niyetim de yok.
Bölüm 2.
Hem Londra’da hem de buraya döndüğümden beri eski Binbaşı Henry’yi görmeyi sürekli reddettim ve İnebolu’ya gideceğinden tamamen habersizdim çünkü daha bir gün önce, Londra’ya gitmeden önce bana veda etmek için izin istemişti; Londra için ranzasını ve pasaportunu almıştı. O gece Rafet’ten bir mektup aldıktan sonra seyahatini iptal ettiği bildiriliyor. Benim adımın kendisi ve arkadaşları tarafından ticari çıkarları için kullanılması mümkün, ancak tamamen benim yetkim olmadan. Sözde bir İngiliz Misyonu hikâyeleri tamamen uydurmadır.
Bir ara ofisim, eski Binbaşı Henry’den Anadolu’ya gitmek için kolaylıklar talep eden bir başvuru aldı ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bir mektup alması gerektiğini bildirdi.
Son bölüm.
Londra pasaportu, kendisine sağlanan tek kolaylıktı.
İngiliz Yüksek Komiserliği’ne iş olanakları sağlamak için beş kez başvurduğunu, ancak başarısız olduğunu ve ardından Fransız şirketine katıldığını belirtti.
Boğaz’da üç gün boyunca hava şartlarına bağlı olarak bekleyen bir İtalyan vapuru, partiyi taşıdı.
Resmi bir görev olmaktan çok uzak olan bu vapur, Anadolu’ya gidecek birilerinin olup olmadığından son ana kadar habersizdim ve Londra planlarının iptal edildiği gerçeği ortaya çıkar çıkmaz… [27]
Bu sefer Henry denen şahıs topa tutuluyor. Ne diyorsun Harrington. Tezlerimizi çürütüyorsun. Biz Ulusçularla anlaştığınızı düşünüyorduk.
Binbaşı J. Douglas Henry ile Ankara Milliyetçi Hükümeti Milli Savunma Bakanı General Refet Paşa arasında 27 Kasım – 5 Aralık 1921 tarihleri arasında İnebolu’da yapılan görüşmelerin İngiliz Sözlü Raporu.
Binbaşı Henry’nin Haziran ayındaki ilk toplantının talihsiz bir şekilde sona ermesine ilişkin açıklaması. General, bunun elçilik entrikaları ve General Harrington’a karşı duyduğu kıskançlıktan kaynaklandığının farkındaydı. Binbaşı Henry’nin kendisine olan sadakatinin mutlak olduğunu ve yaşananlar için kendisini suçlayamayacağını biliyordu. Ancak, kendisine daha fazla destek verilmemiş olmasından üzüntü duyuyordu.
General daha sonra kendisinden bir açıklama beklendiğini söyledi. Haziran ayında Binbaşı Henry ile görüştüğümüzde, o sadece Inebolu’da izinli bir ordu komutanıydı ve hiçbir zaman siyasete veya diplomasiye bulaşmamıştı. Binbaşı Henry ile görüşüp iki ülke arasındaki meseleleri çözmenin en iyi yolu hakkındaki görüşlerini dinledikten sonra, prensipte her iki ülke için de nihai faydadan başka bir şey ifade etmeyen bir programı başarıyla sonuçlandırması için Henry’ye mümkün olan her türlü desteği vermenin görevi olduğuna ikna oldu. Bu nedenle ordu komutanlığından feragat etmiş ve açıklama, tartışma, baskı ve muazzam miktarda enerji harcayarak, Kabine Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı gibi mümkün olan en önemli Kabine pozisyonlarını kendi eline almıştı. Binbaşı Henry’nin kararlaştırılan plana İngiliz desteğini getirememesi nedeniyle, Ankara’daki pozisyonunu korumak için biraz güç gerektirecek bir hale gelmişti. Ülkelerimizin gerçekten hayati önem taşıyan birçok ortak çıkarı olduğuna hâlâ inanıyordu; devlet adamları bu gerçeği fark ettiğinde aralarında bir anlaşmaya varmak apaçık ve kaçınılmaz olduğu için kolay olacaktı. Bu anlayış, yalnızca kağıt üzerinde yazılıp imzalanan bir dizi paragraftan ibaret olmayacaktı. Bundan çok daha hayati ve derin bir şey olacaktı. Ankara Hükümeti (ki bu gerçek Türkiye’ydi) ile İngiltere arasında ayrı ve gerçek bir anlayış politikası, o dönemde vatandaşları arasında pek popüler değildi ve bunun sorumlusu kesinlikle İngiliz politikasıydı; öte yandan, Türkiye’de İngilizlere karşı geleneksel dostluk ve saygı duyguları henüz ölmemişti, Türklere karşı o kadar çok ciddi politika hatası yapmamıştık ki, eski dostluğumuzun bir göstergesi bizi eskisi kadar, hatta daha da popüler hale getirmeyecekti. Bu, onun bunu gerçekleştirme konusundaki samimi arzusunun bir kanıtıydı. [28]
Sonuç:
Anti-kemalistin iddiasını bu yazımızda açık ifadelerle çürütmüş olduk. Ulusçuların hiçbir zaman kurtuluş savaşında İngilizlerle işbirliği yaptığı iddiası doğru değildir. Kaldı ki silah satın alarak birilerine hizmet etmiş hiç olmuyorsun. Diğer yandan yazımızda zabıt tutanak ifadeleriyle gördük ki aslında Henry’nin getirdiği kişisel silahların satın aldığımız doğru değildir. Doğru olsa bile para ile satın alma işlemi gerçekleştiği için bunun yine İngiliz işbirlikçisi olduğumuzu ispatlamaz. Öte yandan zaten biz ruslardan, italyanlardan ve fransızlardan haddinden fazla silah malzemesi almıştık. Ama kalkıpta bize rus uşağı demiyorlar. Çünkü o işlerine yaramıyor. İngiltere gibi bir batı gücünün ulusçularla işbirliği yapması onların din tezgahlı politikalarına daha çok hizmet etmektedir.
