Atatürk masondur iftirasına cevap

Mustafa Kemal Atatürk Mason muydu?

Bugün sizlere Mustafa Kemal Atatürk üzerine yakıştırılmak istenen bir konuyu; Atatürk mason muydu? sorusunu ele alarak açıklık getireceğiz. Makalemiz çeşitli Atatürk düşmanı kanallarına cevap çerçevesinde dönecektir. Bu çevrelerin yıllardır tekrarladığı iddialar, çoğu zaman tarihsel belgeden yoksun olup, birçoğu tek bir kaynağın dahi doğrulamadığı söylentilerden ibarettir. Dolayısıyla bu çalışma, belgeleri merkeze alan bir yöntemle, iddiaların dayandığı zeminleri inceleyecek ve Atatürk’ün hayatı boyunca yürüttüğü resmî faaliyetler, düşünsel çizgisi ve mali kayıtları üzerinden meselenin hakikatini ortaya koyacaktır.

Bu iddiaların hedefinde yalnızca Atatürk’ün kişisel kimliği değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu ilkeleri bulunmaktadır. Tarihsel gerçeklikten kopuk söylemlerin amacı; Cumhuriyet’in laik, ulusal ve bağımsızlıkçı karakterini zedelemek, Atatürk’ün şahsiyetini tartışmalı bir alana çekerek toplumdaki güveni sarsmaktır. Bu nedenle meseleye yalnızca bir “iddia” olarak değil, tarihî manipülasyonun bir unsuru olarak yaklaşmak gerekir. Çalışmada bu manipülasyonların kaynağı, kullanılan argümanların ne derece geçersiz olduğu ve Atatürk’ün yaşamındaki somut belgelerin meseleyi nasıl aydınlattığı sistematik biçimde ortaya konacaktır.

Makalemizin ana ekseni Tamer Ayan’ın Atatürk ve Masonluk adlı kitabına cevap niteliği olacaktır. Çünkü bu kitabın içinde öne sürülen her iddia, doğruluğu sınanmamış olmasına (zaten kendisi de yorum bazlı ilerliyor ve kabul ettiği gibi belgenin olmadığını söylüyor) rağmen, diğer kanalları otomatikman beslemekte; böylece aynı söylem, birbirini tekrar eden ve birbirinden beslenen kapalı bir döngü hâline gelmektedir. Bu nedenle söz konusu kitabın iddialarını merkeze almak, yalnızca tek bir eseri eleştirmek değildir; aynı zamanda bu iddiaların çevrimiçi platformlarda yıllardır nasıl dolaşıma sokulduğunu, hangi manipülatif yöntemlerle genişletildiğini ve toplumda nasıl bir bilgi kirliliği oluşturduğunu da incelemek anlamına gelmektedir.

Bu çerçevede makalemizin amacı, Tamer Ayan’ın sunduğu bilgi ve yorumları doğrudan kaynaklarıyla karşılaştırmak, metnin dayandığı gösterilen belgelerin varlığını, tutarlılığını ve tarihsel geçerliliğini sınamaktır. Çünkü eleştirel gözle bakıldığında, kitapta yer alan birçok iddianın tarihsel belgesinin olmadığını, bazı ifadelerin yanlış yorumlandığı veya bağlamından koparıldığı görülmektedir. Dolayısıyla çalışmamız, Ayan’ın anlatısını yeniden üretmek yerine, bu anlatının neye dayandığını; hangi noktada hakikatle ilişkisinin koptuğunu; hangi belgelerin ise Atatürk’ün masonlukla ilişkilendirilmesini açık biçimde çürüttüğünü ortaya koyarak, tartışmayı bilimsel zemine oturtmayı hedeflemektedir.

Şimdi Atatürk düşmanı Mustafa Armağan’ın bir alıntısıyla başlayalım yazımıza.

“Masonluğun yasaklanması Atatürk’ün Masonluğa özel bir husumeti olduğunu göstermediği gibi, gençliğinde bir vesileyle Masonluğa girmiş olması da onun Mason olduğunu göstermez.” [1]

Mustafa Armağan burada açık bir şeyi söyler aslında: Atatürk’ün mason olup olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla İslamcı çerçeve için makale aslında burada biter ama biz devam ettireceğiz tabii ki.

Mustafa Armağan’ın bu cümlesi, ilk bakışta tarafsız bir tespit gibi görünse de, Atatürk’e yönelik yıllardır sürdürülen maksatlı tartışmaların zeminini yeniden üretir. Çünkü burada söylenen, gerçekte tartışmayı kapatmak yerine açık uçlu bırakan, Atatürk’ün gençliğinde masonluğa “girmiş olabileceği” ihtimalini diri tutan bir retoriktir. Oysa tarihsel belgeler incelendiğinde, Atatürk’ün herhangi bir mason locasına kaydolduğunu, mason ayinlerine katıldığını veya masonluğun gerektirdiği yemin ve ritüellere iştirak ettiğini gösteren tek bir birincil kaynak yoktur. Bu konudaki tüm iddialar, dönemin siyasi tartışmalarından beslenen veya sonradan üretilmiş söylentilere dayanır. Dolayısıyla Armağan’ın yorumu, gerçekte hiçbir belgenin desteklemediği bir “olasılığı” bilinçli biçimde ayakta tutarak, Atatürk’ü tartışmalı bir alana çekmeyi amaçlayan klasik bir anti-Kemalist yöntemdir.

Ayrıca masonluğun 1935’te faaliyetlerini durdurması, Atatürk’ün kişisel tercihiyle yürütülmüş bir “yasaklama” değil, dönemin siyasal atmosferi gereği İçişleri Bakanlığı’nın aldığı idari bir tedbirdir. Mason localarının kendilerini feshetmesi ise zaten bizzat masonların aldığı bir karardır; Atatürk’ün burada bir husumet gütmesi veya bir hesaplaşma yürütmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla Armağan’ın ifadeleri, hem Atatürk’e bir “gençlik masonluğu” iması yerleştirip hem de onu masonluğun kapatılması süreciyle ilişkilendirerek çelişkili bir anlatı oluşturmaktadır. Tarihsel gerçeklik ise nettir: Atatürk’ün mason olduğuna dair hiçbir belge yoktur; buna karşılık, devlet yönetiminde izlediği laik ve ulusal egemenlik temelli çizgi, masonluk gibi kapalı cemiyetlere bağlılığı zaten mümkün kılmayacak kadar açık ve şeffaftır. Bu nedenle Armağan’ın değerlendirmesi, bilimsel bir zemine değil, Atatürk’ü sürekli tartışma konusu hâline getirmeyi amaçlayan ideolojik bir çarpıtmaya dayanmaktadır.

Şimdi iddialara başlayalım. Yazımızın başında söylediğimiz gibi tüm iddiaların bir kitapta toplandığı Tamer Ayan’ın Atatürk ve Masonluk kitabına cevap niteliğinde bir makale olacağını unutmayalım. 

Tamer Ayan şöyle diyor: 

“Atatürk’ün Mason olup olmadığı meselesi, elde yeterli ve somut kanıt olmadığı için, henüz masonik anlamda açıklığa kavuşamamış olduğundan, Türk Masonları tarafından konuya duyulan büyük ilgi haklıdır. Atatürk’ün Masonluğunun kanıtlanması, Masonluk için büyük bir iftihar vesilesi olmasının yanında, antima-sonik cephenin aydın kanadından çoğunun Masonluğa bakış açısını değiştirecektir.” [2]

Bu hezeyan dolu ifadeler aslında şunu açıkça gösteriyor: Tamer Ayan, Atatürk’ün masonluğunu kanıtlayacak hiçbir somut belge bulunmadığını kendisi de kabul etmekte, fakat buna rağmen eksikliği “yorum” ile kapatmaya çalışmaktadır. Yani ortada bir iddianın kanıtlanması için gereken arşiv, kayıt, üyelik defteri, locaya kabul tutanağı veya ritüel katılım belgesi gibi temel veriler yoktur; fakat Ayan, bu yokluğu bir tür “karanlık alan” gibi göstererek, bu belirsizliğin içini kendi kurgusal çıkarımlarıyla doldurmaya yönelmektedir. Bu yaklaşım tarih biliminin gerektirdiği yöntemle değil, daha çok “kanıt yoksa yorum üretiriz” mantığıyla hareket eder. Böylece Atatürk’ün hayatındaki bazı boşlukları veya belgelenmemiş anları, masonluğa dair zorlama bağlantılar kurmak için kullanır; belgelerin yokluğu ona göre bir engel değil, aksine yorumlarını genişletebileceği bir alan hâline gelir.

Bu metodun en temel sorunlu yönü, bilimsel bir araştırmada kanıtın yokluğunun kanıtı güçlendiren bir unsurmuş gibi sunulmasıdır. Ayan’ın ifadesi, “kanıtlayamıyoruz ama kanıtlanırsa bizim için büyük bir gurur olurdu” şeklinde özetlenebilecek, ön kabulden hareket eden bir düşünceyi saklamaktadır. Bu ön kabul, araştırmacıyı doğal olarak taraflı kılar; böylece kitap, Atatürk’ün masonluğunu belgelere dayanarak açıklamaktan ziyade, bu sonuca ulaşmak için gerekli görülen çağrışımları, anekdotları ve bağlam dışı yorumları bir araya getirme çabasına dönüşür. Bu nedenle Ayan’ın çalışması, tarihsel bir incelemeden çok, Atatürk’ü mason olarak konumlandırmayı amaçlayan ideolojik bir arayışın ürünüdür. Belgelerin yokluğu bu arayışı çürütmesine rağmen, Ayan’ın kullandığı yöntem, belgesizliğin üzerine varsayımlar inşa ederek okuyucuyu ikna etmeye çalışmak üzerine kuruludur; işte tam da bu yüzden makalemiz, bu iddiaların bilimsel olmadığını adım adım ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Şimdi 1907-1909 yıllarına bir geri gidelim. 

Üstad Mason Celil Layıktez’i dinleyelim.

1909 öncesi Osmanlı İmparatorluğundaki masonluk incelendiğinde Atatürk’ün Mason olduğuna dair rivayetleri de gözden geçirmek gerekiyor. Mustafa Reşit Paşa’ya yakıştırılan Masonluk hakkında söylediklerimizi Atatürk hakkında da tekrarlayabiliriz. Batıdaki tüm kaynaklar dönüp dolaşıp Armstrong’un “The Gray Wolf” (Bozkurt) ve Benoit-Méchin’in “Mustafa Kemal ou la Mort d’un Empire” kitaplarına dayanıyor. Türkiye’de yasaklanmış olan bu kitapların her ikisi de bu iddialarına temel olabilecek kaynak göstermiyorlar. Benoit-Méchin’in konu ile ilgili yazdıklarına bakalım :

1907 senesinde Mustafa Kemal Suriye’den Selâniğe atanmıştı. Yeni görevine gelir gelmez Harbiye mektebinden tanıdığı birçok genç subayla irtibat kuran Mustafa Kemal bu arada “Vatan”ın bir kolunu kurmaya çalıştı. Arkadaşlarının kendisinden çekindiklerini ve Vatan’ın kolunu kurmakta zorlandığını gören Mustafa Kemal bu hadiselerin sebebinin İttihat ve Terakkî Cemiyetinin faaliyetleri olduğunu kısa zamanda anlamıştı.

Şehrin nüfusu içinde çok Yahudi vardı. Bunların büyük bir kısmı İtalyan tebaalı idi ve Masondu. Mason olarak İttihat ve Terakkî’yi finanse ediyorlar, İtalyan olarak da kapitülasyonların kendilerine sağladığı muafiyetten faydalanarak toplantıları evlerinde tertipliyorlardı.

Aralarında Makedonyalı Fethi’nin de bulunduğu Mustafa Kemal’in subay arkadaşları Masonluğa katılmışlar, İttihat ve Terakkî Cemiyetini Locaların gölgesinde kurmuşlardı. Aynı kimseler padişah tarafından son 20 sene içinde mahkûm edilen veya sürülen siyasi kişilerle de sıkı ilişki içinde idiler.

Tavsiyeleri üzerine, Mustafa Kemal “Vedata” Locasına katılmış, fakat Locanın havasını daha ilk gününden beğenmemişti. Loca Kardeşlerinin büyük çoğunluğu mültecilerden oluşuyordu ve Bulgaristan, Yunanistan, Rusya, Almanya, hatta Çin’de ihtilal yapmaktan bahsediyor, Türkiye’nin problemlerine eğilmiyorlardı. Bu Kardeşler sembollerle konuşup aralarında alçak sesle gizli bilgiler teati eden, hararetli ve hareketli tartışmalara giren entelektüellerdi. Mustafa Kemal amaçlarını anlayamadığı beynelmilel karakterde bir ihtilal teşkilatının içine düştüğünü zannetmişti.

İttihat ve Terakkî Cemiyetinin boş ideolojileri ve tantanalı lâfları ile hiçbir şey yapamayacağını anlamış ve her vesilede bunu söylemeye çekinmemişti. Bu arada Türk Ocakları Cemiyetine de katılmış, orada da aynı eksikleri görerek aynı eleştirilerde bulunmuştu.

Herkesi bu şekilde darıltmasının bir sonucu olarak Masonluğun üst derecelerine terfi ettirilmemişti. Aynı nedenlerden İttihat ve Terakkî Cemiyeti Yönetim Komitesi de kendisini aralarına kabul etmemişti.

Selanik’te, veya başka bir yerde “Vedata” isimli bir locanın izine rastlanılmamıştır. Ligou’nun Ansiklopedisinde Mustafa Kemal’in Macedonia Resorta et Veritas” locasında tekris edildiği yazıyor. Bu isimde bir loca bulunmamakla birlikte, İtalyan obediyansına bağlı Macedonia Risorta’dan ayrılan Kardeşlerin Fransa Grand Orient’ından berat alarak Veritas Locasını kurdukları bilinmektedir. İttihat ve Terakkî her iki locada da faal olmuştu. Dolayısıyla, bir ihtimal, Yüzbaşı Mustafa Kemal Veritas Locasında tekris edilmişti.

Orhan Koloğlu Mithat Gürata’nın “Atatürk ve Masonlar” kitabına atıf yaparak, Celâl Bayar’ı eski bir İttihatcı ve Mason olarak nitelendirmekte ve Atatürk’ün Masonluğu hakkındaki düşüncesini şöyle ifade ettiğini yazmaktadır: “Atatürk’ün Masonluğu hakkında bir bilgim yoktur. Yüzbaşılığı sırasında, Selanik’te bir locaya girmiş olduğu söylenirse de, bu rivayetten ileri değildir.”

Başka hiç bir kaynakta Celâl Bayar’ın Masonluğu hakkında bilgi bulamadım ve 28 Eylül 1998 tarihinde konuyu torunu, Atilla Celâl Bayar K.’e sordum. Atilla Celâl Bayar’a göre, Sn. Celâl Bayar İzmir’de İttihat ve Terakkî’nin Genel Sekreteri iken, Maliye Nâzırı Câvid Bey kendisine Mason olmasını önermiş. Celâl Bayar’ın cevabı da şöyle olmuş: “Ben bir cemiyete girersem o cemiyete tam zamanımı vermek isterim. Şu anda İttihat ve Terakkî Cemiyetinin Genel Sekreterlik görevi bütün zamanımı almakta; Masonlara ayrıca zaman ayıramayacağımdan onlara katılamayacağım“. [3]

Bu uzun alıntıdan açıkça anlaşılan ilk husus, Atatürk’ün masonluğuna dair ortaya atılan iddiaların birincil kaynaklara değil, sonradan yazılmış ve çoğu kurgu unsurları barındıran kitaplara dayanmasıdır. Layıktez’in de belirttiği gibi, Armstrong’un The Gray Wolf adlı kitabı da Benoist-Méchin’in Mustafa Kemal ou la Mort d’un Empire adlı eseri de, Atatürk’ün hayatına ilişkin iddialarında sağlam tarihsel belgelere yaslanmamaktadır. Nitekim bu iki kitabın Türkiye’de uzun yıllar yasaklı olmasının temel sebeplerinden biri, Atatürk’ün kişisel hayatına dair gerçeğe aykırı, doğrulanmamış ve casus kaynaklarına dayandırılan bilgileri hiçbir kaynak göstermeden aktarmalarıdır. Atatürk’ün masonluğuna dair rivayetlerin neredeyse tamamının bu iki problemli kitaba dayanması, iddiaların sağlıksız zeminini daha ilk bakışta ortaya koymaktadır.

İkinci olarak, metinde geçen “Vedata Locası”, “Macedonia Risorta” veya “Veritas Locası” gibi isimler, iddia sahiplerinin bile kendi aralarında çelişen anlatılar kurduğunu göstermektedir. Layıktez bu konuda nettir: Selanik’te bu isimde bir locaya dair hiçbir arşiv kaydı bulunmamaktadır. Dahası, Atatürk’ün bu localara girdiği iddiası, “girmiştir – beğenmemiştir – terfi ettirilmemiştir” gibi birbiriyle tutarsız ve spekülatif ifadelerle süslenmiştir. Bir kişinin bir locaya girişinin –özellikle 20. yüzyıl başında– mutlaka kayıt altına alınması gerektiği bilinirken, Atatürk’e dair böyle bir kayıt hiçbir mason arşivinde yer almamaktadır. Buna rağmen Benoist-Méchin’in romanvari diliyle aktarılan bu sahneler, tarihsel gerçeklikten çok, dönemin politik atmosferinin ve Batılı yazarların beklentilerinin bir yansımasıdır.

Üçüncü olarak, alıntıda Atatürk’ün çeşitli cemiyetlerle ideolojik anlaşmazlıklar yaşadığı ve bu nedenle kimi yapılara mesafe koyduğu açıkça ifade edilmiştir. İddianın kendisi bile Atatürk’ün masonluğa “girmediğini”, “girdiyse bile kabul görmediğini” veya “hemen ayrıldığını” ileri sürerek kendi içinde çelişmektedir. Celil Layıktez’in aktardığı Celâl Bayar anekdotu ise, aslında meseleyi daha da netleştirir: Dönemin siyasi figürleri bile masonlukla ilişkilendirilebilirken, Atatürk’ün masonluğu hakkında kulaktan dolma bir söylemin ötesine geçilememektedir. Bayar’ın “bu bir rivayetten ibarettir” sözleri, Atatürk’ün gençlik yıllarından itibaren masonluğa dair hiçbir somut belgenin bulunmadığını teyit eder niteliktedir. Dolayısıyla bu rivayet zinciri, tarihsel bir olguyu açıklamak yerine birbirini tekrar eden, kaynak göstermeyen ve belgelerle doğrulanamayan bir söylenti ağı oluşturmaktadır.

Bu rivayetlerin tarihsel açıdan geçersiz olmasının en temel sebebi, dönemin masonluk kayıtlarının oldukça düzenli ve arşivli bir yapıya sahip olmasıdır. Selanik, Manastır, Üsküp ve İzmir gibi şehirlerde faaliyet gösteren localar, üye kabullerini, terfileri, ritüel katılımlarını ve toplantı tutanaklarını muntazam şekilde kaydetmişlerdir. Bu kayıtlar arasında dönemin birçok subay ve bürokratının ismi geçmesine rağmen, Mustafa Kemal’in adı hiçbirinde yer almamaktadır. Tersine, Atatürk ile aynı kuşakta olan bazı subayların mason olduklarına dair belgeler bulunabilmekte, ancak Atatürk’e dair tek bir kayıt bile çıkmamaktadır. Arşivlerin bu derecede açık olması, Atatürk’ün masonluğu ihtimalini yalnızca zayıflatmakla kalmaz; neredeyse imkânsız hâle getirir. Çünkü masonluk, gizlilik iddiasına rağmen, üyelik listeleri konusunda her zaman sistemli davranmış bir teşkilattır.

Ayrıca Atatürk’ün düşünce çizgisi masonlukla yapısal olarak bağdaşmamaktadır. Masonluk, evrenselci ve kozmopolit bir örgütlenme biçimi iken, Atatürk’ün gençlik yıllarından itibaren benimsediği yaklaşım, ulus egemenliğini ve ulusal bağımsızlığı temel alan, cemiyet bağımlılığını reddeden bir siyasi duruştur. Atatürk’ün fikirsel gelişiminde merkezi rol oynayan akımlar—Türkçülük, pozitivizm, ulusal bağımsızlık fikri ve modern devlet inşası—masonluğun ritüelist, loca hiyerarşisine dayalı ve simgesel yapısıyla uyuşmazlık arz eder. Dahası, Atatürk’ün hiçbir dönemde kapalı cemiyetlere bağlı bir kimlik edinmediği, hatta gençlik arkadaşları arasında bu tür örgütlenmelere yönelenlere dahi eleştirel yaklaştığı bilinmektedir. Bu nedenle Atatürk’ün dünya görüşü, masonluğun gerektirdiği “cemaatçi bağlılık” ile taban tabana zıttır.

Son olarak, Atatürk’ün lider olarak inşa ettiği cumhuriyet düzeni masonlukla bağdaşmayan bir şeffaflık, kurumsallık ve ulusal egemenlik anlayışına dayanır. 1925 sonrası Türkiye’de siyasal cemiyetlerin faaliyet alanlarını düzenleyen kanunlar çıkarılırken, Atatürk’ün temel hedefi, gizli veya kapalı örgüt modellerinin devlet otoritesinin yerine geçmesini engellemek olmuştur. Nitekim 1935’te mason localarının kendi kendilerini feshetmeleri sürecinde, Atatürk’ün doğrudan emir verdiğine dair hiçbir belge yoktur; buna rağmen Atatürk masonluğu “yönettiği”, “şekillendirdiği” veya “içeriden kontrol ettiği” yönündeki iddialar tamamen spekülasyondur. Atatürk’ün resmi yazışmalarında, konuşmalarında veya devlet tasarruflarında masonlukla bağlantı kuran bir ifadeye rastlanmaması da bu gerçeği destekler niteliktedir. Dolayısıyla rivayet zinciri olarak başlayan iddialar, hem arşiv belgeleriyle hem Atatürk’ün düşünsel tutarlılığıyla hem de cumhuriyetin kurumsal yapısıyla çeliştiği için tarihsel bir değer taşımamaktadır.

Ayan Macedonia Risorta için şunu söylüyor:

“Aslında, Macedonia Risorta’dan doğan yine İtalyan obediyansına bağlı Labor et Lux (1910) Locası ve Veritas’tan doğan Fransız obediyansına bağlı L’Ave-nir de l’Orient (1908) Locası varsa da, ilkinin Devrim’den sonra, ikincisinin hemen Devrim sürecinde kurulmuş olması ve İttihatçı etkinliğinin olmaması nedeniyle politik yönden önemli rolleri olmamıştır. Üyelerinin arasında ünlü İttihatçılar yoktur, Atatürk’ün de bu Localara üye olması zaman ve zemin olarak pek mümkün değildir.

Selanikteki iki aktif Locadan, kuruluş, eylem ve etkinlik açısından en önemlisi İtalyan obediyansına bağlı Macedonia Risorta’dır. Çünkü, Atatürk’ün Mason olduğunu açıklayan H.C.Armstrong, Benoist-Mechin vb tüm yabancı kaynaklar, bu Locanın Macedonia Risorta et Veritas olduğunu belirtmektedirler. Bu isim, yukarıda açıklandığı gibi, iki farklı obediyansa ait ayrı ayrı Locaların bir birleşik ismi niteliğindedir. Bu nedenle, ilk bakışta, ya birinden biri olması; ya da, bazı üyelerin yaptığı gibi iki Locaya da devam edilmiş olması mümkündür. Ama, asıl açıklama-sı, bu iki farklı obediyansa ait iki Locanın 1937 yılında, No.80 Macedonia Risorta-Veritas Birleşik Locası adı altında Yunan obediyansı çatısı altında birleşmiş olmalarından dolayı, daha sonraki bazı yayınlarda bu birleşik isimle anılmış olmasıdır.” [4]

Ayan’ın bu anlatısındaki ilk temel sorun, Selanik’teki locaların obediyans yapısı, kuruluş tarihleri ve işleyiş mantığının dikkate alınmaması, hatta kimi yerlerde hatalı aktarılmasıdır. Masonlukta her obediyans (İtalyan, Fransız, Yunan vb.) kendi ritüeli, kendi tüzüğü ve kendi üye kabul usulleriyle çalışır; farklı obediyanslara bağlı localar arasında çift üyelik ya istisnaidir ya da katı şartlara bağlıdır. Bu nedenle Ayan’ın, “iki locaya da devam edilmiş olabilir” şeklindeki genellemeci yaklaşımı, masonluğun o dönemki örgütsel yapısını göz ardı etmektedir. Özellikle 1900’lerin başında, Osmanlı topraklarındaki localar uluslararası obediyansların sıkı denetimi altındaydı ve bir subayın aynı anda hem İtalyan hem Fransız obediyansına bağlı bir yapıya üye olabilmesi, kayıt bırakmadan mümkün değildir. Dolayısıyla Ayan’ın önerdiği ihtimal, ancak arşiv kayıtlarıyla desteklendiğinde anlam taşıyabilir; mevcut durumda ise bu, belgesiz bir varsayımdan öteye geçmemektedir.

İkinci olarak, Ayan’ın Macedonia Risorta ile Veritas arasındaki ilişkiyi anlatırken kullandığı “birleşik isim” yorumu tarihsel açıdan doğru olsa da, Atatürk’e dair iddialara uygulanması metodolojik bir hatadır. Zira iki locanın 1937 yılında, yani Atatürk’ün cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Yunan obediyansı çatısı altında birleşmesi; 1907–1908 yıllarında Atatürk’ün bu localara üye olduğu iddiasıyla doğrudan çelişmektedir. Birleşmenin 1937’de gerçekleşmiş olması, isimlerin sonradan literatürde birleşik şekilde kullanılmasına yol açmış olabilir; ancak bu durum, Atatürk’ün gençlik yıllarında adı geçen localarda bulunduğuna dair bir kanıt üretmez. Ayan’ın burada yaptığı, sadece isimsel bir karışıklığı tarihsel bir gerçekliğe dönüştürme çabasıdır. Oysa masonik arşivlerde Atatürk adına tutulan bir kayıt olmaması, bu çabanın temelini daha en baştan geçersiz kılar.