Ancak görüldüğü gibi böyle bir şeyin olmadığı çok açıktır.
REFERANSLAR:
1- Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2021, s. 226, Ref: Aylin Hacıhanifoğlu, “Milli Mücadele’nin İngiliz Basınındaki Yankıları (1919-1922), s. 128
2- Salahi R. Sonyel, Yeni Belgelerle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt: 2, s.1025-1026, Ref: İDA, FO 371/6466/E 3819: İngiliz Genel Karargâhı’ndan Askerî İstihbarat Şefi’ne gizli telgraf, İstanbul, 5.3.1921; ilişikte, Ahmet Muhtar’ın 3.3.1921’de Bekir Sa-mi’ye Ankara’dan gönderdiği gizli telgrafın sureti.
3- Salahi R. Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı Ve Dış Politika, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2003, Cilt: 2, 3. Baskı, s. 140, Ref: Efimeris 14.4.1921, s. 376. Milletvekili P. Kurtidis’in Yunan Millet Meclisinde yaptığı konuşma.
4- Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı Ve Dış Politik, a.g.e, s. 142
5- Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı Ve Dış Politik, a.g.e, s. 143
6- Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, s. 231-232
7- Ömer Kürkçüoğlu, Mondros’tan Musul’a Türk-İngiliz İlişkileri, İmaj Yayınevi, Ankara, Ekim, 2006, s. 217-218
8- Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, s. 237-238
9- Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, s. 238-239
10- Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, s. 242-243
11- Türk İstiklal Harbi İdari Faaliyetler, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Ankara, 1975, Cilt:7, s. 102-112
12- Türk İstiklal Harbi İdari Faaliyetler, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, Ankara, 1975, Cilt:7, s. 131-133
13- Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e, Milliyet yayınları Tarih dizisi, syf: 76, Ref: F.O. 371/6471 Harington’dan War Office. Şifre tel. İstanbul, 7.7.1921, No. 543., ayrıca bkz: Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, s. 252
14– Documents on foreign policy 1919-1939, s1, vol 17, sayfa 597
15- TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1985, 1. Baskı, s. 94
16- TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1985, 1. Baskı, s. 136
17- TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1985, 1. Baskı, s. 102
18- Salahi R. Sonyel, Yeni Belgelerle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, s. 1220-1222
19– Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgeleri ile Sakarya’dan İzmir’e, Milliyet yayınları Tarih dizisi, syf: 78-80
20- Salahi R. Sonyel, Yeni Belgelerle Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, Cilt: 2, s. 1210-1211, Ref: İDA, FO 371/6471/E 6786: Rattigan’dan Curzon’a yazı, İstanbul, 8.6.1921; Ryan raporu
21- Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1942, s. 95
22- Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1942, s. 95-96
23- Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1942, s. 97-98
24- Abdurrahman Bozkurt, İngiliz Perspektifinden Türkiye ve Milli Hareketi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2021, s. 264-265
25- TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1985, 1. Baskı, s. 399
26- Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000, 2. Baskı, s. 90, Belge No: 43, Sir Rumbold to the Marquess Curzon of London, FO. 371/6536/E. 13326
27- Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000, 2. Baskı, s. 94, Belge No: 46, General Harrington, Constantinople, To War Office, FO. 371/6537
28- Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000, 2. Baskı, s. 95, Belge No: 47, British Verbatim Report of Interviews between Major J. Douglas Henry and General Raffet Pasha, Minister of National Defence, Angora Nationalist Government, at Ineboli, which took place from November 27 to December 5, 1921