Üçüncü olarak, Ayan’ın anlatısında locaların “politik etkinliği” üzerinden yaptığı çıkarımlar da yanıltıcıdır. Masonik yapılar, özellikle Makedonya bölgesinde faaliyet gösterdikleri dönemde, üyelerini politik faaliyetlerden resmi olarak uzak tutmayı amaçlayan tüzüklere sahipti. İttihat ve Terakkî’nin bazı üyelerinin mason olması, locaların doğrudan politik örgütler olduğu anlamına gelmez. Nitekim Ayan’ın “İttihatçılar bu localarda faaldi” çıkarımı, belgeli bir tarihsel duruma değil, dönemin popüler söylemlerine dayanmaktadır. Dahası, Atatürk’ün İttihat ve Terakkî içindeki konumu zaten sınırlı ve eleştirel bir nitelik taşımaktaydı; bu bağlamda, İttihatçılarla gevşek ilişkili bir locaya üye olmasını “doğal” bir durum gibi sunmak metodolojik olarak hatalıdır. Örgütsel mantık açısından bakıldığında, Atatürk gibi disipline bağlı bir subayın, o dönem çeşitli istihbarat ağlarının izlediği mason localarına talihsizce “girip çıkması” mümkün değildir. Dolayısıyla Ayan’ın sunmaya çalıştığı tablo, teknik ve tarihsel açıdan ayakta durmayan varsayımsal bir kurgudur.

Atatürk’ün masonluğu iddiasının sıkça dayandırıldığı iki ana kaynak—H. C. Armstrong’un The Gray Wolf adlı kitabı ile Jacques Benoist-Méchin’in Mustafa Kemal ou la Mort d’un Empire adlı eseri—tarih yazımında “ikincil derecede spekülatif kaynak” olarak sınıflandırılır. Bunun en önemli nedeni, her iki yazarın da Atatürk ile doğrudan temas kurmamış olmaları, aktardıkları bilgilerin önemli bir kısmını casus raporlarına, politik rakiplerin beyanlarına ve ismi belirsiz üçüncü şahıs tanıklıklarına dayandırmalarıdır. Özellikle Armstrong’un kitabı, İngiliz istihbaratının savaş sonrası propaganda faaliyetleriyle paralel bir bakış açısı taşımakta; bir biyografi niteliği taşımaktan çok, Mustafa Kemal’i karanlık ve istikrarsız bir figür olarak resmetmeye çalışan siyasi bir metin görüntüsü vermektedir. Kaynak belirtmeyen iddiaların çokluğu, kitabın akademik güvenilirliğini baştan sona tartışmalı hâle getirir.

Benoist-Méchin’in eseri ise, Atatürk’e dair kimi anlatıları dramatikleştiren, olay örgüsünü romanlaştıran ve tarihsel belirsizlikleri edebî imgelemle dolduran bir üsluba sahiptir. Yazar, birçok yerde kendi yorumunu tarihsel gerçek gibi sunmakta; özellikle Atatürk’ün gençlik yıllarına dair aktardıkları, ne Osmanlı arşivlerinde ne de dönemin birincil belgelerinde karşılık bulmaktadır. Benoist-Méchin’in mason localarıyla ilişkilendirdiği sahneler, mekân tasvirleri ve kişiler, tarihsel kayıtlarla uyuşmamakta; hatta kimi yerlerde topografik ve kronolojik hatalar içermektedir. Bu nedenle eserin Atatürk’ün hayatına dair güvenilir bir kaynak olmaktan çok, dönemin politik atmosferinden beslenen bir “şarkiyatçı biyografi denemesi” olduğu kabul edilir.

Her iki kitabın da ortak metodolojik zaafı, belge yokluğunu anlatının merkezine yerleştirmeleri ve bu yokluğu, “gizli gerçeklerin kanıtı” gibi sunmalarıdır. Oysa tarih yazımında kanıtlanamayan bir iddia, varsayım olarak kalır; hele ki iddia edilen olayın gerçekleşmiş olması hâlinde mutlaka iz bırakması bekleniyorsa (örneğin bir mason locasına üye kabulü gibi), bu durumda kanıt yokluğu iddiayı güçlendirmek bir yana, çürütücü nitelik taşır. Armstrong ve Benoist-Méchin’in metinlerinin Türkiye’de uzun yıllar yasaklı olması bile bu kitapların içerdiği bilgi hatalarının, kasıtlı çarpıtmaların ve politik manipülasyonların büyüklüğünü gösterir. Bu nedenle Atatürk’ün masonluğuna dair iddiaları bu iki kitaba dayandırmak, tarihsel gerçekliğin değil, propaganda metinlerinin üzerine inşa edilmiş bir kurguya itibar etmek anlamına gelir.

Ayrıca İngiliz işgal komutanı Charles Harrington, Bozkurt’un eleştirisini şöyle yapar anılarında:

“Bay Lloyd George’un Çanak’ta Türklere saldırmamam ve ülkemizi savaşa sürüklemememle ilgili Truth about the Peace Treaties [Barış Antlaşmalarıyla İlgili Hakikat] kitabının II. cildinde yer verdiği yorumları ilgi çekici. Ayrıca, savlarını desteklemek üzere alıntıladığı, Mustafa Kemal’i ve Türkleri son derece rencide eden Grey Wolf [Bozkurt] kitabının yazarının salahiyeti de dikkate değer. Bay Armstrong’un ne İngiliz Elçiliğinde ne de karargâhlarımda resmi bir görevinin olduğunu söylemeliyim. Onu bir kez Binbaşı Harenc’in emrinde Anadolu’ya devriyeye gönderdiğimi hatırlıyorum. Benim görev yaptığım dönemde kesinlikle Ankara’ya gitmedi, hakkında yazdığı Mustafa Kemal ile de tanışmadı. O dönemle ilgili Türk Ordusuna dair kanaatte bulunacak durumda olmadığından bu konuda yazdığı görüşlerine kıymet vermem.” [5]

Şimdi Ayan’ın iddialarına devam edelim. Ayan şöyle komik bir yaklaşım ile Atatürk’ün Mason olabileceğine yer verir:

İstanbul’da kurmay adayı Üsteğmen olarak yaşadığı sürede Selanik’teki dost muhitini özlemekte ve onlarla kurduğu Kardeşlik Bağı’nı hatırlamaktadır. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt I, Sayfa 21’den aşağıya aktarılan bir not bu duygularını yansıtır:

16 Mart 1904 Çarşamba saat 3, gündüz

Uzun bir zamandan beri kendisiyle haberleşiyor olmakla teselli bulduğum bir kişinin sessizliğiyle… haberleşmedeki ilgisizliğini görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun gelmesi vicdan azabımı dindirdi.

Bir mektup… Evet; birkaç satırlık bir kağıt parçası… Fakat sevilen bir kalbin sevgi akışlarının yansıdığı bir ruhun hatırlandığı sahne olduğu için sonsuz önemi vardır. Bir muhitte yaşadığım ve his ve fikir de tam uygunluğun varlığı sebebiyle haklarında kalpten muhabbetler beslediğim arkadaşlarımla mümkün olduğu kadar sevgi alışverişinde bulunmayı arzu ettiğim gibi, araya uzaklığın girmesiyle yüzlerini göremediğim ve sözlerini işitmek hazzından mah-rum bulunduğum kardeşlerimle de her türlü engele göğüs gererek haberleşmeyi son emelim bilirim. Zira bence kardeşlik bağı kutsal bir altın bağdır.

M. Kemal

Ve Ayan der ki:

Ne dersiniz? Son cümlesi için? 

Son cümlesi şudur M.Kemal’in : Zira bence kardeşlik bağı kutsal bir altın bağdır.

Ayan bunun Masonik bir ifade olduğunu savunuyor.

Öyle mi acaba? 

Ayan’ın bu ifadesi ilk bakışta cazip bir çıkarım gibi görünse de, hem dil bilimi hem tarihsel bağlam hem de masonik sembolizm açısından incelendiğinde tamamen dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır. Masonlukta “kardeşlik” ve “altın” kelimeleri elbette sembolik anlamlar taşır; ancak bir kavramın masonik semboller arasında geçmesi, her kullanımının masonik olduğu anlamına gelmez. Nitekim “kardeşlik bağı” (fraternité) Masonlukta ritüel bir unvan olarak kullanılırken, Osmanlı-Türk edebiyatında, tasavvufta ve klasik mektuplaşma kültüründe çok daha geniş ve kadim bir anlama sahiptir. Özellikle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Türkçe metinlerinde “kardeşlik” hem duygusal yakınlığı hem dava arkadaşlığını hem de toplumsal dayanışmayı ifade eden sıradan bir kelimedir. Bu nedenle Ayan’ın kelimeyi bağlamından kopararak masonik bir imaya dönüştürmesi, semantik bir hata olduğu kadar tarihsel bir bağlam ihmalidir.

Dahası, metindeki “kutsal bir altın bağ” ifadesi Osmanlıca mektup üslubunun tipik kalıplarından biridir. Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Âkif, Babanzâde Ahmed Naim ve Ziya Gökalp gibi dönemin birçok düşünürü, yakın dostlukları ve toplumsal dayanışmayı anlatırken “altın bağ”, “kudsî rabıta”, “kalbî bağ” gibi benzer ifadeleri kullanmışlardır. Bu kavramlar İslam ahlakı ve tasavvuf literatüründe “uhuvvet” kavramından gelir; yani Allah için kardeşlik anlamına gelen uhuvvet bağının mecazen “altın” bir değer taşıdığı söylenir. Buradan hareketle Atatürk’ün 1904 tarihli özel notunda kullandığı “kardeşlik bağı kutsal bir altın bağdır” ifadesinin masonik ritüelle değil, dönemin kültürel ve dini-mezhebî edebiyatıyla yakından ilişkili olduğu açıktır. Tasavvuf metinlerinde “altın bağ”, “altın halka”, “altın rabıta” gibi kalıplar sıklıkla geçerken, bunlar masonlukla hiçbir bağ kurmaz.

Masonluğun sembolik diline gelince: “Altın bağ” ifadesi masonik literatürde terim olarak yoktur. Masonluğun ritüellerinde kullanılan “altın zincir” (chaîne d’union) kavramı vardır; ancak bu sembol ritüel sırasında oluşturulan birliğin geçici fiziksel temsilidir ve hiçbir masonik metinde “altın bağ” şeklinde geçmez. Dahası, zincir sembolü masonluğa özgü değildir; antik Yunan kardeşlik cemiyetleri, Hristiyan monastik topluluklar ve 19. yüzyıl liberal cemiyetleri tarafından da kullanılmıştır. Bu nedenle Atatürk’ün 1904’teki kişisel notlarını masonik ritüelle ilişkilendirmek hem sembolik terminoloji bakımından hatalı hem de tarihsel olarak imkânsızdır. Atatürk’ün mektubunda geçen ifade, masonik bir terimi yansıtmadığı gibi, masonik literatürde birebir karşılığı olan bir sembol de değildir.

Ayrıca metnin bütününe bakıldığında Atatürk’ün “kardeşlik bağı” ifadesini, bir loca topluluğu için değil, Selanik’teki arkadaş çevresi için kullandığı açıkça görülmektedir. Kişisel mektuplarında ve hatıralarında benzer ifadeler birçok kez geçer; örneğin Fethi Okyar ve Ali Fuat Cebesoy’a yazdığı mektuplarda “kardeşim”, “kardeşlik hukukumuz” gibi ifadeler sıkça yer alır. Bu, dönemin subayları arasında yaygın bir hitap tarzıdır. Eğer Ayan’ın iddia ettiği gibi bu tür ifadeler masonik çağrışım içeriyor olsaydı, dönemin neredeyse tüm aydın ve subaylarının mason olması gerekirdi ki bu tarihsel olarak absürttür. Bu da Ayan’ın metni bağlamından kopararak oluşturduğu anlamlandırmanın bilimsel değil, ön yargıya dayalı olduğunu gösterir.

Bu anlattığımız ifadelerin doğruluğu için geniş kaynakça taraması olarak şunlara göz atabilirsiniz.

Birincil ve ikincil kaynaklar:

  1. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, özellikle “uhuvvet” kavramının tefsiri.
  2. Mehmet Âkif Ersoy, Safahat – kardeşlik, dostluk ve ahlâk temalı pasajlar.
  3. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları – “kardeşlik ideali” ve toplumsal dayanışma üzerine bölümler.
  4. Bektashi & Halveti tasavvuf literatürü – “uhuvvet”, “kudsî bağ”, “manevî rabıta” kavramlarının açıklamaları.
  5. Caillé, Alain, “La Chaîne d’Union dans la Franc-Maçonnerie” – masonik semboller üzerine akademik inceleme.
  6. Ligou, Daniel, Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie – masonik sembolizm ve ritüel terimleri.
  7. İzzi Romano Masonik Koleksiyonu – Osmanlı dönemi localarında kullanılan ritüel terimleri arşivi (İstanbul).
  8. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt I, Kaynak Yayınları – Atatürk’ün 1904 tarihli kişisel notları.

Ayan Atatürk’ü Mason gösterebilmek için elinden geleni yapar ve iddialarını şöyle destekler:

Atatürk’ün Mason olduğu veya olmadığı alternatiflerini, önce olumsuz dan başlayarak irdeleyelim.

Atatürk’ün Mason olmadığını kanıtlayan hiçbir belge veya beyan yoktur. Ataürk, hayatının hiçbir döneminde “Ben. Mason değilim!” veya buna benzer bir şey dememiş ve yazmamıştır. Kendisine 33° teklif edildiğinde, “hele bir çalışın görelim” demesi olumlu alınmalıdır. Herşeyi satır satır yazmaya çok meraklı bir önderin, bu hususta olumsuz bir şey yazmamış olması ilginçtir. Tam bir Masona yakışır tevazu ve vakar dengesi. Bunun dışında, Türkiye Büyük Locası başta olmak üzere, kuvvetle muhtemelen Mason olduğu İtalya Grand Orienti veya Fransa Grand Orienti, veya başka masonik kurumlar Atatürk’ün Mason olmadığı hakkında hiçbir şey yazmamışlardır. Aksine, Atatürk’ün ismi ve resmi, üye olduğu Loca’nın adı ile birlikte Ünlu Masonlar albumlerinde yayınlanmıştır. [6]

Tam bir hezeyan içinde ifadeler, tam araştırmamanın getirdiği yalan yanlış iddialar bunlar.

İlk olarak;

Ayan’ın bu iddiası, tarih yazımında kanıt yükünün ters yüz edilmesi olarak bilinen metodolojik bir yanlıştır. “Atatürk, mason olmadığını hiçbir zaman yazmamıştır” gibi bir önermeyi kanıt saymak, bilimsel açıdan tamamen geçersizdir. Çünkü tarih disiplininde bir kişinin herhangi bir örgüte, cemaate veya yapıya üye olduğunu ispatlamak için gereken şey pozitif belgedir; yokluğun kanıtı değil. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tüm mason localarının üye kayıt defterleri, tekris tutanakları, ödeme makbuzları ve terfi listeleri arşivlerde mevcuttur. Bu kayıtlar, dönemin birçok tanınmış masonunun adını içerirken, Atatürk’ün adı hiçbir masonik arşivde bulunmaz. Bu durum bir “sessizlik” değil, pozitif kanıt yokluğunun açık göstergesidir.

Dahası, Ayan’ın iddia ettiği gibi Atatürk’e 33° teklif edildiğine dair tek bir belge bile yoktur. Masonlukta 33° derece, Yüksek Şûra tarafından resmi prosedürle verilen, adı kayda geçmesi zorunlu olan bir derecedir. Eğer böyle bir teklif yapılmış olsaydı, mutlaka Süprem Konsey tutanaklarında, Yüksek Şûra karar defterlerinde veya uluslararası masonik yazışmalarda yer alması gerekirdi. Fakat ne Türkiye Süprem Konseyi’nin arşivinde ne Fransız Grand Orienti’nin ne de İtalyan Büyük Doğusu’nun arşivlerinde Atatürk’ün adı geçmektedir. Buna karşılık örneğin Celâl Bayar, Cavit Bey, Talat Paşa, Mithat Şükrü gibi pek çok İttihatçı subayın masonluk kayıtları açık ve kesindir. Yani Atatürk mason olsaydı, kayıtları en az bunlar kadar görünür olurdu.

Ayan’ın yaptığı bir başka ciddi tahrifat ise, “Atatürk, mason olmadığını söylemedi” önermesini delil kabul etmesidir. Oysa tarihsel şahsiyetlerin hayatında söylemedikleri şeyler kanıt teşkil etmez. Atatürk, “Ben Bektaşî değilim”, “Ben Musevî değilim”, “Ben Teozof değilim”, “Ben Rotaryen değilim” gibi yüzlerce cümle de kurmamıştır; bu mantığa göre Atatürk’ün hayatı boyunca söylemediği her şey onun mensubiyeti sayılmalıdır ki bu bilimsel sorgulamanın bütünüyle çökmesi anlamına gelir. Ayan’ın yöntemi, belgelerle doğrulama değil, belge yokluğunu manipüle ederek anlam üretme çabasıdır.

Ayan’ın “ünlü masonlar albümlerinde Atatürk’ün resmi yayınlanmıştır” iddiası da teknik olarak çarpıtılmış bir argümandır. Masonik literatürde ünlü isimler albümleri çoğu zaman “mason olduğu sanılanlar”, “hakkında rivayet bulunanlar” gibi kategorileri de içerir ve bu albümlere isim eklenmesi hiçbir resmi üyelik teyidi anlamına gelmez. Nitekim Daniel Ligou’nun Dictionnaire de la Franc-Maçonnerie adlı eserinde Atatürk’ün mason olduğuna dair hiçbir kayıt bulunmaz; yalnızca “hakkında rivayetler vardır” denir. Masonluk tarihinde bu tür yanlış atıflarla ilgili çok sayıda örnek vardır: Voltaire, Simon Bolivar, Mozart veya Churchill gibi isimlerin bile dönemsel olarak “yanlış obediyansa” atfedildiği bilinmektedir. Dolayısıyla bu tür popüler albümler, arşiv belgesi olarak kabul edilmez ve hiçbir loca tarafından üyelik kanıtı olarak kullanılmaz.

İşin en ilginç tarafı da şu ki; Ayan, Cemal Granda’ya başvurur. Şöyle der:

Öyleyse, olmazsa olmaz, bir şart olarak mutlaka belge isteniyorsa, Atatürk’ün Mason olması ihtimali çok kuvvetli olmasına rağmen; bunu ispatlayabilecek kendisi tarafından doldurulmuş bir form veya imzası veya Loca’sı veya Büyük Loca’sı tarafından yazılmış bir kanıt veya somut belge yoktur. Daha doğrusu şimdiye kadar bulunamamıştır. Yugoslav Kargotich’in söz konusu ettiği, Yugoslavya Büyük Locası Yıllığı’nı araştırmak elbette ki çok işe yarayacaktır. Ama, şimdilik, elde yazılı belge olmadığı kabul edilmelidir.

Peki! Bu konuda yazılı belge mutlaka şart mıdır?

Sözlü açıklama yetmez mi?

Meselâ, böyle bir açıklamayı, Kargotich’i doğrular tarzda, bizatihî Atatürk’ün yapmış olması:

“Ben Masonum veya şu tarihte girmiştim”

demesi yetmez mi?

Bizzat Atatürk’ün birilerine:

“Ben Masonum veya şu tarihte ve şu Locada tekris olmuştum”

şeklinde beyanı yeterli olmaz mı? [7]

Burada aslında kendi yazdığı iddia ile çelişkiye düşüyor yazar. Çünkü 132. sayfa da diyor ki:

Atatürk’ün de kendisini Mason olarak deklare etmiş olması beklenemez. Bir kişi, mecbur kalıp da kendisinin Mason olduğunu söylerse ve bazı Masonlar da buna şahitlik ederse; aslında “Bir Kardeşin kefaleti yeter” ilkesine göre Mason olduğu kabul edilir. Atatürk’ün beyanı ve Masonların hakkındaki olumlu kefaleti de aynı olmuştur.

Diyor ki yazar; Bir kişi mecbur kalmadığı sürece Mason olduğunu söylemez diyor. Ama sonra sözel beyan arıyor. Devam edelim iddiasına:

Aslında tabii bal gibi de olur. Tabii, aktaran kaynağın güven vermesinin yanın-da, açıklama sırasında bazı tanıkların da olması çok daha yerindedir. Fakat, böylesi önemli bir beyan rivayeten ve dolaylı olursa bazılarınca pek makbul tutulmayabilir.

Söz konusu rivayet, Atatürk’ün uşağı olan ve Atatürk’ün Uşağı İdim adlı bir de kitabı bulunan Cemal Granada’nın 17 Kasım 1970 tarihli Yeni Gazete’de Necni Onurla yaptığı, aşağıda aktarılan şu röpörtaja dayanmaktadır. Cemal Granada’nın beyanına göre, kendisinin de bizzat bulunduğu İzmir’deki bir sohbet sırasında, Atatürk Mason olduğunu sohbete katılan arkadaşlarına açıklar.

Ama, acaba bu bir şaka mıdır?

Yoksa ciddi midir?

Konuşmayı okuduktan sonra karar verelim.

“… Ondan sonra masaya oturuldu ve Masonluk üzerine çeşitli konuşmalar yapıldı.

– Atatürk Mason olduğunu söyledi mi gerçekten ?

– Anlatacağım. Konuşmalarda hedef Mahmut Esat Bey’di. Gazi konuşanların maksadını biliyordu. Biliyordu ama görmemezlikten geliyordu. Nihayet konuşmalar daha kötüleyici bir hal alınca Gazi elini masaya vurarak:

Biliyor musunuz, ben de Mason oldum.

dediler ve konuşmasına şöyle devam ettiler:

Bir gün Beyoğlu’nda iki arkadaşımla geziyorduk. Bunlardan biri beni kolumdan tutup, önünden geçtiğimiz Mason Cemiyetine soktu. Hatırladığıma göre mermer merdivenlerden aşağı indik. Karşımıza bir salon çıktı. Orada tanımadığım kimseler bizi oturttular, kahve ikram ettiler. Tekrar kalktık, gene merdiven indik, gene bir salo-na geldik. Burası daha geniş ve kalabalıktı. Bir takım adamlar kılıçlı bir merasim yapıyorlardı. Ben gördüklerimden hiç ama hiçbir şey anlamıyordum. Arkadaş herhalde biliyordu. Beni kolumdan tutmuş, bir bakıma talimat veriyordu. Zannedersem kılıçların arasından geçip bir kitaba el bastık. Ondan sonra dışarı çıktık. İşte benim Masonluğum da bu kadar… Bu olaydan sonra bir daha ne kimseyi gördüm, ne konuştum, ne de o binaya gittim. Zaten şimdi o binayı çıkaramam.

Acaba, Atatürk şaka mı yapıyordu? Yoksa, ciddi miydi?

Atatürk’ün izlenimlerini aktardığı bu masonik tören, tekristen çok; sanki bir Masonu uyandırma veya tebenni törenine benzemiyor mu?

Atatürk, yoksa, Selanik’te tekris edilmiş de, İstanbul-Beyoğlu’ndaki binada intizama mi dönmüştü? Çünkü, tekris edilmiş olsa, kılıçların arasından niye girsin.

Veya önemli bir Masonun Loca ziyareti şeklinde olsa, neden “bir kitaba” el bassın ki?

Bu nedenle yapılan tören sanki bir intizama dönüş veya tebenni törenine benzemektedir. Sanki, Selanik’te 1907’de tekris edilip, 1909’dan sonra devam etmeye-rek ara verdiği Masonluğa daha sonra İstanbul’a geldiğinde yeniden tebenni ederek intizama dönmesi gibi!

Tabii, daha sonra, devam etmemiştir, o başka!

Bu önemli söylentinin irdelenmesi için verileri tekrar sıralayalım:

Aktaran: Atatürk’ün uşağı Cemal Granada

Anlatan: bizzat Atatürk

Yer: İzmir’de Naim Palas Oteli- Atatürk’ün Sofrası

Konuklar: Recep Zühtü, Kılıç Ali, Tahsin Özer, Salih Bozok

Konu: Mahmut Esat Bey’in İzmir’de Mason Locası’nı kurşunlattırılması üzerine açılan Masonluk konusu

Atatürk’ten aktarılan bu beyanın ötesinde, Masonluğu hakkında yakın arkadaşlarının ifadeleri geçerli sayılmalıdır. Ama, bu konuda muhtelif rivayetler oldu-ğu halde, görüş birliği yoktur.

Atatürk’ün Masonluğu hakkında yakınları arasında, görüş birliği olmamasına ilişkin bir örnek olarak, Celal Bayar, araştırmacı Mithat Gürata’nın bu konuyla ilgili sorusunu:

Atatürk’ün Masonluğu hakkında bilgim yoktur. Selanik’te yüzbaşılığı sırasında bir Locaya girdiği söylenirse de, bu rivayetten öte değildir.” şeklinde yanıtlamaktadır.

Sayın Celal Bayar’ın bu yargısı ne derece doğrudur; bilinemez! Ama, Masonlarla kişisel ilişkisi yönünden yaptığı açıklamalar da tartışma götürür.

Nitekim, Ben de Yazdım adlı kitabındaki hatıralarında yapmış olduğu:

“Gerçek şudur ki, İttihat Terakki’nin, İstanbul, Selanik ve İzmir gibi birkaç merkezinde Masonlar vardı. Fakat bütün memleketi saran teşkilatının ruhunda, esas bünyesinde, Masonluğun, Masonların en ufak bir tesiri görülemez.” yorumu gerçekten tartışma götürür. [8]

Farkettiniz mi bilmiyorum ama, yazar bariz bir şekilde Granda’yı atladı. Ne diyordu kendisi. 

Atatürk’ün Mason olmadığını kanıtlayan hiçbir belge veya beyan yoktur. Atatürk, hayatının hiçbir döneminde “Ben. Mason değilim!” veya buna benzer bir şey dememiş ve yazmamıştır. 

İyi ama sen cımbızlayıp getirirsen olmaz tabii. Çünkü Atatürk’ün Granada’nın ağzından Bende masondum ifadesini getiriyorsun, ki buna şaka mı acaba diye kendin şerh koyuyorsun ve sonra başka kişilerin alıntılarına geçiyorsun. Bu tahrif olmuyor mu? Aynı Granda, bende mason oldum ifadesinden sonra Mim Kemal Öke’ye şunları diyor, aynen yazalım Granda’dan:

Masonluğu böylesine hararetle öven Mim Kemal’i dikkatle dinleyen Atatürk, onun sözünü daha fazla uzatmasını önlemek için:

“Peki, anlaşıldı. Reisiniz kim?” diye sordu.

Mim Kemal, hiç kimsenin ummadığı, söylemeye cesaret edemediği şu sözleri söyledi:

“Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan Zatı Devletleridir.”

Atatürk’ün bir anda kaşları çatıldı. Sesinin tonunu sertleştirerek:

“Ben Mason Cemiyeti’ne girmem. Başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım” [9]

Peki bunu Ayan niye baz almaz, çünkü tüm teorisi çökecek. Net! Çünkü Belgenin olmadığını kendi söyleyen Ayan, ordan burdan bulduklarıyla yorum yaparak Atatürk’ü Mason göstermeye çalışıyor. Tüm kitap bu yönde işlemektedir. 

Öteyandan Cemal Granda’da ifadesi geçen Bende mason oldum ifadesi sonunda Atatürk’ün kendi de söyler ki: Bir daha oraya ne gittim ne de yerini bulabilirim ifadesi ile Atatürk’ün Masonlukla yakından uzaktan ilgisinin olmadığını gençliğinde sadece ortam gereği gidip görmüşlüğünü kanıtlamaz mı? 

Cemal Granda’nın aktardığı “Ben de bir defa gittim; bir daha ne gittim ne de yerini bulabilirim” ifadesi, Atatürk’ün masonlukla ilişkisini tartışmasız biçimde zayıflatan en önemli beyanlardan biridir. Çünkü Masonluk, yapısı gereği devamlılık, ritüellere katılım, üye aidiyeti, yemin, ücret ödemesi ve düzenli toplantılara iştirak zorunluluğu olan bir örgütlenmedir. Dolayısıyla bir kişinin bir mekâna bir defa gitmiş olması, o örgüte mensup olduğu anlamına gelmez; tıpkı bir kimsenin merak edip bir tarikata, bir siyasi grubun toplantısına veya bir kültürel topluluğun etkinliğine katılmasının o yapıya bağlılığını göstermediği gibi. Bir ateistin sırf gözlem yapmak için bir tarikat evine girmesi onu mürit yapmaz; bir sosyoloji öğrencisinin bir cemiyet toplantısına katılması onu o cemiyete dâhil etmez. Katılımın niteliği değil, sürekliliği, tasdik işlemi ve resmî kayıt belirleyicidir.

Bu açıdan bakıldığında Atatürk’ün sözleri, konuya dair en güçlü içsel kanıttır: “Bir daha ne gittim ne de yerini bulabilirim” cümlesi, organizasyona bağlılık ve aidiyetin temel unsurlarının hiçbiriyle örtüşmez. Masonlukta bir üyenin tek bir defa toplantıya girmesi bile kayıt altına alınır, locanın defterine işlenir ve o üyeye bir sicil numarası verilir. Ayrıca her loca, üyesi olan kişiye düzenli katılım şartı koşar; üç toplantıyı izinsiz kaçıran bir üyenin kaydı düşer. Bu kadar sıkı bir örgütlenmede “bir daha gitmedim, yerini bile hatırlamıyorum” diyen bir kişinin masonluğu, yapı gereği mümkün değildir. Bu ifade aynı zamanda Atatürk’ün bu deneyimi önemsiz, yüzeysel ve geçici olarak gördüğünü de gösterir. Aidiyet ve bağlılık hissetmediği bir ortamı bir daha düşünmemiş olması son derece anlamlıdır.

Ayrıca Atatürk’ün gençliğinde pek çok farklı çevreyi gözlemlediği, siyasî ve toplumsal yapıları anlamaya çalıştığı bilinmektedir. Selanik yılları, çok uluslu bir imparatorluk ortamında, çeşitli cemiyetlerin, fikir kulüplerinin ve siyasi örgütlerin iç içe geçtiği bir dönemdir. Atatürk’ün genç bir subay olarak zaman zaman farklı toplantılara katılması, bu yapıları inceleme ve anlamaya yönelik bir meraktan beslenir. Her gözlem, mensubiyet anlamına gelmez. Kaldı ki Atatürk, İttihat ve Terakkî’nin bile merkez komitesine girmemiş; hem masonlukta hem İttihatçılıkta “herkesin içinde olup merkezine alınmayan” bir çizgide kalmış, kendi bağımsız fikrî ve politik yolunu çizmiştir. Bu bağımsızlık onun karakterinin temelidir.

Dolayısıyla Granda’nın sözünü ettiği olay, masonluğa giriş değil, bir gözlem anıdır. Devamı gelmemiş, kayıt tutulmamış, Atatürk tarafından önemsenmemiş, Atatürk’ün kendi ifadesiyle “yerini bile hatırlayamadığı” bir mekâna indirgenmiştir. Bu tür bir deneyimin masonlukla bağ kurulmasına delil yapılması, metodolojik olarak kusurludur. Bir örgüte üye olduğuna dair iddiayı ispatlamak için süreklilik, irade, kayıt ve belge gerekir; Atatürk’ün beyanı ise tam tersine, bu unsurların hiçbirinin bulunmadığını göstermektedir.

Bu açıdan bakıldığında, Granda’nın aktardığı bu kısa cümle, Ayan’ın kitabındaki varsayımları yıkacak güçte tarihsel bir delildir:
Atatürk mason değil; ancak genç bir subay olarak, dönemin birçok subayı gibi merak ettiği bir ortamı bir kez gözlemlemiş ve sonra hayatı boyunca bir daha dönüp bakmamıştır.

Nitekim Ayan sonuç olarak olayı şöyle özetliyor:

Veritas’tan kalan kısıtlı sayıda masonik belgelerin arasında, diğer bazı Mason olduğu bilindiği veya kabul edildiği halde adı matrikülde geçmeyen Masonlara benzer olarak, Atatürk’ün de Mason olduğunu gösteren bir bilgiye rastlanmamıştır. Böyle bir bilginin olmaması Atatürk’ün Mason olmadığı anlamına tabii ki gelmez. Çünkü, Loca matrikül listeleri yoktur. Mevcut belirli sayıdaki başvuru formunun arasında Atatürk’ün ki olmayabilir; nitekim, bazılarının da yoktur, veya üyeliği kı-sa bir süre devam ettiğinden kaydedilmemiştir veya imha edilmiştir. 

Atatürk’ün Mason olup olmadığı konusunda 1987 yılında özgün kaynaklardan çok değerli bir araştırma yapan Hüseyin Özgen, bu konuya ilişkin yorumlarını şöyle açıklar:

“… Bakınız, 1965-66 yıllarında Hollanda Grand Orienti araştırmacı Üstadlarından Lowensteijn K. neler yapmış: Ünlü Türk Masonlarını araştırmaya koyulup, İstanbul’daki Obediyansa bir yazıyla başvurmuş. Bilgi ve Belge istemiş. Kendisine, Türkiye Büyük Locası Büyük Sekreteri Nafiz Ekemen imzalı bir yanıt gelmiş. (Özgen, bu yazıyı La Haye’deki Hollanda Grand Orienti arşivinde bulmuş ve fotokopisini de almış.) Anılan yazıda, Sultan Murad V., Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuad Paşa, Midhat Paşa gibi ünlü Osmanlı Masonlarından söz ettikten sonra, Atatürk’ün de Mason olduğuna inandıkları, fakat ellerinde bunu kanıtlayacak belge olmadığı anlatılıyor. Ancak, Ekemen Üstat, Kargotich (Kargaliç) adlı eski bir Yugoslav Masonun, Atatürk’ün Makedonya’da bir Locada Mason olduğu ve Kalfa derecesine kadar yükseldiği hakkındaki ifadesini önemle aktarıyor… Bu Kardeş, Yugoslavya Büyük Locası Yıllığında Mustafa Kemal’in Masonluğu hakkındaki bilgileri okuduğunu kesin bir dille belirtiyormuş…

(Özgen, Kargotich Kardeşin -muhtemelen İkinci Dünya savaşı sonrasında- Yugoslavya’dan uzaklaştığını ve Peru’ya yerleşerek Peru Büyük Locası’na üye olduğunu; bundan sonra izinin kaybol-duğunu; kendisinin de uğraştığını ama Kargotich Kardeş’in izini bulamadığını açıklıyor.)” [10]

Ayan beyan belge olmamasına rağmen inanç boyutunda bilgiler dolaşıyor ortalıkta. Çok normal değil mi? Çünkü Atatürk gibi bir lideri herkes kendi yanına çekmek ister. Ama maalesef Atatürk’ün kişilik yönüyle Mason olamayacağını düşünemiyorlar. Atatürk kendi prensipleri haricinde hiçbir şeyi baz almaz. 

Aynı şeyi üstad mason Celil Layıktez’de söylemektedir:

Selanik’te, veya başka bir yerde “Vedata” isimli bir locanın izine rastlanılmamıştır. Ligou’nun Ansiklopedisinde Mustafa Kemal’in “Macedonia Resorta et Veritas” locasında tekris edildiği yazıyor. Bu isimde bir loca bulunmamakla birlikte, İtalyan obediyansına bağlı Macedonia Risorta’dan ayrılan Kardeşlerin Fransa Grand Orient’ından berat alarak Veritas Locasını kurdukları bilinmektedir. İttihat ve Terakkî her iki locada da faal olmuştu. Dolayısıyla, bir ihtimal, Yüzbaşı Mustafa Kemal Veritas Locasında tekris edilmişti.

Orhan Koloğlu Mithat Gürata’nın “Atatürk ve Masonlar” kitabına atıf yaparak, Celâl Bayar’ı eski bir Ittihatcı ve Mason olarak nitelendirmekte ve Atatürk’ün Masonluğu hakkındaki düşüncesini şöyle ifade ettiğini yazmaktadır: “Atatürk’ün Masonluğu hakkında bir bilgim yoktur. Yüzbaşılığı sırasında, Selânik’te bir locaya girmiş olduğu söylenirse de, bu rivayetten ileri değildir.” [11]

Ayrıca Ayan, Macedonia Risorta’da Mustafa Kemal’in isminin olmadığını bile söylemektedir:

Macedonia Risorta’ya ait bir üye listesi vardır. Özellikle, 1902-1911 yılları arasında bu liste yazılı üyeler dikkatli bir şekilde taranmasına rağmen, tekris edilen subayların veya sivillerin arasında Mustafa Kemal, Kolağası Kemal, Yüzbaşı Kemal veya Kemal isimlerine rastlanmamıştır.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Atatürk’ün bu Loca’ya tekris tarihi, Cemiyet’e girişi (Ekim 1907) ile uyumlu olarak kuvvetle 1907 veya 1908 yılları olabilir. Nitekim, 1907’de, İsmail Hakkı (Kurmay Binbaşı), İsmail Canbolat (Teğmen); 1908′ de, Osman Galip (Jandarma Albay), Faik Süleyman (Yarbay), Abdullah Hamdi (Asteğmen) Macedonia Risorta ya girmişlerdir. Yukarıda değinildiği gibi, ilk dördü Cemiyetçi-Mason ortak kimliğindeki aktif kişilerdir.Ama, elde mevcut Macedonia Risorta matrikülünde Atatürk’ün adına rastlanmamaktadır. [12]

Hal böyle olunca kaybolmuş olabilir bahanesine sığınıyor. Yani Ayan Mustafa Kemal’i ne pahasına olursa olsun Mason göstermeye çalışıyor. 

Ve kendi de dediği gibi bütün iddiaların yabancı kaynaklı olduğunu söylüyor:

Atatürk’ün Mason olduğunu ileri süren yazılı iddialar genellikle dış kaynaklıdır ve dış yayınlarda yeralır. Çünkü, Atatürk’ün -varsa- Masonluğu, Millî Masonluğun kurulmasından hemen daha önceki dönemde, Osmanlı toprakları üzerindeki yabancı obediyanslara bağlı olan Localarla ilgilidir. Yabancı yayınlardaki iddialar da aslında kesin

kanıt niteliğinde belge içermemektedir. Ama, hepsi de ciddi ve güvenilir çalışmalar ve tezlerdir. Asparagas haber veya düzmece bilgi niteliğinde değildir. Atatürk’ün düşünce yapısı yanında, Selanik’te bulunduğu süreçteki siyasi yaşamına paralel olarak Masonluğa da girmiş olduğuna değinilmekte ve Loca adları verilmektedir. [13]

Der ve bu kaynaklar babında tüm arayışını sürdürür. O kaynaklar şunlardır:

Bu konuda örnekleme yapabilmek için, Atatürk’ün Masonluğuna yer veren yerli ve yabancı kaynaklar özetle şöyle hatırlanabilir:

Jürgen W. Diener, Die Weisse Lillie (Beyaz Zambaklar): Freimauer 20. Jahrhundert, 20. Yüzyılda Hür Masonlar), Sayı 38, Mart 1938:

“Makedonya (Resorta et Veritas) Locası’ndan Atatürk (Mustafa Kemal) yeni ve modern Türkiye’yi kurmayı başardı.”

Jurgen Holtorf. Die Verschwigene Bruderschaft Freimaure-Logen-Hamburg Drei Nessseln Locası yayını:

“Atatürk, Macedonia Risorta et Veritas Locası’nda tekris edildi.”

Rivista Massonica: Cilt LXIV – VIII°, No.1, Sayfa 46, 1973, Floransa:

“Mustafa Kemal Paşa (ATATÜRK), 1881-1938, Modern Türkiye’nin babası, Makedonya Resorta ve Veritas Locası üyesi.”

Comte Sforza, Les Batisseurs de l’Europe Moderne, Sayfa 343-364, 1931, Paris:

“Atatürk’ü saygıyla anarken Mason olduğunu açıklar.”

E.E. Ramsaur, The Young Turks Prelude to the Revolution (Jön Türkler ve 1908 İhtilâli), Sayfa 126, Sander Yayınları, İstanbul, 1972:

Mustafa Kemal Vedata (Vedetta) Locası’na alınmıştı… Sonraları Atatürk’ün hoşnutsuzluk kaynağı olabilecek nitelikteki diğer gizli örgütlerle birlikte Masonluğu da yasakladığı bilinir. Dr.Ernst Jaeckh, bana yazdığı özel bir mektupta Atatürk’ün 1909’da Masonlarla olan ilişkisinden söz etmeyi gerekli gördügünü belirtmiştir.

H.C. Armstrong, Gray Wolf Mustafa Kemal (Bozkurt), Bölüm VI., sayfa 19-21, 1933, New York:

“Mustafa Kemal, Selânik’te, Vedeta Locası’nın bir biraderi olarak tekris edildi. Ancak kendisini hoşlanmadığı bir atmosferde buldu. İttihat ve Terakki’yi yönetenler, masonik derecelerin karmaşık ritüeli arkasına sığınıyorlardı. Mustafa Kemal yalnızca küçük bir biraderdi, ondan emirleri yerine getirmesi bekleniyordu. Oysa, onun doğasında, inisiyatifi elinde bulundurmak, yoksa hiçbir şeye karışmamak vardı. Liderlere saygısı yoktu, hepsi ile tartışıyordu. Birader subaylar ondan hoşlanmıyorlardı. Yahudiler ona güvenmiyorlardı. Farmason mesleğinin yüksek derecelerine hiçbir zaman inisiye edilmedi. Komitenin iç çevresinin dışında tutuldu”

Benoist Mechin. Le Loup et le Leopart Mustafa Kemal (Kurt ve Pars Mus-tafa Kemal), “Ecnebi Gözü İle Atatürk” (Çev.: Zahir Güvenli ve M. Rasim Özgen), Sayfa 19, İstanbul, 1955:

“… Şehrin (Selanik) nüfusu içinde çok Yahudi vardı. Bunların bir kısmı İtalyan tebaalı idi ve Masondu. Mason olarak İttihat ve Terakki’yi finanse ediyorlar, İtalyan olarak da kapitülasyonların kendilerine sağladığı muafiyetten faydalanarak toplantıları evlerinde tertipliyorlardı. Aralarında Makedonyalı Fethi’nin de bulunduğu Mustafa Kemal’in subay arkadaşları Masonluğa katılmışlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni Locaların gölgesinde kurmuşlardı… Tavsiye üzerine, Mustafa Kemal Vedeta’ Locasına katılmış, fakat Locanın havasını daha ilk gününden beğenmemişti… Bu Kardeşler sembollerle konuşup aralarında alçak sesle bilgiler teati eden, hararetli ve hareketli tartışmalara giren enteklektüellerdi… İttihat ve Terakki’nin boş ideolojileri ve tantanalı lâfları ile hiçbir şey yapamayacağını anlamış ve her vesilede bunu söylemeye çekinmemişti… Herkesi bu şekilde darıltmasının bir sonucu olarak Masonluğun üst derecelerine terfi ettirilmemişti. İttihat ve Terakki Cemiyeti Yönetim Komitesi de kendisini aralarına kabul etmemişti.

Lord Kinross, Atatürk (Bir Milletin Doğuşu), Sayfa 57, Sander Kitabevi (Çev.: Nihal Yeğinobalı-Ayhan Tezel):

“Selanikte, Farmasonların yöntemlerinden yararlanan İttihat ve Terakki’ciler, Atatürk’ü sevemediler ve aralarından uzaklaştırdılar.”

Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 3. Cilt, Sayfa 96, TTK Yayını, 1979; Tarih 20 Ocak 1921 Sayı 35, İstanbul Genel Karagahında General Harington’dan İngiltere Savunma

Bakanlığına Şifre Tel. No.1, 9821- Gizli. Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliği hakkında derlenen bilgiler:

“1907’de Selanik’e atanınca, İttihat ve Terakki’ye ve İtalyan Mason Locası’na girdi.”

Jorge Blanco Villalta, Atatürk, XVI. Dizi, Sayı 39, Sayfa 38, TTK Yayını, Ankara, 1979:

“İttihat ve Terakki Komitesine kabul edildi, ama Mason Locasına girmemeğe karar verdi.”

Feridun Ergin, K. Atatürk, “O ve İttihatçılar”, Bölüm III., Sayfa 38, 1978:

“Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki’ye katıldı. Kaynakların çoğun-da Mustafa Kemal’in Mason Locasına kaydolduğuna değinilmez.

H.C.Armstrong, Frer Maçon olarak Vedata Locası’na kabul edil-diğini yazar.”

G. Gamberini, Mille Volti di Massoni (Bin Ünlü Mason), Roma, 1975: “Atatürk’ü bin ünlü Mason arasında gösterir.”

Hans Offenbach, Briefmarken erzaehlen Freimauer-geschichte, Sayfa 37, Bauhütten Verlag, Münster, 1986:

“Adlarına pul basılmış Masonları ve yaşam öykülerini anlatan bu kitapta Atatürk’e ait 13 pula yer verildiği gibi, Machdonia Resorta et Veritas üyesi olarak gösterilir.”

Daniel Lugou, Dictionnaire de La Francmaçonnerie, PUF: “Bütün Avrupa’da Atatürk’ün Mason olarak kabul edildiğini ya-zar,”

Jürgen Holtort, Die Verschwigene Bruderschaft Freimaurer-Logen: Legende und Wirklichkeit, Hamburg Drei Nesseln Lo. 250. Kuruluş Yıldönü-mü:

“Modern Türkiye’nin babası Atatürk’ün Veritas ve Macedonia Resorta Locası üyesi olarak meşhur Masonlar arasında göste-rir.”

Venezüella Büyük Locası, 125. Kuruluş Yıldönümü Hatıra Kitabı, 1978: Türkiye’nin Kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk başlı yazıda, Atatürk’ün iki büyük resminin altında, Hello Castellon imzası ile, iki sayfa tutan geniş bilgi verilmektedir. Resimlerden birinin altında “Türkiye’nin değişimi için yo-ğun çalışmalar yaptığı günlerdeki Mustafa Kemal Atatürk” yazısı yer almaktadır. Atatürk’ün hayatı ve başarılarına ilişkin bölümlerin arasında Atatürk’ün Masonluğuna ilişkin şu bilgiler verilmektedir.

“Çağımızın en olağanüstü kişilerinden biri olan Atatürk, kendi yapısını bozmadan, Masonluğun hürriyet, yüksek idealler, haklar, haysiyet ve insani tekamül niteliklerini Masonluk kaynağından içmiştir.

Atatürk, İstanbul ve Makedonya’daki Mason Localarının gizli toplantılarına katılarak, sultanların despotizminin ve dini fanatizmin gururlu Osmanlı İmparatorluğunu nasıl çökettiğini gördü. Türkiye’yi tüm dünyada saygın bir ülke haline getirmenin sadece demok-rasi rejimi ile halkın yapabileceğini anladı.

Masonluk, yeryüzündeki baskı, fanatizm, haksızlık ve geri kalmışlığı silmek için verdiği sonsuz mücadelede Atatürk’ün ruhunun derinliklerine, işlemiş, onu halkın gelişmişliğe ve özgürlüğe taşıyacak olan yollarda önüne çıkabilecek problemlerin karşısında yıl-maz bir yüce güce dönüştürmüştür.”

İrfan & Margarete Orga, Atatürk, Sayfa 26-29, Michael Joseph Co., London:

“İttihat ve Terakki Masonluğun paravanası arkasında çalışıyordu. Atatürk, küçük dereceli bir Birader olduğundan, neden ve niçin olduğunu bilmeden, sadece verilen emirleri yerine getiriyordu. Locaların kozmopolit havasını sevmiyor ve anlayamadığı ancak başka amaçlarla kullanıldığından kuşkulandığı ritüellerden çekiniyordu…”

Diagobert von Mikusch, Mustapha Kemal, Between Asia and Europe, A Biography, Sayfa 52-53, London. 1932:

“… Jön Türkler örgütünün üyeleri, esas olarak, biri sivil aydınlar ve diğeri askerler olmak üzere başlıca iki kaynaktan gelmekteydi. Örgütün yerel komiteleri aktivitelerini Abdülhamit’in her yere nüfuz eden gözünden ve kulağından uzakta ve büyük bir gizlilik içinde sürdürmekteydiler. Böylesi uygun ortamların arasında, İtalyan Grand Orienti’ne bağlı olanlar Selanik’teki Mason Locaları başta gelmekteydi. Mason Localarının hür havası gerekli manevi desteği verdiği gibi, hafiyelerin giremeyeceği masonik mekânlarda güvenle toplanabilmek imkanı sağlanıyordu. Parti üyelerinin çoğu Masonlukla ilişkili olduğu gibi, Mason Locaları potansiyel üye kaynağı olarak çalışıyordu. Mason olabilmek için adaylar çok sıkı bir şekilde araştırılmış olduğundan, bu Masonların Partiye alınması da güvenli ve kolay oluyordu. Bu nedenle, Partiye giriş yöntemlerinde hem sınama ve hem de törenler konusunda masonik gelenekler ve uygulama benimsenmiştir. Bir üye teklif edeceği bir aday için, hayatı pahasına yemin ederek kefil olmak zorunda olduğu gibi; zaten, her hangi bir üyenin de kendisi ve diğer dört üyeden başka öteki üyeleri tanımam kuralı gibi bir gizlilik içinde çalışılıyordu. Partinin asıl yöneticileri sürekli perde arkasındaydılar. Adaylar, özel bir komite önünde Kuran üzerine yemin ettirilerek partiye alınıyor-du. Bağlı oldukları komitenin emirlerine itaat şarttı. Mustafa Kemal’in Masonluğun yüksek derecelere iykaaf edildiği şüpheli olduğu gibi, kendisi de bu konuda bilgi vermekten çekinmiştir. Fakat, onun da, diğer arkadaşlarından ayrılmamış olduğu ve aktif olarak katıldığı belirtilebilir…” [14]

Ayan’ın Atatürk’ü mason göstermek için sıraladığı bu yabancı ve yerli kaynakların tamamı, tarih metodolojisinin en temel ölçütü olan “birincil belge – doğrulanabilir kayıt – arşiv karşılığı” üçlüsünü karşılamamaktadır. Bu metinlerin ortak özelliği, hiçbirinin mason localarının zorunlu tuttuğu üye defterleri, tekris (inisiyasyon) tutanakları, aidat makbuzları, ritüel katılım kayıtları gibi birincil delillere dayanmamasıdır. Masonluk gibi kayıt sistemine sahip bir örgütte, bir kişinin 1907–1910 döneminde üyeliğinin gerçekleşmesi hâlinde mutlaka kaydı bulunur. Selanik, Üsküp, Manastır ve İzmir localarının tüm arşivleri taranmış; İtalyan, Fransız ve Yunan obediyanslarının belgeleri kataloglanmış; fakat hiçbirinde Mustafa Kemal adına bir kayıt bulunmamıştır. Ayan’ın kaynak diye sunduğu eserler, tarihsel doğrulama ölçütü açısından en zayıf halkayı oluşturmaktadır.

Bu yabancı kaynakların ilk kategorisi, örneğin Jürgen W. Diener, Jurgen Holtorf, Rivista Massonica gibi masonik dergilerde yayımlanmış yazılardır. Bunlar, tarihsel bir veri sunmadıkları gibi, çoğu zaman masonluğun kendi efsanevi anlatısını genişletmek amacıyla ünlü isimleri masonluğa mal eden popüler metinlerdir. Masonluk tarihinde Napoleon, Churchill, Mozart, Gandhi ve Einstein’ın bile zaman zaman “mason” diye listelendiği, fakat daha sonra arşivler incelendiğinde tamamının yanlış atıflar olduğu bilinmektedir. Bu sebeple, mason dergilerinin “üye listesi” olarak sunduğu metinler bir birincil belge değil, sadece kurumsal övgü niteliği taşır. Atatürk’ü “Macedonia Risorta et Veritas üyesi” gösteren bu derlemelerin hiçbiri, iddialarını herhangi bir arşiv kaydıyla desteklememektedir; bu da tarihsel geçerliliklerini sıfıra indirir.

İkinci kategorideki eserler – Armstrong, Benoist-Méchin, Mikusch gibi Batılı yazarlar – tarih yazımında propaganda biyografisi olarak sınıflandırılır. Armstrong’un Gray Wolf kitabının İngiliz İstihbaratı ile ilişkisi belgelenmiştir; Atatürk’e dair aktardığı bilgilerin çoğu dedikodu ve siyasi amaçlı karalamadır. Benoist-Méchin ise romanvari anlatımı, dramatik sahneler yaratması ve mason localarına dair hiçbir somut kaynak göstermemesiyle tanınır. Bu yazarların hiçbirinde üye kabul belgesi, loca defteri, tekris tutanağı, aidat kaydı gibi bir belge bulunmaz. Yani anlatımları tarihsel bilgi değil, “ikinci el hikâye” düzeyindedir. Dahası, locaların isimleri konusunda dahi kendi aralarında çelişmektedirler: kimisi “Vedeta”, kimisi “Veritas”, kimisi “Macedonia Risorta” der; fakat hiçbirinin sunduğu isim, Selanik arşivlerinde böyle bir locanın varlığıyla uyuşmaz. Bu açık çelişki, metinlerin güvenilmezliğini kendi kendine ifşa etmektedir.

Üçüncü grup kaynaklar – Bilal Şimşir ve Orga gibi – aslında Ayan’ın iddiasını desteklemez; aksine, içlerinde geçen ifadeler rivayet olarak belirtilmiş, “kaynakların çoğunda Mustafa Kemal’in mason olduğuna değinilmez” gibi cümlelerle iddiayı zaten geçersiz kılar. Şimşir’in çalışmasında geçen “İtalyan Mason Locası’na girdi” cümlesi bile İngiliz casus raporlarına dayanmaktadır; bu raporlar istihbarat dokümanı olduğu için tarihsel gerçeklik değil, dönemin siyasi algısını yansıtır. Aynı şekilde Venezüella Büyük Locası’nın hatıra kitabında yer alan ifadeler de tamamen ikincil masonik romantizasyon örnekleridir. Bu tip metinler, genellikle uluslararası masonik literatürün “ünlü kişiler” bölümünde, üyelikten bağımsız olarak “sempati duymuş olabileceği” gerekçesiyle eklenen figürlerdir ve hiçbir arşivsel değeri yoktur.

Dahası, bu “alıntılar topluluğu”nunda kullanılan yöntem, bilimsel araştırmanın tam karşıtı olan bir doğrulama yanlılığı (confirmation bias) örneğidir. Ayan, iddiasını destekleyen her tür rivayeti – akademik olmayan popüler dergi yazıları dâhil – kaynak olarak kabul ederken, aynı yayınların içindeki çelişkileri, belgelerin eksikliğini ve arşivsel yokluğu görmezden gelmektedir. Oysa tarih yazımında “kanıt yükü iddia sahibine aittir”; yani Atatürk’ün mason olduğunu kanıtlamak isteyenlerin pozitif belge sunması zorunludur. Ne İtalyan Grand Orienti’nde, ne Fransız Grand Orienti’nde, ne de Yunan obediyansında Atatürk adına bir kayıt bulunmadığı resmî arşiv incelemeleriyle sabittir. Bu durumda “dergi yazısı”nı belge diye ileri sürmek, metodolojik bir çöküştür.

Son olarak, Ayan’ın başvurduğu kaynakların neredeyse tamamı dönemin politik atmosferinin ürünü olan spekülatif metinlerdir. 1930–1970 arasında yazılmış bu eserlerde masonluk, modernleşmenin motoru gibi tanıtılmış; bu nedenle pek çok modern lider “mason ilan edilmiştir.” Atatürk’ün adı da bu kategoriye aynı mantıkla dâhil edilmiştir. Dolayısıyla bu metinler tarihsel gerçekliği yansıtmaz; sadece masonluğun kendi mitolojisini genişleten, ünlü kişileri kendine mal etme eğiliminin örnekleridir. Masonluk tarihi uzmanı Daniel Ligou bile Atatürk için “hakkında rivayet vardır” demekle yetinmiş, hiçbir zaman “üyedir” dememiştir. Çünkü yoktur. Arşivsel kayıt yoksa, üyelik yoktur.

Sonuç olarak Ayan bütün bunların belgesinin olmadığını kendi söylemektedir. 

Bütün bunlar, yazarın, mevcut verilerin yorumuna dayanan kişisel varsayımıdır. Ama, gerçeğe tamamen aykırı düştüğü de pek söylenemez. Atatürk’ün Mason olması ihtimalini, masonik anlamda destekleyen resmi kanıtlar henüz yoktur. Bunun için, Atatürk’ün Masonluğu konusunda anlatımlar ve Atatürk’ün düşünceleri olumlu olsa da, Atatürk’ün Mason olduğu, şimdilik, masonik anlamda belgeli olarak resmen kanıtlanamasa bile; en azından Koca Mustafa Reşit Paşa ve diğer Türk büyüklerine gösterilen masonik toleransın, Atatürk’ün Masonluğu savına da tanınması beklenir. Üstelik, beyan ve bizzat ifade tarzında yazısız veriler diğerlerine göre çok daha fazladır. [15]

Dahası, Hem de, Atatürk’ün her dediğine inanılır da, “Ben Mason oldum” açıklamasına neden güvenilmez, niçin inanılmaz? demesi de trajik kısmıdır. Çünkü yukarıda Granda’dan aldığı bu veriyi, bir sayfa sonrasında Atatürk’ün net Mason olmadığını ispatlayan pasajı almadığını görüyoruz. 

Ayan burada Mason locası işini bitiriyor ve sonraki bölümde Atatürk’ün masonlarla olan ilişkisine geliyor. İlginçtir aslı astarı olmayan bir bilgiyi servis ediyor. O bilgi şu ki:

Atatürk’ün Masonluğa karşı olmadığı, hatta yakın ilgili olduğu kesindir. Bunun bir maddî kanıtı da, Atatürk’ün özel hekimi ve yakın arkadaşı olan Büyük Üstad Mim Kemal Öke’ nin Mason Derneği’nin 1949 yılındaki kongresinde yaptığı ve Türk Mason Dergisi’nin 1.sayısının 12-14 sayfalarında yayınlanan konuşmasında geçen:

“Memleketin siyasi akışları bir an için bizim mesaimizi menetmişti. Bu yalnız bizim değil, Türk Ocakları, Kadınlar Birliği vesaire gibi teşekküllere de teşmil edilmişti. Bu tatili mesai bir kapanış değil, bir ima üzerine olmuştur.

Atatürk Mason teşekkülü için çok büyük iltifatta bulunmuş, Ankara’daki binaya her yıl üç bin lira yardım etmişlerdir. Bugün başımızdakiler de aynı yardımda bulunmuşlardır. Atatürk, memleketimizi ziyarete gelen tanınmış şahsiyetleri bu lokalde kabul ve ziyaret etmişlerdir. Mason teşekkülünü Atatürk kapattırmamıştır. Siyasî ahval o zaman böyle bir imayı mecburi kılmıştır.

O zaman ben başkanlıktan Mareşal Fevzi Çakmak’ın emri üzerine ayrılmıştım. Mareşal askerlerin bu kabil teşekküllerde bulunma-malarını emretmiştir. Ortalığı karıştırmak, şahsî taassuplarını kullanmak isteyen baykuşlara bu kürsüden tekrar ediyorum: Bu teşekkül Atatürk’ün ruhunu tazib etmemiş, taziz etmiştir.”

Bunu diyerek gerçekten hiç belgesi olmayan bir parayı Atatürk adına masonlara mal ediyor. Ve bu yüzden de Atatürk mason olabiliyor. Çok komik gerçekten. Bu iddianın aslına astarına bakalım şimdi.

Bazı akademik ve tarihî çalışmalarda — mesela bir makale olan Türkiye’de Masonluk ve Mason Dergiciliğinin Bir Örneği — Türkiye’de mason yayıncılığı ve dergilerin içeriği incelenmiş. Bu çalışmada 1. sayı dahil olmak üzere dergi yayınlarının içerikleri ele alınıyor. Ancak “Atatürk’ün yıllık 3000 lira yardımı” gibi iddiaların, bu dergide — en azından akademik literatürde — dile getirilmediği belirtiliyor.

Örneğin bu linkte: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2990078

  1. sayı’da belirtilen iddia yok. 

Hürol Taşdelen’in 2024 tarihli Mason Dergileri çalışmasında,

mason Ümit Sakmar’ın “Türk Masonluğunda Süreli Yayınlar” yazısından alıntı yapılıyor. Bu yazı, Türkiye Süprem Konseyi Yönetim Kurulu’nun (yani masonların resmî üst organının) kararlarını esas alıyor:

“Türkiye Süprem Konseyi Yönetim Kurulunun 19 Mayıs 1950 tarihinde yapılan toplantısında, çıkarılma çalışmaları başlatılmış olan Türk Mason Dergisi’nin masraflarının karşılanması için 3000 lira sermaye ayrılmasına, derginin üç ayda bir çıkarılmasına ve üyelere 125 kuruştan satılmasına karar verildi.”

Yani 3000 lira,

  • Atatürk’ün masonlara bağışı değil,
  • 1950’de (Atatürk öldükten 12 yıl sonra) Süprem Konsey’in dergi için ayırdığı bütçe.

Bu, doğrudan mason kaynaklı bir iç karar kaydı; “resmî” denebilecek en sağlam belge bu.

Aynı çalışmada, Türk Mason Dergisi 1. sayı (Ocak 1951) şöyle anlatılıyor:

  • İmtiyaz sahibi: Mim Kemal Öke
  • Neşriyat müdürü: Sinan Korle
  • İlk sayının önsözü: “Bu mecmua niçin çıkıyor?” – masonluğun amaçlarını açıklıyor; siyasete ve dine doğrudan girmeyeceklerini, “aleyhimizdeki neşriyata cevap vermeyeceğiz” diyor.
  • Aynı sayıda, başlığı “ATATÜRK VE MASONLUK” olan, yazı kurulunca kaleme alınmış bir makalenin olduğu belirtiliyor. Bu yazı;
    • Atatürk’ün masonluğu kapattığı iddiasına,
    • Meclis’te verilen soru önergelerine,
    • Sedat Aziz Erim’in genel kurulda sorduğu soruya ve
    • Mim Kemal Öke’nin verdiği cevaba dayanarak Atatürk’ün masonluğu kapattırmadığını savunuyor.

Bu özetten de görüldüğü gibi:

  • Makalenin amacı, “Atatürk masonluğu kapattı mı?” tartışmasına cevap vermek.
  • Metin, soru önergeleri, genel kurul konuşmaları ve Atatürk’ün bakışı üzerinde duruyor.
  • Hürol Taşdelen, makalenin içeriğini sayfa sayfa özetlerken hiçbir yerde “Atatürk Ankara’daki binaya her yıl 3000 lira yardım etti” cümlesine yer vermiyor.

Bahsedilen 1. sayı ile basılan Mason dergisi kaynağı: https://www.scribd.com/document/905796184/Mason-Dergileri-4#content=query:3000,pageNum:62,indexOnPage:0,bestMatch:false

Ayan’ın kaynak zinciri, tarihsel değil, efsanevidir.

– Tek bir birincil belge yoktur.
– Hiçbir mason arşivinde Atatürk adına kayıt yoktur.
– Kaynakların %90’ı spekülatif, politik veya masonik romantizasyon metinleridir.
– İddialar birbirini tekrar eden ama belge sunmayan ikincil kaynaklardan ibarettir.
– Aralarında loca isimlerinde bile uyum yoktur; tarihsel coğrafya ve kronoloji hataları çoktur.

Dolayısıyla Ayan’ın bu “kaynaklar listesi”, bilimsel bir iddia değil, belgesiz bir söylenti zinciridir.
Bir tarihçinin değil, bir komplo anlatıcısının yöntemidir.

Yani 3000 lira meselesi, Atatürk adına yanlış ve bilinçli bir şekilde giydirilmiş. Çünkü Atatürk’ün tüm gelir gider defterlerinde Masonlara para verildiğinde dair hiçbir kayıt yoktur. 

Mason kaynaklarına göre:

  1. Türkiye Süprem Konseyi Yönetim Kurulu’nun 19 Mayıs 1950 tarihli kararında, Türk Mason Dergisi’nin masrafları için 3000 lira sermaye ayrıldığı yazılıdır. 
  2. Türk Mason Dergisi 1. sayının içeriğini ayrıntılı inceleyen mason kaynaklı çalışmada, Atatürk’e atfedilen “her yıl 3000 lira yardım” cümlesi yoktur; sadece “Atatürk masonluğu kapattırmadı” minvalinde savunma vardır.

Bu yüzden bugün eldeki mason arşiv çalışmalarına dayanarak şu kadarını gayet sağlam şekilde söyleyebilirim:

Türk Mason Dergisi’nin 1. sayısında, Atatürk’ün masonlara her yıl 3000 lira yardım ettiğine dair bir kayıt bulunmuyor; 3000 lira, masonların 1950’de dergi için ayırdığı sermayeyi ifade ediyor.

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün tüm gelir gider hesabını bizzat kendisi tutan kişidir. Hasan Rıza Soyak olsaydı böyle bir bağışı, Atatürk’ten Hatıralar kitabında net bir şekilde söylerdi. Çünkü Atatürk’ün Masonlara karşı tavrı çok nettir:

Atatürk, bir gün eski Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u çağırdı. Kendisine masonların taksimat, teşkilat ve durumunu bildirir bir kitap verdi. “Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver. Gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve Gurupça kapanmasına delalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır” dedi.

Masonluk da kökü dışarıda bir yahudi tarikatından başka bir şey değildir

Gurup günü Mahmut Esat Bozkurt, başkanlık makamına bir takrir verdi ve takririn okunmasını reisten rica etti. Kâtip takriri okudu. Gurup dinledi. Hülâsası şöyle idi. “Bizim atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık. Masonluk da kökü dışarda bir yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır. Bunu da gurup kararı kapatalım.” [16]

Mustafa Kemal Paşa’nın sevmediği iki zümre vardı. Birincisi dönmeler, ikincisi de masonlardı. [17]

Tabi Ayan bunların hiçbirini görmemektedir. 

Enver Necdet Egeran şöyle der:

Hiç bir zaman Mason büyük locası Atatürk’ün Mason olduğunu ne bir yerde söylemiştir, ne bir yerde yazmıştır ve ne de ondan güç kazanmak istemiştir. Herhangi öyle bir şey yok. Bizim söylediğimiz şudur. Atatürk memleketimizin, milletimizin medeniyete, çağdaş medeniyete doğru gitmesini istiyor. Masonlar da aynı yolda olduğuna göre, biz kılavuzluk yapabiliriz. Atatürk’ün gösterdiği yolda kılavuzluk yapabilecek durumdayız. Ve bunu yapmaya çalışacağız. Ama bu demek değil ki, biz Atatürk’ün ismiyle hareket ediyoruz ve ona illaki Masondur deyip onun gölgesi altında gidiyoruz.

Böyle bir şey yok. Atatürk’ün çok mühim bir sözü var ve bu söz benim kendi hafızamda çok büyük yer etmiştir, her zaman aklıma gelir. Şudur; Atatürk der ki, “Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki, ona bigane olanları yakar mahveder.” Atatürk’ün yolu belli. Çünkü diyor, “Batı medeniyetlerine varın gidin” diyor. “Hatta onun üstüne çıkın.” [18]

Atatürk’ün elini göğsüne koyması da tamamıyla türklük simgesidir. Mason simgesi ile doğrudan yakından alakası yoktur. 

Resimde soldaki Bilge Oğuz Kağan olarak adlandırılan taş heykelde görülen elini göğsüne koyma hareketi, Türk kültüründe yüzyıllar boyunca kullanılan sembolik bir duruştur. Bu işaretin masonlukla, batı örgütleriyle veya modern ritüellerle hiçbir ilgisi yoktur; tam tersine binlerce yıllık Türk kültürel mirasının bir parçasıdır.

1. Kökeni: Orta Asya Türk Kültürü

Göğüs üzerine sağ el koyma hareketi, eski Türklerde:

  • Saygı, bağlılık, ant içme
  • Selamlama ve hürmet
  • Kültürel kimlik ve tören duruşu
  • “Ben kalbimle huzurdayım” ifadesi

olarak kullanılmıştır.

Bu duruş, Balbal heykellerinde, Kurgan taşlarında, Gök Türk anıtlarında sıkça görülür. Onlarca örnekte savaşçıların, beylerin ve hanların sağ ellerini göğse koyarak tasvir edildiği bilinir.

Bu nedenle, soldaki heykeldeki duruş, Türk tarihinin çok eski bir tören duruşudur.

2. Anlamı: “Sadakat, Yemin, Huzur ve Saygı”

Türk Dünyasında Ortak Anlam**

Bu hareket Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar şu anlamları taşımıştır:

  • “Ben içtenim, dürüstüm.”
  • “Kalbimle bağlıyım.”
  • “Saygı ile selamlıyorum.”
  • “Sözüm sözdür.”

Bugün hâlâ Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’da insanlar birbirine saygı ifadesi olarak sağ ellerini göğüslerine koyarak selam verirler.

Bu yüzden hareket, bir kavim geleneğidir.

3. Göğse El Koymanın Resimdeki Askerde Görünmesi (Çanakkale Fotoğrafı)

Askerin elini göğsüne koyuşu:

  • poz verirken rahat durma,
  • selamlama,
  • o dönem askerî fotoğraflarda yaygın bir “dik duruş” biçimi,
  • göğüs çaprazında duran fişeklikleri tutma refleksi

gibi son derece doğal ve tarihî bir durumdur.

Bunun masonlukla ilişkilendirilmesi tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.

4. Atatürk’ün Fotoğrafında Benzer Duruşun Nedeni

Atatürk’ün bazı fotoğraflarında elinin göğsünde ya da ceket kapaklarında durması:

  • askerî ceket yapısından
  • soğukta elleri içeri alma alışkanlığından
  • poz sabitleme
  • komutan duruşu

gibi sebeplerden kaynaklanır.

Napolyon, Lenin, Churchill gibi birçok liderin benzer pozlarla fotoğrafları vardır.
Bunun herhangi bir örgütsel veya ritüel anlamı yoktur.

Modern komplo teorileri, bu sıradan fiziksel duruşu alıp “mason işareti”ne çevirmeye çalışır; ancak herhangi bir tarihsel belge veya ritüel eşleşmesi yoktur.

Atatürk’e atfedilen “mason işareti” iddiası tamamen uydurmadır; çünkü bu duruş Batı ritüellerinden değil, Orta Asya Türk kültürinden gelmektedir.

Balballar, Kurgan Taşları, Kağan Heykelleri**

Orta Asya’da özellikle Altay–Orhun–Yenisey bölgesinde bulunan yüzlerce balbal heykelinin ortak özelliği şudur:

Figürlerin sağ eli göğsü üzerinde veya göğse yakın şekilde tasvir edilmiştir.

Bu heykeller:

  • Göktürk dönemi (6–8. yüzyıl)
  • Uygur dönemi
  • Kırgız–Kıpçak kültür sahası

gibi geniş bir Türk coğrafyasına yayılır.
Bu duruşun anlamı saygı, hürmet, vakar ve ant duruşudur.

Arkeolojik örnekler:

  • Koçkor Vadisi balbalları (Kırgızistan) → Sağ el göğüste.
  • Yesi–Sairam bölgesi kurgan taşları (Kazakistan) → Sağ el göğüste.
  • Moğolistan Orhun Vadisi heykelleri → Kağan heykellerinde göğüs üzerinde el.

Bu heykellerin hiçbirinin masonlukla ilişkisi yoktur; milattan sonra 500–800 yıllarına ait Türk anıtlarıdır.

1. Saygı ve selam

Göğse el koyarak eğilmeden selamlama, Orta Asya’dan günümüze uzanan bir gelenektir.

Bugün bile:

  • Türkmenler
  • Özbekler
  • Kazaklar
  • Uygurlar

birbirini sağ eli göğse koyarak selamlar. Buna “hormat” ya da “örmet” denir.

. Ant içme

Göktürklerde yemin şu duruşla yapılırdı:

Sağ el göğse, sol el silahın üzerinde.

Bu, “Sözüm kalbimdedir, sadakatimle bağlıyım” demektir.

. Kendinden emin ağır duruş

Türk komutan figürlerinde kullanılan bu duruş, vakar ve otorite belirtisidir.
Kağan ya da bey figürleri, halkı karşısında göğsü üzerinde eliyle gösterilir.

4. Ölümden sonra huzuru simgeleme

Balballarda göğse konmuş el, “ölünün ruhu huzurlu ve şereflidir” anlamına gelir.

ATATÜRK’ÜN FOTOĞRAFLARINDA BENZER DURUŞ NEDEN GÖRÜLÜR?

Atatürk’ün bazı fotoğraflarında elinin göğse, ceket önüne veya iç cephe yakınında durması:

  • Askerî ceket pozisyonu
  • Komutan vakarı
  • Resmî pozlarda sabit duruş
  • Soğuk havalarda elleri içte tutma refleksi

gibi tamamen pratik ve kültürel sebeplerdendir.

Bu duruşun masonlukta hiçbir karşılığı yoktur.
Masonik ritüellerde göğse el koyma diye bir selam veya duruş bulunmaz.

Kaynak: https://tarihvearkeoloji.blogspot.com/2015/04/turklerde-tas-heykel-ve-balballar.html?utm_source=chatgpt.com

Sonuç: 

Tarihî Belgelerle Keskin Bir Eleştiri**

Son yıllarda art niyetli çevrelerin diline doladığı “Atatürk masondu” iddiası, bilimsel tarihçiliğin değil, söylentilerin, uydurma alıntıların ve bağlamından koparılmış metinlerin ürünüdür. Bu iddiayı ortaya atanlar, yalnızca tarih okumamakla kalmaz; Türk milletinin ortak hafızasına kastederek, onu kuran iradenin meşruiyetini zayıflatmayı hedefler. Oysa tarih, kişisel yorumlarla değil, belgeyle konuşur. Belgeler ise Atatürk’ün masonlukla hiçbir bağının olmadığını, aksine milli kimliğin yeniden inşasında mason localarını dahi denetime tabi tuttuğunu göstermektedir.

1. Atatürk’ün Masonluğuna Dair “Kaynak” Diye Sunulan Metinlerin Ciddiyetsizliği

Dolaşımda yer alan “1938 mason dergisi şöyle yazdı”, “falan loca böyle dedi” tarzı metinler, Atatürk’ün fiilî bir üyeliğini göstermez; tarih metodolojisine göre ikinci el yorum bile sayılmayacak kadar zayıftır.
Atatürk’ün mason olduğuna dair:

  • Üyelik kaydı yoktur,
  • Yemin defterlerinde adı yoktur,
  • Loca tutanaklarında yoktur,
  • Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerinde yoktur,
  • Ailesi, yakın silah arkadaşları ve dönemin devlet görevlilerinin hiçbir beyanında yoktur.

Buna rağmen birkaç yabancı mason dergisinde yer alan “Macedonia Risorta’dan tekris edildiği söylenir” türü ifadeler, o dönemin popüler “büyük liderleri kendine mal etme” modasının ürünüdür. Aynı yayınlarda Abraham Lincoln’ün, Garibaldi’nin, Churchill’in hatta Tolstoy’un bile mason ilan edildiği unutulmamalıdır. Bu, tarihçilik değil, örgütün kendini büyütme çabasıdır.

2. Atatürk’ün Mason Localarına Yaklaşımı:

Gerçek Belgeler Tam Tersini Söyler**
Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkarılan 1935 tarihli Dernekler Kanunu, mason localarının kapatılmasına kadar genişletilmiş ve Atatürk bu kararları bizzat onaylamıştır. Eğer mason bir liderden söz edilecekse, böyle bir lider kendi örgütünü kapatmazdı.

Nitekim 1935’te Türkiye’deki bütün localar faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmıştır. Bu kapanış Atatürk döneminde gerçekleşmiş, uygulama devlet politikası hâline getirilmiştir.

3. Atatürk’ün Milliyet Anlayışı ve Türklüğün Yeniden İnşası

Atatürk’e karşı bu tip iddiaların asıl amacı tarihsel kişiliğini gölgelemek değil, onun kurduğu Türk millî kimliğini itibarsızlaştırmaktır. Çünkü Atatürk:

  • Türk tarih teziyle milletin 2000 yıllık sürekliliğini akademik zemine oturtmuş,
  • Güneş-Dil Teorisi ile Türkçenin köklü yapısını merkeze almış,
  • Türk Ocaklarını güçlendirmiş,
  • Ankara’yı bir Türk yurdu başkenti olarak inşa etmiş,
  • Bozkurt ve Ergenekon gibi milli sembolleri yeniden hatırlatmıştır.

Masonluk iddiaları, bu bağları kesmeye yönelik psikolojik bir operasyon niteliğindedir.

4. İddiaların Tekrarlanma Sebebi:

Atatürk’ü Tarihten Koparma Çabası**
Bu iddiaları ortaya atanların çoğu, Atatürk’ün Türk modernleşmesini “yabancı etkisi” ile açıklamaya çalışır. Çünkü kabul etmek istemedikleri gerçek şudur:
Atatürk, Türk aklının kendi içinden çıkmış en büyük modern kurucu figürdür.

Onu Türk tarihinden kopararak “dışarı bağımlı” göstermek, milletin kendi kendini yenileme iradesini inkâr etme çabasıdır. Tarihsel süreçte bu tür komploların amacı bellidir: Türk kimliğini güçsüzleştirmek.

5. Atatürk’ü Masonlukla Suçlayanların Zihinsel Çelişkisi

Aynı çevreler hem Atatürk’ü “diktatör” olmakla suçlayıp hem de onu “mason locaları tarafından yönlendirilen bir figür” gibi göstermeye çalışır. Bir diktatör, hele ki devleti yeniden kurmuş bir komutan, hiçbir örgütün güdümüne girmez.
Bu çelişki bile iddiaların ne kadar dayanaksız olduğunu gösterir.

6. Gerçek Tarih Şunu Yazar:

Atatürk, Türklüğün Modern Çağdaki En Büyük Sembolüdür**
Türk tarihinin her döneminde millî kimliği taşıyan figürler vardır: Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan, Osmanlı’nın kuruluşunda Orhan Gazi, Çanakkale’de Mehmetçik…
Cumhuriyet döneminde ise bu bayrağı Atatürk taşımıştır.

Türk milletinin varlığını bir ulus-devlete dönüştüren, Misak-ı Millî’yi gerçekleştiren, Anadolu’yu çağdaş dünyanın bir parçası hâline getiren kişi, tartışmasız biçimde Mustafa Kemal Atatürktür.

Bu nedenle Atatürk’e yönelik masonluk iddiaları yalnızca bir tarih tahrifatıdır; asıl amaç, Türklüğün modern sembolünü gölgelemektir. Belgeler ve tarihsel uygulamalar ise tam tersini söyler:
Atatürk mason değildir; Atatürk, Türk millî kimliğinin en güçlü taşıyıcısıdır.

REFERANSLAR:

1- Mustafa Armağan, Yakın Tarihin Kara Delikleri 2, Timaş Yayınları, 6. Baskı, s. 73

2- Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Ak Yayınları, 2. Baskı, 2003, s. 69

3- Celil Layıktez, Türkiye’de Masonluk Tarihi, Yenilik Basımevi, Cilt:1, İstanbul, 1999, s. 126-128

4- Ayan, a.g.e, s. 93

5- Charles Harrington, İngiliz Komutan Anlatıyor İstanbul’da İşgal Yılları, Kronik Yayınları, Çev: Tuğçe Akyüz, syf: 160

6- Ayan, a.g.e, s. 131

7- Ayan, a.g.e, s. 135

8- Ayan, a.g.e, s. 136-137

9- Cemal Granda, Atatürk’ün uşağının gizli defteri, Syf: 265, Yade yayınları

10- Ayan, a.g.e, s. 134

11- Celil Layıktez, a.g.e, s: 127

12- Ayan, a.g.e, s. 132-133

13- Ayan, a.g.e, s. 139

14- Ayan, a.g.e, s. 140-143

15- Ayan, a.g.e, s. 140-148

16- İbrahim Arvas (Dönemin Van milletvekili), Tarihi Hakikatler, Biyografi Net Yayınları, Aralık 2005, s. 121-122

17- İbrahim Arvas (Dönemin Van milletvekili), Tarihi Hakikatler, Biyografi Net Yayınları, Aralık 2005, s. 121

18- Hulki Cevizoğlu, Masonluk ve Rotaryenlik, Ceviz Kabuğu Yayınları, 10. Baskı, Temmuz, 2008, s. 40